Bir Aruoba Geçti Buralardan

İlişki saptanamaz – işte kapsanamaz. Rilke ne diyor ?“ Anılara sonuna dek sadığımdır, insanlara hiçbir zaman öyle olmayacağım.” Bencillik kiminkiyse, onun değeri kadar değerlidir. Bilmiyorum..

Geçicilik hep çullanır ilişkinin üstüne ve raslantısallık. En uç durumu düşün: sen ile ben, hiç bir arada olmadan da “birlikte olabiliriz. Hep derim.

Bir de sevdiğin bilmediğindir.

Tam bir kişi ilişkisi olamazdır oysa, her kişi tam olarak ilişkileridir – öyleyse hiçbir kişi, tam değildir.

 

Yokuş aşağı iniş başlamıştı—trensiz.

 

Sarkaçlar gibi sallanır

Dünle yarın arasında düzensiz

Ya çok ileri gider ya da çok geri kalır

Düzgün işletemeyiz – (Zaman Kayması / Necatigil)

 

İlişkiyi kurmak ne az şeydir. “Ayrılma tek kişilik bir edimdir, ayrılmak isteyen ayrılır.” Dedim. Hem ilişki yitebilen bir şey değildir – nasıl var edilebilecek bir şey değilse….

 

Ama biz – ben ile sen—de öyle ‘nesne’ler değil miyiz –kişi zaten baştan olan ama sonradan yaşadıkça oluşan bir ‘şey’ ise, kişi ilişkisinin aynıgaripliği—hem de ‘iki kez’—taşıması, anlaşılır bir şey değil mi?

 

Kişi başka bir kişi ile birlikte yapacağı her bir şeyi iyi yapabileceği tek bir kişi bulamaz—farklı farklı kişilerle iyi yapabilir, tek tek yapacaklarını.

 

“Kararsız mısın,

korkuyor musun,

istemiyor musun ?” diye sordum sen de hepsine birden “Evet” dedin.

Bunlar çok farklı şeyler oysa ki:-

‘Kararsızlık kişinin ötekine yönelik;

‘korkmak’ kendisine yönelik;

‘isteksizlik’ de ilişkiye yönelik

yetersiz kalmasıdır.

 

“Sana büyük acılar vereceğim; çünkü senin büyük sevinçler yaşamanı istiyorum” dedim sana. Ah..

 

Ne

demektir dokunmak

ya da Ne yapar bir el

senin saçınla

benim hayalimde (E.E. Cummings)

 

Garipti , o süre içindeki yazma eğilimim: Sanki yazarak sana yeniden ulaşabileceğim; seni yazarak elimde tutabileceğim yanılgısı içindeydim.

 

—————————————————-SON—————————————————————

 

Bugün Oruç Aruoba gitti.

Başka diyarlara..

İçim boşaldı biraz, epey eksildi.

Bıraktı sanki ipin ucunu ve ben düştüm.

 

Biraz onun kitabından alıntılar yapmak istedim.

Gelişigüzel, altını çizdiğim yerleri sırasızca peş peşe yazdım. Belki bir iki bağlaç eklemişimdir benden. Şiir alıntıları da ondandır.

Bütünüyle bir anlam ifade ediyor mu tekrar okumadım bile. Her bir cümlenin üzerine bir kitap yazılır ama, onu biliyorum.

İster peş peşe ister tek tek okuyun, isterseniz açın Oruç Aruoba okuyun.

Dolun, taşın. Acıkın fikirlerine.

 

İstedim ki bu yazıyı ben yazmayayım da o yazsın.

Kendime serbest akış izni verdim, sizin de izninizle..

Kalemi,ruhu, zihni ile dokunduğu sayısız insandan biriyim.

Bu da benden ona bir saygı duruşu olsun.

 

Hoş geldin Haziran..

 

 

Kaygıdan Doğuyor Hayat

Gün geçmiyor ki hayat önümüze kaygılanacağımız deneyimler çıkarmasın.

Hepimizin toplu şekilde içinden geçtiğimiz şu tarihe damga vuracak günleri bir yana bırakırsak, kendi hayatıma baktığımda da net bir şekilde bunu görüyorum.

Biri bitiyor, biri başlıyor hatta biri bitmeden diğeri öncekilere ekleniyor.

Hangisi ne zaman bitiyor ya da bitiyor mu onu bile tam algılayamayacağım karmaşıklıkta bir “kaygılanacaklar” yol haritam var önümde.

Şükür..

Evet çok hem de..

Benim canım kaygılarım olmasaydı nasıl bir tuzum olacaktı şu hayat denen merete ? Önde gelen değerlerimden olan “iz bırakma”yı nasıl ortaya koyacaktım ?

Diyeceksiniz kaygı ve şükür, karmaşa ve iz bırakma ilişkisi çok net değil. Tamam şimdi başlıyorum anlatmaya..

Önce Varoluşçuluk’un önde gelen yazar ve düşünürlerinden Jean Paul Sartre’ın şu sözünü yolumda kendime rehber edinmek isityorum. “Kaygıdan korkan doğru-düşünen insan kendini iğdiş eder.”

Bir nefes alın ve üzerine bir iki dakika düşünün lütfen.

Ne demek istiyor olabilir Sartre ?

Doğru-düşünen insan, kaygıdan korkup ondan kurtulmaya çalıştıkça kısırlaşır yani yaratıcılıktan uzaklaşır diyor aslında.

Sonra devam ediyor “Olumsuz an’ı özgürlüğünden kesip atar, özgürlüğü ikiye böler. Bu parçalardan yalnızca birini kendine saklar, “iyi” olanı varlıkla özdeşleştirir.”

Yani deneyimlediğimiz şeyleri iyi-kötü diye ayrıştırmak hem bizi iğdiş ediyor dolayısıyla da bütünlükten uzaklaştırıyor. Sadece “iyi” lerden ibaret bir hayat inşa etmeye çalışırken, diğer taraftan bir bakıyoruz ne yapsak olmuyor. Hep bir şeyler eksik kalıyor. İskambil kağıdından kuleler gibi ..

Oysa hayat böyle mi ? İyi-kötü, doğru-yanlış, acı-tatlı kol kola..Biri olmadan diğeri olmuyor, biri diğerine götürüyor, sonra o gidiyor öbürüne uğruyor. Devamlı bir devinim hali var. İç içe, kaçınılmaz ve kendini tekrar eden örüntüler gibi tıpkı.

Mesele bu bütünlüğü bozmayacak şekilde kabulde kalarak, “kötü” diye nitelendirdiğimiz o yukarda bahsettiğim ikinci parçadan kurtulmaya çalışmamak. Onunla birlikte yürümeye devam etmek. Tükaka etmemek. Sakince bakmak, dışarı çıkarak deneyime odaklanmak ve mevcut deneyimden kendinize bir şeyler katarak çıkabilmek.

Yoksa bu kaçındığımız deneyimler nasıl kendi misyonlarını tamamlayacaklar öyle değil mi? İyi olanlar gibi kötü dediklerimizin de hayatımıza katkıları yadsınamaz.

Ve biliyor musunuz ki eğer kaygılanıyorsanız özgürsünüz demektir! Hadi bir nefes daha bunu da sindirin  Ben beklerim..

İlerlemeden önce korku-kaygı ayrımını yapmam gerekir belki de bu noktada.

Korku somut nesnesi olan bir duyguyken, kaygı ihtimalleri düşünmekten doğan tedirginlik halidir. Yani biri kafanıza silah dayarsa korkarsınız, ihtimal düşünecek haliniz kalmaz üstelik özgürlüğünüze de bir tecavüzdür bu durum.

