Ben Ağır Bir Engelli(ydim)

img_4701Hayatımda geldiğim bir noktada farkettim ki; ben ağır bir hayal-engelliyim. Evet bunu farketmem belki de en önemli dönüm noktalarından biri oldu benim için.

“Hayal-engelli” deyimi Duygu Kayaman’a ait bu arada. Kendisinin Tedxİstanbul konuşması beni derinden etkilemişti. O diyordu mesele hayal-engelli olmamak diye.. İşte tam da beni anlatıyordu.

Farkettim ki ben hayal kuramıyorum.. Deniyorum deniyorum olmuyor!
Çok şaşırtıcı değil mi? Yok olamıyor..
Zorluyorum kendimi gözlerimi kapatıyorum, tık yok.

Sonra bunun üzerine epeyce kafa yordum. Nedenini bulmak için.
Bir kaç şey buldum. Sizlerle de paylaşmak istedim, kim bilir belki birilerinin işine yarar.

1-Ya olmazsa korkusu
Hep kendi kendime bunu söyler dururdum, “aman çok fazla hayal etmeyeyim de sonra hayal ettiklerim olmazsa çok üzülürüm”…..
Of of of…
Bu var ya beni 40’lı yaşlarımın başına kadar getiren en yıkıcı düşüncemmiş meğer.
Hayal edersen olma ihtimali var, hayal etmezsen hiç olmuyor ki! Bunu görememişim. Yazık:(
Yani korktuğum “ya olmazsa”yı kendi kendime yaratmışım taaa en baştan.

2- Yetiştirilme şekli
Bunun da önemine inanıyorum. Çocuk hayallerle yaşar, hayal onun vazgeçilmezidir. Fakat aile hayal konusuna vurgu yapmaz hatta yok gibi davranırsa çocuk da zaman için de özünü unutuyor. Bizim ailede “hayal” lafı bile geçmeyen bir kavramdı. Bugün hala ben bahsettiğimde, karşılığını bulmakta zorlanıyor. Tabii anne-babaların yetiştiriliş şekilleri de buna sebep ama o kadar derine girmeyeceğim.
Tek söyleyeceğim, çocuklara hayallerini unutturmayın:)

3- İsteği/planı hayal sanma
İşte bu da başka bir defo. Hayal aşamasını beceremeden plan yapamazsınız. Ben ise planı, hayal sanmışım 40+ yıl. Şöyle örnek vereyim; “doktor olmak istiyorum, çok çalışayım” şeklindeki ardında hayal barındırmayan şeylerden bahsediyorum. “Bunu istiyorum”, “onu istiyorum”. E çok güzel, peki kendini o istediğin şekilde hayal ettin mi hiç? Gözünü kapatıp beyaz önlüklerle ameliyata girdin mi mesela?Hayır!
O zaman geçiniz.
Hayale dökemediğin şey asla ve asla olmaz.
Kuru taleplerden öteye geçemez. Ağzında kalabalık, beyninde engel, kalbinde ağırlık olarak kalır ancak.

4- Hayal etmek duygudur
Evet, belki de ennn önemli kısım. Herhangi bir hayali kurabiliyorum demek için o durumdaki “duygu”yu hissetmek o duyguda belli sürelerde kalabilmek gerekiyor. Bunun için de en faydalı aktivite gözü kapalı vizyonlama. Her ne ise hayal ettiğiniz şey/durum gün içinde çeşitli defalar gözü kapatarak kendinizi orada görmeniz, o hayaliniz olmuş gibi duyguyu hissetmeniz gerekir. Öyle ki; artık konu açıldığında bile şak diye o duyguyu içinizde hissedebilesiniz. Duyguya geçmek, hayali gerçek kılar.
Bununla ilgili John Harricharan’ın “Güç Duruşu” kitabını şiddetle tavsiye ederim. Size çok yardımı olacaktır.

5-Devamlı istenmeyene odaklanmak
Bir başka neden de bu.
Şimdi size sorsam “nasıl bir hayat istersiniz?” diye hemen cevap vermekte güçlük çekersiniz. Ama sorsam “hayatınızda neler yolunda gitmiyor?” diye sıralarsınız pat pat pat..
İnsan zihni olumsuza yani istemediğinie odaklı kalınca, ne istediğini bilemiyor. Öyle olunca da hep negatifler kalıyor zihinde.
Tek tek üstünden gitseniz, istemediğiniz her durumun nasıl olmasını istediğinize odaklansanız inanın gerçekleşmesi çok daha kolay oluyor. Önce zihni olumluya eğitmek gerekiyor. Sonrası hayal..

6-Aman canım nasıl olacak şimdi
Bir hayal kurarken onun nasıl olacağını düşünerek kendimi engelliyordum hep. Halbuki bu benim işim değil ki! Ben hayali kurayım, bırakayım.. Gerisi geliyor. “Nasıl” kısmına aşırı takılmak, “ne” kısmına geçmemi engelledi bunca yıl. Ama artık yok, nasılsa nasıl.. Ben bıraktım o tarafını.. Bıraktıkça oldu, ben de şaşırdım. Şu evrendeki “nasıl” ı çözebilen var mı zaten? Gerçek dışı bir çabayla kendimi harap etmişim. Neyse ki, farkettim.

İşte bu aşamalar benim keşfettiklerim. Siz de size engel olan durumları keşfederseniz, ne olur paylaşın. Çünkü inanın bu düşünce fırtınası sonrası ben de hayal kurmaya başladım. :)) Engelleri kaldırınca bir tek hayal kaldı bana. Ve inanın o noktadan sonra bir çok hayalim gerçek oldu. Hayata bakışım değişti.

Olmayanlar da var tabii hala..Demek ki devam hayal kurmaya..:)

Hiçbirşey için geç değil..

Hadi siz de..

Korkmaktan Bu Kadar Korkmayın

fear-clipart-9iRRELM4T

Siz neden korkuyorsunuz ?

Yüksekten mi? Uçaktan mı? Yalnız kalmaktan mı? Muhtaç olmaktan mı?

Ya da ölümden mi ?

Hepimizin korkuları var. Önce ilk adım olarak bunu kabulle başlayalım.

Korkusuz insan yok ama korkusunu yönetebilen insan çok. Bu insanlar genelde toplumun çeşitli katmanlarında belli yerlere gelmiş insanlar. Ünlü olmaları gerekmez. En büyük ortak özellikleri kişisel liderliklerini ellerine almış olmaları. Heryerde rastlayabilirsiniz bu tür insanlara, bakın çevrenize dikkatle.

Aslında korkuyla yaşamak gene dönüp dolaşıp bir önceki yazımda belirttiğim ( https://ishegul.wordpress.com/2016/05/30/esneyin-yoksa-kirilirsiniz/) duygu yönetimine geliyor.

Feel the Fear and Do It Anyway” isimli kitapta, korkuyu kullanma şekillerinden bahsediyor. İki şekilde korkuyu hayatınıza dahil edebilirsiniz diyor, ya acı ya da güç olarak.

Yani ya korkuya teslim olup acı çekeceksiniz, ya da korkunuz her ne ise o korkuya rağmen aksiyon alacaksınız, ve böylece güç elinize geçecek.

Aynı kitapta diyor ki; “dünyaca ünlü liderlerin bile sayısız korkuları vardı fakat onlar korkularına rağmen harekete geçen insalardı.”

Bunu okuduğumda adeta bir ışık yanmıştı bende. Öncelikle gayet insani bir duygu olan “yanlız değilim” duygusu, ikincisi ise “ben de yapabilirim” duygusu.

Korkular hayat kalitemizi düşürmekle kalmayıp, potansiyelimize giden yolları tıkayan en büyük çakıl taşları.