Oysa kafanıza bir silah tutulabileceğini düşünmektir sizi ciddi şekilde kaygılandıran. Bu ikinci durumda fark edin ki, olay şu anda geçmemekte ve size bir olasılık olarak görünmektedir. Bir olasılık varsa diğerleri de var demektir. Adı üstünde “olasılık”, “olan” değil.

Yani oturup herhangi bir şeyi düşünerek kaygılanıyorsanız, özgürsünüz demektir. Bu yaklaşımı Danimarkalı filozof Kierkegaard’da bolca bulabilirsiniz, meraklılarına.

Şimdi gelelim kaygıyı kabul edip olasılıklar denizinden seçim yapmaya. Büyük sorumluluk, değil mi? Düşünmesi bile basit değil.

Fakat kaygının tetiklediği yaratıcı güç işte tam da burada. Önünüzde seçenekler var, özgürce düşünebiliyorsunuz. E peki ne duruyorsunuz ? Seçim yapsanıza..

Dadadannnnn…

Geldi dayandı mı iş seçime, bireysel sorumluluğa ? Yok öyle ben kaygılandım deyip kenara kıvrılmak.

Eğer bu kaygıyı yönetmek istiyorsanız önünüzdeki önce onu kabul edip sonra olasılıkları iyice düşünüp (vakit geç olmadan) aralarından bir ya da bir kaçını seçip mümkün olduğunca erken aksiyon almalısınız. Aksi takdirde kaygı gereğinden fazla içinizde taht kurup yerleşirse, psikolojinin ya da psikiyatrinin alanına giren Kaygı Bozukluğu’na kadar gidebilecektir. Alev topu 🔥 

Tehlikeli sular öyle değil mi?:)

Ama biliyoruz ki, daha önceki yazılarımdan birinde de bahsetmiştim, hayat kaosun eşiğinde. Öyle ince bir çizgide ki, ne kaosun böğründe ne de konfor alanının göbeğinde.

Arada derede incecik bir ufuk çizgisi gibi uzanıyor boylu boyunca..

Neden siz de o güzel, ince, zarif ve renkli çizgide olmayasınız değil mi? Hayat çizgisinde.

Hadi şimdi kaygıları kucaklamaya, seçenekleri sayıp dökmeye, içinden seçebileceklerinizi belirleyip kendi hayatınızın yaratıcısı olmaya..

Vakit kaybetmeyin..

Kaygılarımla 🙂

Kırıktan Sızan Işığa Selam Olsun

İlk kitapta “Esneyin Yoksa Kırılırsınız” dedim.

İkincide de “Getirin Çekicim! Kırılacak Kabuk Var” diyorum.

 

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım dedi ki “İkisinde de kırılma var. Ne ola ki bu ? Sen de düşündün mü?”.

 

Evet tabii ki düşündüm..

Daha doğrusu ismi koyarken bunu düşünmedim fakat sonradan fark ettim.

Çünkü kitap isimlerini içinde bulunan yazı başlıklarından seçiyoruz.

 

Demek ki bir kırıktır, kırılmadır gidiyor bende 🙂

Farkına vardım.

 

Gelin görün ki ikisi çok farklı kırılmalar..

 

Diyorum ki kendi kabuğunuzu kırın ve özünüzü dışarı çıkarın (çekiç gerekiyorsa vereyim:), sonra o öze öyle iyi bakın, onu öyle esnek öyle yaşam dolu yapın ki bir daha kırılmasın.

 

Bilmiyorum anlatabildim mi meramımı ? Umarım..

 

Fakat bu şekilde düşünüp de koymadım kenara konuyu. Biraz daha derinleştirdim kendi içimde. Hayatımda kırıklarla ilişkimi bir gözden geçirdim.

Birkaç şey buldum, sizinle paylaşayım dedim.

 

İçinde büyüdüğüm çekirdek ailenin yapısından ve pek tabii benim de kişiliğimden dolayı belki de, çok küçük yaşlardan itibaren hep içimde “güçlü ol”, “gülümse”, “koruyucu ol” sesleri duyuyordum. Kendi kendime geliştirdiğim savunma mekanizmalarıydı belki de bunlar. (Öyle olabileceklerini şimdi anlıyorum.) Bunların sonucu olarak da “Ben yaparım”, “Ben hallederim” geliyor tabii. Kimseye derdini söylemeden kendi kendine halletmeye çalışmak hayat düsturum oldu.

 

Bahsettiğim onlu yaşlara gelmeden öncesidir. Netleştireyim..

 

Zaman içinde bahsettiğim durum büyüyüp, gelişerek bana bir “karakter” olarak oturmaya başladı. İlkokuldan başlayarak arkadaşlık ilişkilerimde hep başrolde oldu. Güvenilir de bir halim vardı demek ki (Feci ketumumdur, bilenler bilir!), sırrını paylaşanlar gırlaydı.

O zamanlarki en yakın iki arkadaşımın birinin ailesinde fiziksel şiddet, diğerinde ise ağırlıklı duygusal şiddet vardı. Ben her ikisini de koruyup, kollar, eve gelir anneme “onları daha çok bize çağıralım”, vs vs gibi kendimce destek olmanın yollarını arardım.

Bu arada kimse benim hayatımdaki kırıklardan haberdar olmazdı.

Ben hep iyiydim ve güçlüydüm ne de olsa. Hallederdim..

Neredeyse hiçbir şey anlatmazdım.

Sokakta oynayan şanslı nesildenim şükür. Orada da benzer şeyler yaşanırdı. Bir sokaktaki birçok apartmandan çocuklar bir arada oynardık. Aramızda apartman görevlilerinin çocukları da vardı. Sanki ayrım yokmuş gibi görünse de, vardı. Oyunların içinde genelde o çocuklar hep itilip kakılırdı. Ben bu sefer yine cengaver olarak her şeye karışır “bunu yapamazsınız, onların da bizim kadar hakları var.” diyerek savunurdum o arkadaşları. Bana haksızlık gelirdi sırf ailelerinin durumu nedeniyle aşağılanmaları. Susamazdım. Onlar da bana pek düşkündü. Oyunda ben varsam oynarlardı. Şimdi yazarken gözümün önüne geldi de, güzelmiş o günler..

Ortaokul, lise, üniversitedede ve aile içinde daha sonrasında da bu yapı hep devam etti.

Tüm arkadaşlarım benimle en kırık hallerini, en yumuşak karınlarını rahatlıkla paylaştılar. Ben de onları şefkatle dinledim.

Yeri geldi birlikte üzüldük, çözümler bulduk.

 

Her şey çok güzel geliyor kulağa, değil mi?

 

Madalyonun bir de diğer yüzü vardı oysa ki.

Ben hep dinleyen, hiç anlatmayan birine dönüştüm zaman içinde. Ne vakit anlatmak için ağzımı açacak olsam içimdeki ses beni susturdu “Aman o da sıkıntı mı canım şimdi anlatsan komik olacak, boşver halledersin sen nasılsa..”

Bu sefer ne oldu ben hiç hayatında kırıkları olmayan harika mekanik birine dönüştüm.

Yaş ilerledikçe çeşitli olaylar, olgunlaşmak belki de bunu bana daha iyi göstermeye başladı.

Bir insan hep dinleyemez ki…Tıpkı hep konuşamayacağı gibi.

Hem şöyle bir illüzyona da kurban gidiyordum farkında olmadan “Benim kırıklarım yok. Çok iyiyim.”

İyi olmak güzel sorun yok ama herkesin ama herkesin hayatı kırıklarla, kırılmışlıklarla doludur.

Bunun da bir mahsuru yoktur.

Yakın çevreme gösterdiğim şefkatin %1’ini kendime gösteremediğimi anladığım birkaç çarpıcı an vardır. Ağladım, çok hem de..

Yılların birikimi öyle hemen çıkmazdı ki..

Kolay da çıkmazdı..

Çünkü zamanında çıkmamış olan bir sürü şey kemikleşmişti içerde. Önce şimdiki zamana gelmek lazımdı.

Önce kendimle yüzleşmeliydim.

Taa en başa döndüm ben de..

O hani “ben güçlüyüm”, “ben hallederim” yapılarını yerleştirdiğim aile ortamına. Bu rolü gönüllü olarak almıştım, kimse beni direk olarak yönlendirmedi. Fakat yaşanan olaylar o yöne itti diyelim.

Kendi bilincimle, farkındalığımla o günlere döndüğümde şunu açık seçik kabul ettim “Herkes yetişkin, herkes kendi sorumluluğunu alacak durumda. Almıyorlarsa da bu senin suçun değil. Fazladan hiçbir yükü taşımak zorunda değilsin. Sen bir çocuksun. Yaşından büyük ve olgun olman gerekmiyor. Çocukluğunu yaşa.”

Şu an bunu ifade etmek bile benim için oldukça zor. Ama yazdım gitti..

Artık çıktı kalemimden okuyana ışık olsun..

Demem o ki; ne zaman kendi kırıklarımı gördüm o zaman kabul etme çalışmalarına başladım.

Biraz daha anlatır oldum..

Daha çok suya sabuna dokunur oldum..

Bir miktar daha huysuz oldum.

Sevmediklerimi bir nebze daha rahat söyler oldum..

Sevdiklerimi de..

Canım dinlemek istemiyorsa uzaklaştım..

Kendime fırsat vermek istiyorsam yaratmaya başladım..

Kimse bana benden yakın değil ve söylemezsem nasıl bilsinler ? Öyle değil mi?

Gün be gün suya dönüşürüm, şeffaflaşırım ümidiyle gidiyorum..

 

Hala eksikler hala kemikleşmişlikler yok mu ? Gırla..

Olsun.

Biliyorum artık ama..

 

İşte dostlar, bundandır kırıklara sevdam.

Geç tanıştım kendiminkilerle, geç farkettim onları..

Tek tek ilgileniyorum şimdi..

 

O yüzden Leonard Cohen’in muhteşem şarkı sözüyle başlattım ikinci kitabımı.

Çok seviyorum:

“Kusursuzluğu unutun. Her şeyde bir çatlak vardır, ışık içeri böyle girer.”

(Forget your perfect offering, there is a crack in everything, That’s how the light gets in.)

 

 

 

 

 

 

Yaşam Korkuyu Siliyor

Korku öyle bir duygu ki; yaşarken çok yoğun, çok kesif, koyu.

İçimizi kemiriyor adeta bitiriyor bizi.

“Ya şöyle olursa”, “ya böyle olursa” ile başlayan sayısız senaryolar yazdırıyor sonra da o senaryolar olmuş gibi kendi kendini ona yüze bine katlıyor korku..

 

Uçak korkusunu alın ele. Bu “ya şöyle olursa” senaryoları değil mi dudağınızı uçuklatan ?

Şimdi burada hiçbirini dillendirmeyeceğim zira kelimelere dökmek ete kemiğe büründürmek oluyor, hiç kimseye bunu yaşatmak istemem.

 

Olabilecekleri kafamızda yazıp yazıp sonra o senaryoları hayalimizde oynamaya bayılıyoruz.

Oysa ki hayat biz bunların içinde boğulurken bambaşka şeyler hazırlayıp sunuyor önümüze.

Çok daha orijinal, çok daha yaratıcı..

 

Geçen gün 50’lerinde bir arkadaşa dedim ki; “19 yaşındayken şimdiki hayatını bir film gibi oynatsalardı ne hissederdin ?” Şaşırdı.

 

Tek kelimeyle cevap verdi. “Korkardım!”

Tabii bunu söylemesinin birkaç temel nedeni var.

Hangimizin yok ki ??

 

Hadi sorun kendinize 19’unuzda şimdiye kadar yaşamış olduğunuz her şeyi bir film olarak izletselerdi ve deselerdi ki “işte senin hayatın böyle olacak”, o 19 yaşındaki insan ne derdi ?

Yer yer hoşuna gidecek şeyler de görecek elbet ama üstesinden geldiğiniz bir çok zorluğu kanlı canlı gördüğünde korkuya kapılacak ve neredeyse “ben bu yaşımda kalayım mükünse gitmeyeyim oralara” diyecekti.

Kendime de uzunca süredir sorup duruyorum.

Önceden bilseydim bugüne kadarki hayatımı tüm detaylarıyla, ne hissederdim ?

Ne düşünürdüm ?

Karmaşık şeyler hisseder, ayağımı korkak alıştırırdım hayata..

O zaman tertemiz atlamazdım risklere, titreye titreye girerdim sonradan neler olacağını bildiğimden. Kenardan kenardan yaşardım hayatı, emaneten..

Sanki böyle davranınca kokulandan kaçacakmışım gibi üstelik..

Neye mal olurdu peki bana ?

Hızımı keserdi, hevesimi söndürürdü, yaşamaktan korkuturdu.

Geldiğim şu yaşımda gayet iyi biliyorum ki, önden izlesem de izlemesem de hayat karışık bir kokteyl. Farklı tatların karışımından oluşuyor.

Ne tümüyle tatlı, ne tümüyle acı, ne de tümüyle ekşi. Hepsinden biraz..

Artı en önemli kısım da ne biliyor musunuz ?

Şimdi acı gelen o zaman tatlı gelebiliyor, eskiden ekşi dediğimi şimdi baş tacı edebiliyorum. Yani bir de dışsal değişkenler, beklentiler, deneyimler, tercihler, öğretiler, vs vs giriyor işin içine.

Bu sefer ne tatlı bildiğiniz tatlı, ne acı bildiğiniz acı oluyor. Hadi buyrun buradan yakın..

Bir de üstüne şu “karantina” tecrübesi hayatımıza kazınınca “Hadi Ayşegül” dedim, “Dökül..Tam sırasıdır.”

İşte hayat kokteylimize bir tat daha geldi, eklendi.

Hem de bayağı baskın bir tat 🙂

Ekşi mi tatlı mı onu söylemeye daha vakit var kanaatimce..

Hem bırakın 19 yaşınızı, geçen yılbaşı kutlamaları sırasında ben size gelip de 2020 Mart ayından itibaren korkutucu bir virüs salgını olacağını, evde oturma mecburiyeti ile birlikte hayatın neredeyse durma noktasına geleceğini, tüm dünyanın buna eşlik edeceğini, bir markete gitmenin bile mesele olacağını, çocukların evde okul hayatlarına devam edeceğini, işinizi tamamen eve taşıyacağınızı, dışardan yiyecek hiçbir şey alamayacağınızı, ülkedeki herkesin maskeli eldivenli birer robot gibi dolaşacağını, anne-babanızı görmeye bile gidemeyeceğinizi, ve daha bir çok şeyi söyleseydim nasıl hissederdiniz ?

Hadi hayal edin.

Korkudan dudağınız uçuklardı!

Benim uçuklardı ne yalan söyleyeyim..

“Kabus gibi bir senaryo, yok olamaz böylesi” derdim herhalde.

 

Önden bilmenin sonraya hiçbir faydası olmadığı gibi, ayaklarım 2020 Mart’ından hep geri geri giderdi. Ama nafile..

 

İşte şimdi yaşıyoruz bunların hepsini. Fazlası vardır belki, azı yoktur. Yaşarkenki duygu durumunuzla, ön gösterimde hissedeceğiniz duygu durumu ne kadar da birbirinden farklı öyle değil mi ?