Çok sevgili kitabım “Mindfulness for Worriers” kitabında da korku konusu işleniyor. Psikiyatrların yaptığı çalışmalar sonucu, korkuyu gidermenin tek ilacının, korktuğunuz şeyle defalarca karşı karşıya gelmek olduğu söyleniyor.

Ne yaman çelişki! Ama tamamiyle gerçek…

Bunun yerine oturduğumuz yerde hayıflanarak korkumuz hakkında endişelenerek, konuşarak ve (her ne ise korkulan) ondan kaçınarak bir yere varamıyoruz, yerimizde sayıyoruz, korkuyu büyütüyoruz.

Diyelim ki topluluk önünde konuşma korkumuz var. Şöyle düşünüyoruz çoğunlukla “Ne zaman ki topluluk önünde konuşma korkumu yenerim, o zaman yaparım konuşmamı.”

Peki nedir bu ifadenin doğru ilaç haline dönüşmüş şekli ? “Topluluk önünde konuşma yaptıkça, bu korkumu yeneceğim.”

Sadece ve sadece yaparak yenebiliriz. Başka yolu yok.

Aynı kitapta zihinsel olarak korktuğunuz durumu canlandırarak, içine girmemiz tavsiye ediliyor. Örneğin uçaktan korkuyorsanız gözlerinizi kapatıp bir uçağa binin. Durumu tüm detaylarıyla canlandırın öye ki duygusal olarak o anlardaki tepkilerinizi verebilin. Kendinizi yanlızca gözleyin. Hiçbirşey yapmadan.

Herhangi birşey tam da oluyorken, aslında tahmininizin çok daha altında korktuğunuzu gözlemleyin.

Konuşurken, dışardan bakarken, çok daha fazla “korku” duygusu oluşturuyorsunuz.

Bırakın zihniniz bu egzersizleri peşpeşe yaşasın, eğer imkan varsa hem zihinsel hem bedensel yaşayın. Kaçınmayın.

Göreceksiniz sandığınızdan güçlüsünüz.

Korkmaktan korkmayın yeter 🙂

Esneyin, Yoksa Kırılırsınız

basak-06952d52-esft

Esneklik (resilience) terimi epey bir süredir sosyal bilimleri ilgilendiriyor, içi boşaltılsa da hala daha iyisini bulamadığım “kişisel gelişim”in ise olmazsa olmazı.

Nedir peki bu bahsi geçen “esneklik” meselesi ?

Psikolojideki tanımı; hayattan yediğimiz tekmelerle yere düşsek de her seferinde daha da güçlü olarak ayağa kalkıp meselemize devam etmek olarak özetlenebilir.

Metaforik olarak ben seanslarımda hep sert bir buğday başağı hayal ettiririm. Esen rüzgarla “çıt” diye kırılması an meselesidir. Oysa ki, esnek olan bir buğday başağına en sert rüzgar bile zarar veremez. Eğilir bükülür büzülür ama rüzgar geçtiği anda, sanki o deli havayı yememiş gibi dimdik ayaktadır.

E peki nasıl tam olarak becereceğiz esnek olmayı ?

Pozitif psikolojide bunun bir kaç yolundan bahsediliyor. Bunlar;

  • Pozitif yaklaşım
  • İyimserlik
  • Duyguları yönetme yeteneği
  • Hayattaki kayıpları gelişim adına faydalı birer adım olarak görebilmek

Hepsi de çok çok önemli ve geliştirilmesi gereken özellikler. En azından kaliteli ve doyumlu bir hayat isteyenler için bunu söyleyelim.

Kolay olmayan tarafları var. Özellikle de bizim gibi kollektivist toplumlarda, duyguları yönetmek ve yenilgideki kazancı görebilmek oldukça zor olabiliyor.