 

Yaşarken insana garip bir kabullenme, durumların içine yerleşme hali geliyor.

An geliyor sanki yıllardır böyle yaşıyormuş gibi kanıksıyorum durumu ben kendi adıma.

Ne garip öyle değil mi? Şaşıyorum kendime.

 

İnsanoğlunun en önemli özelliklerinden biri de durumlara adapte olabilme özelliği çünkü.

Hayatta kalabilmemiz için bu gerekli, donanımımız o şekilde. Başka türlüsü mümkün değil.

 

Birkaç ay önce bir bilimkurgu filminden alıntı sanabileceğiniz durumlara neredeyse alışmak üzereyiz hep birlikte..

 

Diyeceğim o ki; korku dışardan bakılınca keskin hissedilen bir duygu.

İnsan kendi zihnini olabileceklere hazırlamak yeteneğine gereğinden fazla güveniyor çünkü.

Evrenin bize sunacağı olasılıklar ise sonsuz.

Sadece önümüze gelen topları karşılamak düşüyor bize elden geldiğince.

Yaşamın kendisi korkuyu siliyor, bitiriyor.

 

Gördüğünüz ve yaşadığınız üzere.

 

“Korkuyorum” dediğimiz şeyler, (büyük oranda) onları hiç deneyimlemediğimizden kaynaklanıyor.

İçine girdiğimizde ise (yine büyük oranda) “korku” siliniyor gidiyor.

Ortada bir tek yapılması gerekenler kalıyor.

 

Kendimizi, zihnimizi, bedenimizi geleceğe ve olabilecek negatiflere odaklayarak kaygı düzeyimizi artırmamayı becerebilsek keşke.

 

Zira evren bizden çok daha yaratıcı..

 

Güvenmek gerek.

 

 

Bu Bir Lütuf

 

Dünyaca büyük bir sınavdan geçtiğimiz şu günlerde, her birimiz alışkın olmadığımız duygulardan durumlardan düşüncelerden geçiyoruz. Ne yapacağımızı bazen bilemiyoruz, bazen kendimizi bir şeylere kaptırıp gidiyoruz.

 

Sıkça hissettiğimiz duygular kaygı ve korku ikilisi etrafında dönüyor.

 

Öngördüğümüzü sandığımız hayatımız şimdi her zamankinden daha fazla pamuk ipliğine bağlıymış gibi geliyor. Panikliyoruz..

 

Aslında öyle bir şey yok. Yani öngörülebilir bir hayat yok, tamamen bir illüzyonun içinde yaşıyoruz. Hiçbir zaman olmadı.

 

Şu anda olan da o illüzyondan uyanmamız, aslında hep var olanla çırılçıplak yüzleşmemiz. Yarının garantisi yok, dün de geçti gitti. Varsa yoksa şimdi var elimizde. Bu hep böyleydi. Değişen bir şey yok.

 

Belki yüz yılda bir gerçekleşecek zor bir dönemden geçerken, hepimiz tek tek kırılmalar yaşıyoruz ki, dönemin sonunda da dünyaca bir kırılma-dönüşme yaşamış olalım. Bunu yaşanacağından şüphemiz yok, öyle değil mi?

 

Bugünlerde aklıma sıkça Dr. Viktor Frankl’ın “İnsanın Anlam Arayışı” kitabı geliyor.

 

Nazi Almanyası’nda Yahudilere yapılan zulüm döneminde, insanların nasıl hayatta kaldıklarını anlatıyor Frankl. Hayatlarını her an kaybetme ihtimaliyle yaşayan onca insan arasında, hayatında bir anlam bulan hemen hemen herkesin toplama kamplarından sağ çıktığını, “buraya kadarmış, her şey bitti” diye düşünenlerin ise hızlıca kurban edildiklerini gözlemlemiş.

 

Anlam bulanlardan en önde gelenlerden biri de Dr.Frankl’ın kendisi. Bu bulduğu “anlam arayışında olan insanın hayata bağlanması”nı bir terapiye dönüştüyor (Logoterapi) ve evet kendisi de o kamplardan kurtuluyor. Dışarı çıktığında ise çoğu sevdiğini kaybetmesine rağmen Logoterapi’nin kurucusu olarak Psikyatri bilimine devam ederek hayata sımsıkı tutunuyor.

 

Neden bugünlerde fazlaca düşünüyorum ?

 

Tam olarak olmasa da, bazı açılardan benzer durumlara düştük hepimiz bu günlerde.

 

Kendi isteğimiz, arzumuz dışında evlere kapandık. Kendimiz ve etrafımızın sağlığı için bunu yapıyoruz elbette fakat yine de bu “gönüllü karantina” halinde zorlananlar epeyce oluyor.

 

Sıkılanlar, söylenenler, “ne zaman bitecek”ciler bir yanda..

Panikleyenler diğer yanda.

 

Hepsinin ortak yanı nedir biliyor musunuz ?

Kendi kendisiyle bu kadar süre baş başa kalmak zorunda kalmış olmaları.Evet tam olarak bu!

 

Zamana karşı yarışmanın “yaşamak” olduğu yanılgısına kapılanlarız, bizler. Çoğu zaman ne yaptığımızı, neden yaptığımızı bile düşünmeden koşturup duruyoruz. Günler saatler birbirini kovalıyor, biz de unutuyoruz.

 

Ruhumuzu duymadan yaşayıp gidiyoruz.

 

Hayatın ne kadar narin olduğunu, “şimdi ve burada” olduğunu, aslında kendimizden başka kimsenin olmadığını, “gün geçirmenin” yaşamı bol keseden harcamak olduğunu..Unutuyoruz.

 

Uyuşmuş halde yaşamaktan, ayık halde yaşamaya geçiş yaptık şu birkaç haftadır.

 

Artık daha iyi biliyoruz bazı şeyleri. Daha net görüyoruz.

 

İnanır mısınız aslında bu dönem hepimiz için bir lütuf! Evet çünkü başka türlü bazı gerçekleri hiç göremeyecek olanlarla dolu etraf.

 

Hayat bazen bize öyle oyunlar oynar ki, o oyun bittiğinde hiçbir şey artık bir daha eskisi gibi olmaz. Ve iyi ki de olmaz.

Çünkü zaten değişmesi gerekenlerdir o bitenler.

 

Yine Brene Brown’dan dem vurmadan geçemeyeceğim burada.

“Korku”nun bizim ya en kötü ya da en iyi halimizi ortaya çıkardığınız söylüyor Brown.

 

Çok haklı. Bir oturun düşünün şimdi. Zaman derin düşünme zamanı.

Korku şiddetli biz çizgi belki hayatta fakat bize getirileri de büyük. Kabul edelim, o yönden bakmayı seçelim.

 

Onu istediğiniz gibi, ya daha cesur ve farkındalıklı hale gelmek için ya da iyice kabuğunuza kaçıp eskisinden daha da etkisiz biz halde yaşamak için kullanabilirsiniz. Her zamanki gibi seçim sizin.

 

Yarın her şey düzelip de yeniden, koşturmalarımıza, günlük işlerimize, rutinimize döneceğimiz zaman şu kıymetli dönemden neler aldığımızı unutmayacak şekilde geçirelim derim ben, bu karantina günlerini.

 

Nedir, nasıldır, ne yaparsınız o kısmı size kalmış.

 

Fakat en az birkaç maddelik farkındalık getirmeli hiç değilse.

 

Bir daha tekrarlanmamak üzere bazı şeyleri yok etmeli.

Bazı güzellikleri ise silinmeyecek şekilde nakşetmeli hayatınıza.

 

İleriki yıllarda geri dönüp hatırladığınızda 2020 Mart’ını “oh şükür ki………….” diyebilin. (nokta nokta kısımları siz doldurun ve yazın kalbinize.)

 

Hoş geldin Nisan..:)

 

 

 

 

Çiçeğe Özlem

Hayatı savunmak adına durmadan ölüme bakmak, iyiliği savunmak adına durmadan kötülüğü tartmak zamanla insanın ruhunu köreltebilir. Uzun süre karanlıkta kaldıktan sonra güneşe çıktığında gözleri kamaşan adamın körleşmesi gibi.” demiş Yıldırım Türker “Bahçe” isimli kitabının arka kapağında.

 

İçimde öylesine biryerlere dokundu ki bu söz, (kitabı aldım tabii ki) oturup yazmalıyım bunun üstüne dedirtti bana.

 

Biliyoruz evet her şey zıddıyla mevcut bu dünyada. Aksini iddia edemeyiz. Hayatı değerli kılan ölüm, mutluluğu değerli kılan mutsuzluklar, bu böyle..

 

Yalnız devamlı büyütecimizi olumsuza çevrili tutup, elimizdekilere şükretme yoluna gidersek de bu sefer zihin devamlı o olumsuzları seçmeye çalışıyor. Ona odaklanıyor.

 

Bir de ne biliyor musunuz ? Bana kötü geliyor bu çeşit şükür.

Fakir birini görüp de “oh halimize şükür” demek gibi bu.

Bir çeşit bencillik, “bana olmadı ya ona şükür”, “benden sonra tufan”, “yaaa bak neler var hayatta oturup şükredelim halimize” gibi düşünceleri, büyük resimde bir çeşit egoistlik olarak görüyorum.

 

Oysa ki, aslında görüyorsan duyuyorsan sorumlusun.

Önüne bir fakir mi çıktı bugün, en iyi şükür ona bir şeyler yapabilmendir aslında. Ufak ya da büyük fark etmez. Şükür her zaman dille olmaz, hareketle de olur.

 

Senden benden daha kötü, daha düşkün, daha hasta, daha şöyle daha böyle insanlar üzerinden hayatı güzellemek fena geliyor bana.

 

Oysa güzellemeler güzellikler üstünden olsa ya.

Yine Yıldırım Türker’in sözleriyle:

Aydınlığı da paylaşabilmeliyiz. Bu dünyayı yaşanılası kılan insanların serüvenlerine dahil olabilmeliyiz.”

 

Hep derim “İyi gün dostudur zor bulunan.”

 

Bir düşünün ne olur, “hayır canım kötü gün dostu önemli” demeden önce. Sadece bir an.

 

Gerçek kötü gün dostu, iyi gününde de yanında olandır.” da diyebiliriz buna. Güzel anlatıyor hepsini bir arada.

 

Benim sevnicimi, başarımı, mutluluğumu paylaşmaktan geri duranları kötü günümde yanımda görmek düşündürüyor. Buna da epeyce kafa yordum. Nedir arkasında yatan diye?

 

Kötü günü paylaşmak iyi günü paylaşmaktan daha kolay geliyor insanlara nedense. Dostun düşmanın kötü günde yanında olabiliyor. Kimi gerçekten senin adına üzgün olduğu için, kimi de düşüşünü izlemek için.

Bunu o dönemde ayırdedemiyorsun belki ama gün gelip de iyi günün olduğunda gün gibi aşikar hale geliyorlar.

 

O kara gün ordusu, pıtır pıtır dağılıyor yanında kalıyor bir kaç esaslı can. İşte orada anlıyorsun neyin ne olduğunu.

 

Galiba insanın doğasında var bu..Kimseyi bu yüzden suçlayamayız. Biraz farkında, biraz aydınlanmış zihinler ancak fark edecek ve anlayacaktır bu meseleyi.

 

Tıpkı bunun gibi dünya genelinde de, iyiye güzele olumluya bakmak nedense yolunda gitmeyene bakmaktan daha zor geliyor.

 

İnsan kendini irdelerken bile önce olumsuz yanlarını sıralıyor patır patır. “Eee peki olumlular neler?” diye sorunca, tabiri caizse bir “kal” geliyor.

 

Yaptığım seanslardan bunu net bir şekilde gözlemleyebiliyorum. Kimse kendine iyi, güzel şeyler yakıştıramıyor. Ya da bunu ortaya dökemiyor.

 

Neden ama neden ??

 

Hepsini görebilmek hakkını verebilmek değil mi mesele?

 

Sonra devamlı karanlığa bakmaktan, ışığa çıkınca körleşme oluyor Yıldırım Türker’in de dediği gibi.

 

Neden kendimizi kendi ellerimizle karanlığa gömmeye bayılıyoruz ? Önce kendimizi, sonra etrafımızdakileri, sonra dünyayı, vs vs..

 

Böyle böyle uzuyor gidiyor.

 

Yapmayalım, etmeyelim. Hayata olan şükrümüzü gösterelim. İyiye güzele de bakalım, oradan da şükür çıkaralım. Yolunda gitmeyeni görünce bir düşünelim ne yapabiliriz diye. Bakıp bakıp şükrederek üzerinden atlayarak geçip gitmeyelim.

 

Kuruyup kalmamak için kendi bahçemizi de başkasının bahçesini de sulayalım.

 

Çiçeklensin..

Cesaretin Cahili mi Makbul Medenisi mi?

Cesaret güzel kelime. İçi dolu..

 

“Rağmen” bir şeyleri yapmayı, yapmaya devam etmeyi hatırlatıyor bana. İlk anda yaptığı çağrışım belki sizlerde farklı olabilir. Bendeki bu şekilde.

 

“Feel the Fear and Do It Anyway” kitabında Susan Jeffers’ın da bahsettiği gibi, cesaret korkuya rağmen var olmalı. Hatta korkunun kendisi cesaret için bir atlama tahtası olmalı diyor Jeffers. Yani cesaret, korkusuz olmak değil, bilakis korkuyu hissedip ona rağmen aksiyon alma işi olarak özetleniyor.

 

İki tür kullanıyoruz korkuyu, aksiyon ya da acı. Seçim sizin diyor, atıl kalıp korkularınızla acılara gömülebilirsiniz ya da korkunuz içinizde olacak şekilde kendinizi aksiyona yönlendirebilirsiniz.

 

Gerçekten hayat değiştirici kitaplardan biri olan “Feel the Fear and Do It Anyway”, “Korksan da Vazgeçme” ismiyle Türkçeye de çevrilmiş  şanslıyız ki. İlgilenirseniz almanızı şiddetle öneririm.

 

Cesaret konusuna tekrar dönecek olursak, İngilizcesi “courage” olan kelimenin Latince’den gelen kökü  “cor”, yani kalp. Kalp’ten gelenin korkuyu yenmesi diyorum ben ona. İyi özetliyor..

 

Çünkü korku, biz var oldukça hayatımızdan eksik olmayacak. Değiştiremeyeceğimiz ve kabul etmemiz gereken en önemli nokta bu öncelikle. Yani “dur şu korkum geçsin de uçağa bineyim”, “korkmasam çıkar o konuşmayı ben yapardım” diye diye ömrünü geçirenler “acı”ya doymayanlar.