Zira çevreniz, hatta yakın çevreniz, size yardımcı oluyormuş gibi görünse de en zorlayıcı faktör olabiliyor.

Siz ağlarken sizinle birlikte kızdığınız kişiye küfretmek çok nefis bir terapi gibi gözükse de, büyük resimde hiçbir işe yaramıyor. Bırakın onu, negatif etkiliyor kişileri.

Doğru insan, doğru destek grubu, ne derseniz deyin, size “peki bu olaydan ne aldın?” diye sorabilme cesaretini gösterendir.

Neticede hepimiz biliyoruz hayatın toz pembe olmadığını ve de olmayacağını.

Bunu bilerek yaşıyoruz madem, e o zaman hayat bize siyah ekran gösterdiğinde bunu bir mola bir düşünme fırsatı bir gelişim alanı olarak görebilsek, bu bizim pozitif yaklaşım ve iyimserlik düğmelerimize daha rahat basabilmemizi sağlamaz mı ? Sağlar şüphesiz.

Sakın burada duygularımızı yaşamayacak mıyız diye sormayın, tabii ki yaşayayacağız.

En çok karıştırılan konu da bu zaten; duygu yönetimi.

Duygusal Zeka (EQ)’nın da çok önemli bir değişkeni olan “duygu yönetimi”, gene bizde en zor gözlenen özellik. Çünkü duyguyu yaşamak deyince bizler çoğunlukla kendimizi dağıtmayı anlıyoruz. Biraz da etrafın beklentisi o yönde inanın. Hatta bu derece dış odaklı duygu yaşadığımızda içimizdeki gerçek duyguyu tanımlamaktan çok da uzaklaşıyoruz.

Duygu yönetimi denen şey, mevcut duyguyu (acı, üzüntü, hayalkırıklığı, sevinç, heyecan, vs) tanımlayıp sadece ve sadece o duygunun içinde kalabilmek, etrafa sıçratmadan, temizce ve derinlikli olarak. Olumlularda kolay olabilirken olumsuz duygularda bu iş biraz çaba gerektiriyor.

Ve o duyguyu yaşama hakkını kendimize vererek. Ne demek duyguyu yaşama hakkı ?

“Ben de insanım ve üzüldüm” “hayalkırıklığına uğradım” “kızdım” “çok sevindim” ve en önemlisi “buna hakim var” diyebilmek cesurca. Kendimizi kucaklamak, şefkatle. İçimizden kendimize “seni anlıyorum” demek sadece.

Duyguyu yaşarken duygunun sizi yönetmesine izin vermemek “duygu yönetimi”. Sadece duyguyu yaşamak ve bunu bir dış göz gibi duyguyu gözlemlemek. O kadar.

Neticede tüm duygu ve düşünceler gelip geçicidir, bir durak gibi hepimize uğrar geçerler. Gereğinden fazla ev sahipliği yaparsanız sonra süpürgeyle kovsanız gitmezler 🙂

(aynı şey zihnin yarattığı düşünceler için de geçerli tabii!)

Peki yönetmek için ihtiyacımız olan ana malzeme nedir? Far- kın-da-lık..

O duygunun farkında olmak, hakkında fazlaca konuşarak zihinde yer etmesini engellemek kilit. Sonra bilince yerleşen olumsuz duygular hayat boyu iç-diyalog olarak, size geri dönüşlerini verecektir.

Maliyeti çook büyük!!

Güzel bir laf var “Güçlü insanların acı çekmediği sanılır. Oysa ki onlar acıyı hisseder(DUYGU), acının nedenini anlar(FARKINDALIK) ve hayatın bir parçası olarak kabul ederler(ESNEKLİK).”

İşte esnek olmanın özü.

Kendi hayatınızda deneyimlemeniz için önünüze sayısız fırsat çıkıyor gün içinde, hadi hemen kolları sıvayın, atlayın deneyimin içine. Korkmayın, birşey olmaz..