 

Alın size asıl acı geçek hadi buyrun o zaman. Korkun geçince uçağa  binmek sonu olmayan bir kuyu. Çünkü esas korkunu geçirecek olan uçağa binmenin ta kendisi. Korkuyu yenmenin yolu, korktuğun şeyi defalarca yapmak. Ne ironik değil mi hayat ? Öyle…Maalesef ve iyi ki 

 

Bu kadar cesaret girizgahından sonra gelelim, çeşitlerine. Benim aklıma gelen iki türü var ki, ah dedirtiyor bolca. Bu yazımı yazmaya beni iten de bu ikilinin varlığı, ve biri diğerini yensin diye beklerken hiç beklenmeyenin at başı önde oluşu.

 

Medeni Cesaret ve Cahil Cesareti. Buyrun size iki nur topu gibi cesaret.

 

Ortalık medeni cesurlarla dolu olsun diye dilerken bakıyoruz ki elimiz kolumuz cahil cesurlara çarpıyor, büyüteçle arıyoruz medeni cesurları. Yoklar! Ya evlerinde ortalıktan kaçıyorlar ya da üretmekten geri duruyorlar, “ne işe yarar ki ?” duygusuyla. Bildiğiniz kaçıyorlar, kapanıyorlar iyice, yavaş yavaş azalıyorlar.

 

Cesaret iyi, güzel, hoş, çok lazım evet….fakat Cahil Cesareti denen mereti de hakkedilmiş cesaretten ayırmak gerekmiyor mu bir nebze?

 

İçi boş başakların dimdik durduğu, iki kelam edemeyenlerin hatipliğe soyunduğu, kitap kapağı açmamışların bilgi yarışmalarında baş gösterdiği, yarım yamalak bilgileriyle ahkam kesenlerin ortalığı kapladığını gördüğümde benim içim acıyor doğrusu.

 

Aklıma hemen Dunning-Kruger Sendromu (DKS) geliyor. Geçtiğimiz günlerde bir yazımda da bahsetmiştim, hatırlayanlarınız vardır belki. (https://ishegul.wordpress.com/2014/02/04/bir-tutam-niteliksiz-insan-yaklasimi-lutfen/)

 

Kısaca özetlemek gerekirse; Justin Kruger ve David Dunning isimli iki ABD’li psikiyatrın, bilimsel araştırmalara dayanarak oluşturdukları bir teori bu.

Teoriye göre, cahil ve bilgisiz insanlar, bilgili insanlara göre öz farkındalıklarının(ve aslında bilgi düzeyi farkındalıklarının) daha düşük olması nedeniyle, çok daha cesur ve kendilerine güvenliler.

Kolaylıkla kendilerini ortaya atabiliyorlar, bir şeyi tam ve eksiksiz bilmeye ihtiyaç duymadan “yapan” taraf olmaya geçebiliyorlar. Kendilerini övmekten kaçınmıyorlar, hep “ne kadar iyi” olduklarıın anlatıyorlar ve de en önemlisi herşeyi hakettiklerini düşünüyorlar.

Bilen, öğrenen, aydın ve devamlı okuyan kişiler ise, bilgileri arttıkça – aslında ne kadar çok şey bilmediklerini farkettiklerinden olsa gerek herhalde – daha geri planda kalmaya başlıyorlar.

Hadi bakalım buyrun buradan yakın!

Yine işin içine meşhur “mükemmeliyetçilik”i de almazsak olmaz. Okudukça, öğrendikçe, bildikçe, ne kadar bilmediğini fark ediyor ya insan Sokrates’in de dediği gibi, başlıyor bir mükemmeliyetçilik, içinde bol bol yetersizlik hissi. Ah ki ne ah..

Kısır döngüye girince de bu sefer meydan “ben bilirim” diyen içi boşlara kalıyor. DKS çeken insanlar bir de üstlerine mükemmeliyetçiliğin aşırı dozunu eklediler mi tadından yenmez bir ortam oluyor Cahil Cesareti olanlar için.

Tam da ihtiyacımız olan DKS çeken insanların ortaya çıkması, kendilerini göstermesi. “Ben de varım” demesi. Ortamın “ortalamalara” kalmaması, Cahil Cesurların bir ihtimal, kendilerine “ben ne yapıyorum” diye sorması, yine bir ihtimal kendilerini geliştirme istemeleri, gelişmeleri, öğrenmeleri..

Medeni Cesaret en çok bu insanlara yakışır, aksi Medeni Cesaret olmuyor işte dediğim gibi. O başka kategori. Gözümüzü açıp ortalarda gördüğümüzün çoğu medeni cesur DKS’undan muzdarip mükemmeliyetçiler olsa keşke !!

Bir şeye adım atmadan önce sorun kendinize, hele ki fazlasıyla düşünüp uzun süredir adım atamadıysanız.

“Beni geri tutan yeterince iyi olmamam mı yoksa DKS mu ?”

Yani Türkçesi “Cahil Cesaretim mi yok, Medeni Cesaretim mi yok?”

Eğer cevap ilkiyse, güzel! Doğru yoldasınız demektir. Biraz daha vakit var, aceleye lüzum yok.

Cevap ikinciyse, o zaman hatırlatın kendinize. Tüm ihtiyacınız olan kalbinizin korkunuzu yenmesi, yani cesaret, yani Medeni Cesaret. Korkudan acı çekmemek, korkuyla harekete geçmek. Daha çok çalışmak ya da daha çok bilmek değil.

Hadi..

TedxReset’ten Yansıyanlar

Üç yıl aradan sonra yine bir TedxReset organizasyonuna katıldım. 26-27 Nisan 2019 tarihlerinde gerçekleşen TedxReset’te bu yılın konusu “+1”di.

Hem kendi hayatlarına hem de diğerlerinin hayatına “+1” katmış 30’a yakın konuşmacı ilham olmak için oradaydı.

Her katıldığım Tedx’te yaptığım gibi en başında kendime sorular sorarak başladım. Niyetimi belirledim. Ve sorduğum soruları zihnimin bir kenarında tutarak, bıraktım kendimi dalga dalga gelen ilham boyutuna..

Beni fazlasıyla etkileyen konuşmaların içeriklerine daha sonra ayrıca değineceğim, tahminen ayrı ayrı birçok yazıda bahsedeceğim onlardan.

Fakat öncesinde konuşmaların içinden seçtiğim akılda kalıcı birer cümle ile sizlerin de içinde birer ışık yakabilmek ümidiyle bir kolaj yaptım.

Onu paylaşmak istiyorum..

  • Önce olana itirazınız olmalı, “+1” hemen ardından geliyor. / Evet bir meseleniz olmalı önce. Tabiri caizse kafayı bir şeylere takmanız gerekiyor. Sonra o konuda “neler yapabilirim?”diye düşünmeniz. Ardından da yapabileceklerinizin arasından seçerek adım atmanız. İşte sizin “+1”iniz orada saklı.
  • Körler ülkesinde görenler özürlüdür. / Bazen kalkıştığınız şey her ne ise Don Kişotluk, hayalperestlik olarak algılanabilir. En yakınlarınız bile destek olmaktan uzak, size garipseyen gözlerle bakabilirler. Ama eğer kalpten gelen bir çağrıysa bu duyduğunuz, hiçbiri sizi engellemesin. Hayatın kalpten insanlara ihtiyacı var.
  • Gelecek, güçlünün güçsüzü fark ettiği yerde başlar. / Hepinizin, hepimizin güçlü ve güçsüz olduğumuz alanlar var. Güçlü olduğumuz noktaları fark edip o alanda ihtiyacı olanlara gücümüzü akıtmazsak toplumda büyük dengesizlikler oluşuyor. Olan olmayana, bilen bilmeyene, gören görmeyene, duyan duymayana ışık olacak. Başka nasıl büyürüz ?
  • Öğrenmek talep etmekle başlar. / Bu söz bana “Galileo Galilei’nin “Hiç kimseye bir şey öğretemezsiniz, yapabileceğiniz tek şey içlerindeki öğrenme isteğini keşfetmelerine yardım etmektir.” sözünü hatırlattı. Gerçekten de, önce o talebi yaratmak gerekir, öğrenmek sonraki iş..
  • Her fırsat, birden fazla fırsata doğru bir köprüdür. / İngilizce sunumlardan birinde Sean X.Yu’nun sarf ettiği bu söz ( One opportunity usually leads a lot more.) beni derinden heyecanlandırdı. Gerçekten de hayatın getirdiği olasılıklara açık olunca her girdiğiniz yeni kapı sizi yepyeni birden fazla kapıya doğru götürüyor. Ve bir süre sonra katettiğiniz yolu, daha öncesinde hayal bile edemeyeceğinizi fark ediyorsunuz. Yeter ki hayata güvenin ve kendinizi teslim edin.
  • Neyi bilmediğiniz hakkında hiçbir fikriniz yok. / Elon Musk’ın bu sözünü yine konuşmacılardan biri hatırlattı. Bildikçe ne kadar bilmediğini fark etmek.. ve “eğer her şeyi bilseydiniz her şeyi affederdiniz.” arasında bir yere yerleşti bende bu söz. Çok şey var bilinecek, çok şey var bilinmeyen..
  • Bazen kendini beğenmemeye, sadece yapacağına odaklanmak lazım. / Bu biraz benim bolca yazdığım konuştuğum ve düşündüğüm “mükemmeliyetçilik” konusuna bağlanıyor. Kendi mükemmel olmama durumuna ne kadar katlanabiliyorsan, o kadar yol alabiliyorsun. Kendini büyüteç altında devamlı izlemeye kalkınca ilerlemek hayal oluyor. Oysa aksiyonda hayat var.
  • Olmak istediğiniz insanla aranızda duran nedir? / Bu soruyu soran konuşmacının kendi hayat deneyimi oldukça etkileyici. Şimdi siz de sorun kendinize lütfen bu soruyu ve samimiyetle cevap verin. Korkmayın kimse duymayacak. Bir kişi hariç!
  • İnsan içinin doldurulmasını bekleyen bir varlık. Neyle dolduracağınız size kalmış. / Aslında her şeye açığız, “istemek” ise yakıtımız. Yola çıkmaya bakıyor iş. Yapılmayacak şey yok insanın önünde. Kendi potansiyelinin en iyisi olmak önemli.

Umarım bir ya da birkaçı içinizde bir yerlere değmiştir.

O zaman benden mutlusu olmaz 🙂

Yirmi Üç Yıla Mektup

Bundan tam yirmi üç yıl önce, üniversiteyi bitirdikten sonra iş hayatına ilk adımımı attığım gün bugün.

Ankara’da üniversiteyi bitirdikten sonra finans merkezi olan İstanbul’a gelerek yeni işime başladım. Bir bankanın açtığı MT (management trainee) sınavını kazanmıştım. Bu şehre tek başıma, hayatımın büyük kırılma noktalarına doğru yol almak üzere geldim.. Geliş o geliş..

Diyeceksiniz ki “e peki bundan bize ne ?”.

Ben her yıl bu tarihte, ilk günümü hatırlar ve şimdi neredeyim ona şöyle bir bakarım.

11 Mart sabahı tek başıma otelde uyanıp yağan karla örtülmüş İstanbul’u görünce bir çocuk gibi oturup hüngür hüngür ağladığım güne bir seyahat eder dönerim.

Ve tabii bugün de aynı şekilde yaptım.

Tek fark, içimden 22 yaşındaki Ayşegül’e, bugünden bakarak bir mektupla seslenme isteği oldu.

Ve evet, bu yine her zamanki gibi bir öz-yüzleşmedir. Hadi hep beraber bakalım neler dökülecek..

 

“Sevgili Ayşegül’cüğüm,

Aradan geçen bu yirmi üç yılda bir çok ders, bir çok deneyim beni, senden alıp şimdi bulunduğum noktaya getirdi.

Zaman zaman zorladı, zaman zaman uçurdu, zaman zaman da yere çarptı. Ama ne yaptıysa iyi yaptı. Hala da yapıyor ne mutlu ki..

Hani bir söz var ya, çok severim: “Bugünkü aklım olsaydı geçmişteki hataları yapmazdım, geçmişteki hataları yapmasaydım bugünkü aklım olmazdı.” Buna çok inanarak yazıyorum şu saatte sana bunları.

Bir kere her şeyden önce şunu söylemek isterim, kendi iç sesinin çıkmasına müsaade edecek kadar kendinle baş başa kal. Hayat çok hızlı ve yapacak çok şey var biliyorum.

Ve sen de aceleyle bir çok şeyi bir arada yapmayı seversin ama inan ki, vakit var. Her şeye vakit var. Sen yeter ki içinden geçen sesi duy, ona fırsat ver ki seni özüne götürsün. Kendi derinlerine inebil, ışık tut, gör, hisset ve daha büyük bir enerjiyle yüksel..

Tutkunu keşfet, tutkunun ateşini tutuştur, alevleri yayılsın etrafa, içini ısıtsın.

Unutma ki, şu hayatta her şey bir deneyim. Hiçbir şey boşuna değil, ondan alman gerekeni almayı becerebiliyorsan ne mutlu. Bunun için de kendini mümkün olduğunca iyi tanıyor olman gerek tabii ve kendine vakit ayırman.

Deneyim hayatın ta kendisi çünkü, kıymetini bil, içine gir, kendine göre damıt ve cebine muhakkak bir şey koyarak çık o deneyimden.

Seni takdir ettiğim, ve benim de hala yapmaya çalıştığım konu ise inandığın şey uğruna savaşman. Sana iyi geleceğini bildiğin şey için uğraşman, onu alana kadar peşini bırakmaman. O iyi gelen şey, başkaları tarafından onaylanmasa bile hatta! Cesursun, gözün kara, ben de hala öyleyim JŞükür..

Bazen sana söylenenlere kulak asmayıp “ben bilirim” tavrın, zaman kaybına yol açabiliyor. Biliyorum, ben de öyleyim hala biraz 🙂 ama köşelerimi törpüledim. Fikir almakla, fikrin değişecek değil ya, dinle bakalım ne diyor karşındaki. Korkma, panik olma, susturma hemen. Hiç aklının ucundan geçmeyen çok yaratıcı bir dokunuşla karşılaşabilirsin hatta, biliyor musun?

Yardım istemekten delice korkuyorsun..ah ne zor biliyorum..

Hala üstünde çalışıyorum, şu geçen yirmi üç yılda birkaç adım atabildim sanki. Nedir bu kadar ürküten ? Her şeye yetişemezsin, her şeyi sen yapamazsın. Baştan bunu kabul etmekle başla.

İnsanız, eksiğiz, mükemmel değiliz ve bu halimizle harikayız..

Her halinle sevilmeye layıksın..Tüm insanlar gibi. Bak bunları hep yeni öğrendim ben.

Mükemmellik peşinde koşarken mutluluğunu düşürmeyesin, kendini irili ufaklı detaylarla boğarken büyük resmi kaçırmayasın..

Karşındakinde bulduğun her türlü özellik senden geliyor. Olumlu olanlar da olumsuz olanlar da. O yüzden herhangi birini yargılamadan önce dön bir kendine bak önce. “Ama nasıl olur?” diyeceksin.

Şöyle oluyor. Bir insanı, bir durumu, vs tanımlarken kendin bilmediğin hiçbir kavramı bilemezsin ve eğer kendinde yoksa tanıyamazsın. Tanıyorsan o zaman da sende var demektir. Dikkat! Sen en iyisi önce aynada kendi gözlerinin içine bak, sonra bir nefes al, ondan sonra konuş..:) En sağlıklısı..

Hiç kimse için, hiçbir şeye katlanman gerekmiyor. Sorumluluğun en başta kendine. Sen mutlu değilsen, seni sevenler de mutlu olamaz çünkü. Başta onları kırıyormuş gibi görünsen de, içinden gelmeyen hiçbir şeyi yapma. Ama hiçbir şeyi! Kendini bile bile mutsuz etmenin bedeli büyük, ödeyecek olan da yine sensin üstelik.

Önce kendini düşünmek hiç kötü bir şey değil, sadece kendini düşünmek o kötü olan. Bu ayrımı zihnine ve kalbine kazı.

Kendini ait hissetmediğin hiçbir yerde fazladan bir saat dahi kalma. Eğer bu his içine düştüyse bir kere boşuna değildir. En yakın kapıdan dışarı çık, derin bir nefes al…Hayat senin ve hayat bir kere.

Bazen neyi yapmak istemediğimizi bilmek bizi ne istediğimize götürmek için çok güçlü bir yol göstericidir çünkü.

Mektubumun sonuna gelirken, sana söylemek istediğim bir şey daha var. Gördüğün gibi öğrenmek hiç bitmiyor, bitmesin de. Biz hep öğrenmeye devam edelim, yeter ki öğrenelim, alalım kullanalım. Hayatlarımızı parlatalım.

Yıllar geçerken bizi büyütmezse neye yarar ? Öyle değil mi..

Bundan birkaç yıl sonra elbette başka bir noktada olacağım. O zaman da, eğer kendimce öğrenebildiysem bir şeyler, paylaşacağım yine.

Hadi kalk gözyaşlarını sil, hazırlanmaya başla..

İşe geç kalacaksın ilk günden 🙂

Sıkıca sarılıyorum sana..”

 

 

 

Farrokh’tan “Kraliçe”ye

Nasıl anlatsam nerden başlasam..

Bir filmin bütün müzikleri, tam başında kavak yelleri esmeye başlamışken olan dönemden bu yaşına kadar olan yıllara (20 küsür yıldan bahsediyoruz!) damga vuran şarkılardan oluşuyorsa, hele bir de, şu anda henüz on bir yaşında olan çocuğunun mp3 çalarında da aynı grubun şarkılar varsa, tahminen 3-4 yıldır onları dinliyorsa bir kere orada bir durmak gerek..

Bilmem anlatabildim mi ? Bu ne demek biliyor musunuz ?

Müziğin nasıl yılları aşıp, on yıllara daha sonra da yüz yıllara doğru ulaşabilen büyülü bir yapıltırıcı olduğunun çok canlı bir fotoğrafı. 

Yapıştırıcı çünkü, insanları birbirine, insanları anılarına, şarkıcıları sevenlerine, kalpleri kalplere zaman mekan tanımadan bağlıyor.  

Zamansız müzikleri yapanlara, söyleyenlere hayranlığım her zaman çok büyük olmuştur.

Onlardaki yeteneğin ne kadar kalpten ve ruhtan gelen bir enerjiyle fışkırdığını müziklerini her dinlediğimde yeniden hissederim, iliklerime kadar.

Queen deyince, tabii olay o kadar başka ki, ilk yıllarda eşlik ettiği anılara şimdi kırklı yaşlarımda yeni yeni anıları eklemeye devam eden, yetmişli seksenli yaşlara da taşımayı düşündüğüm, katmerli şarkıların birkaç mimarından biri onlar. 

“Grubun lideri değilim sadece lider solistiyim (lead singer).” diyecek kadar alçakgönüllü olsa da Freddie Mercury grubun rengi, ruhu, lokomotifi, ikonik solisti..

Zanzibar’da doğan Farrokh Bulsara’dan, Queen’in simgesi bir büyük dünya starı olan Freddie Mercury’e doğru olan hayat yolculuğu. Bana sorarsanız onun ruhu hep Freddie Mercry imiş zaten. Bu dünyaya onu keşftemek için düşmüş adeta..

Naif ruhu ile dalgalanan egosu arasında kalarak çektiği zorluklar ona ve etrafına epeyce çektirmiş olsa da bize her seferinde bir müzik ziyafeti olarak dönmüş.

Beni ve kitleleri kalbinden yakalamış olan bu şarkıların, nasıl bir hayatın yansıması olarak ortaya çıktığını, ne duygulardan süzülerek bize kadar ulaşmış olduğunu, Queen’in şarkıları doğururken kendi içinde yaşadığı çelişkileri, ilişkileri, bir dünya starının “sadece insan” olmaktan doğan zaafları ile birlikte sunan harika bir film olmuş “Bohemian Rhapsody”.  

İnsanın içine işleyen bir hüzün usul usul hep eşlik ediyor tabii..

Film eleştirmenlerince gerçek zamanlamalarla film arasında bazı tutarsızlıklar olduğu söylense de, bir izleyici olarak bana yaşattığı duygu yönünden bakmayı tercih ediyorum ben.  Tüm sanat eserlerinde yaptığım gibi. Beni nereye götürdüğüne, sonra oradan buraya döndüğümde elimde kalbimde ne olduğuna, içimde nereye dokunduğuna bakıyorum.

Tıpkı adı Queen gibi, Kraliçelere özgü bir ihtişam gördüm ben filmde.

Zor bir hayat, zor seçimler, cesur olmanın ödettiği bedel ve sonrasında sunduğu ödül, ne pahasına olursa olsun kendi olmaktan vazgeçmemesi, o gösterişli sahne insanının içinde sakladığı yumuşak, korunmaya muhtaç, sadece sevgi arayan küçük çocuğunu bizlerin kalbine yerleştirmiş. Ne mutlu ki..

Bu dünyayı terk edeli yirmi yedi yıl olsa da, hala küçük büyük kalplere dokunmaya devam ediyor. Doğuştan bir lütuf olan dört oktav sesi, her daim iç pusulası olan duyguları, onunla aynı yüzyılda yaşayanlara verdiği en büyük hediye bence. 

Lise 2.’deyken sıralara vurarak aynı anda hep bir ağızdan söylediğimiz “We Will Rock You”nun tam da bizi hedef aldığını görmeye bayıldım, “Bohemian Rhapsody” nin ölümünden yıllar önce yazılmasına rağmen hayatının sonunu anlatan bir ağıt olduğunu canlı hissettim, “hayatının aşkı her zaman bizim anladığımız çizgilerde olmayabilir”i, “aşk kategorize edilemez”i “Love of My Life”ta öğrendim, ve daha bir sürü şey..inanın kelimelere dökmeyi bu kadar istediğim dökerken de bu derece zorlandığım hiç bir film olmamıştı.

O yüzden birazcık olsun neler hissettiğimi ifade edeyim, gerisini de size bırakayım istiyorum. Hatta sevdiğiniz bir Queen şarkısı açın içinize çekin istiyorum.

Filmin herkesin içinde yakacağı ayrı ateşler olduğunu biliyorum çünkü. 

Filme gidin.

Sadece Freddie için değil, müzik için, nasıl kendiniz olunur görmek için, içten dışa yansımanın nasıl dünyayı aydınlatabildiğini öğrenmek için, cesur olmanın bir bedeli ve bir ödülü olduğuna şahit olmak için, insan olmanın zaaf sahibi olmakla eşdeğer olduğunu kabullenmek için, şükretmek için gidin, her ne için olursa…gidin.

 

 

 

PS: Rami Malek’in performansına söylenecek söz yok. Tek kelimeyle harika bir iş çıkarmış. Ödüller yağsın dilerim 😊