Acıdan korkmak, duygudan kaçmak sizi sertleştirir.

Kırılırsınız..

Demedi demeyin.

 

Bir Tutam Tolerans

anger-clipart-9cRB6d9ce

Endişeliler için sakinlik yollarına devam 🙂

Evet gene “Mindfulness for Worriors” kitabından bir bölüm..

Düşününki, harika bir kariyeri olan, parasal olarak oldukça rahat olan, hayatı yolunda gidiyorMUŞ gibi görünen bir adam, sürekli herşeyden şiayetçi ve tatminsiz.

Dışarda içtiği kahveyi beğenmiyor, öğle yemeği için saatlerce sırada beklemekten şikayetçi, insanların koşturmalarından rahatsız, televizyondan nefret ediyor, film seyretmekle uzaktan yakından ilgili değil, en ufak şeyi söylenmeden bırakmıyor

Büyük resimde herşey yolunda gibi görünse de bu adamın günlük hayatının çekilmez olduğunu görebiliyorsunuz. Hayat kalitesi ise yerlerde…

İhtiyacı olan şey ise; bir tutam tolerans!

Padraig O’Morain, zihinsel sağlığımız için en önemli katkıyı yapan şeyin hayatın tatminsizliklerine karşı göstereceğimiz tolerans olduğunu söylüyor. Bu günlük hayatımızdaki her konuda olabilir, bir ilişki ile ilgili olabilir ya da kendimizle ilgili olabilir.

Hepimiz “ya hep ya hiç” düşünce kalıbından muzdaribiz, ister kabul edin ister etmeyin.

Ne yapıyor olursak olalım, ufak tefek aksaklıkların her zaman olabileceğini en baştan kabullenerek işe başlamazsak, hiçbir şey yapamayacak hale gelebiliriz hatta hayat yukarıda bahsettiğim gibi sonunda stres ve anksiyete dolu bir hal alacaktır.

Neticede insanız, ve mükemmel değiliz.

Yıllar önce katılıdığım Transactional Analysis eğitiminde, İtalyan hocamız sınıfa adımını attı ve ilk cümlesini hiç ama hiç unutmadım : “Mükemmellik br insan özelliği değildir!!”

Evet aynen öyle. Beşer şaşar, kimse mükemmel değildir, vs şeklindeki söylemlerle de zenginleştirebileceğiniz temel düşünceyi düstur edinin diyor kitapta.

Ve buna tolerans gösterin, hoşgörülü olun. İster kendinizde, ister başkasında isterseniz yaptığınız işte olsun, tolerans anahtar kelime.

Bunu nasıl yapacağız ? Önemli konu bu işte

Öncelikle, sonuçlara bağımlı düşünmeyi bırakarak. Yani kalkıştığınız bir işin tam tamına istediğiniz şekilde sonuçlanacağına dair düşüncenizi hafifleterek.

İkincisi tabii ki mindfulness aktiviteleri ile, meditastyon, içe dönüş, doğayla başbaşa kalma, vs türü size uygun olan herhangi birini devamlı surette yaparak. İç huzurunu sağlamak, toleransı yükseltecek hoşgörüyü bize hediye ediyor.

İki tane de somut egzersiz öneriyor.

İlki; kendinize bir saat ayırın ve bu bir saat içinde hoşunuza gitmeyen, sizi sinirlendiren yolunda gitmeyen herşeyi fark edin diyor. Özellikle işinizle ilgili olarak bunu yapın. Yavaş çalışan bir pc, sizi sinirlendiren bir meslektaşınız olabilir farkdecekleriniz. Dikkat ettiğinizde bir sürü şey bulacaksınızı eminim:) Şimdi bu gördüklerinize karşı toleranslı bakış açısı nasıl olurdu onu düşünün. İster sesli ister sessiz yapın bunu farketmez. Olumsuzluklarla birlikte oturun,  onları kabul edin, dikkatinizi sadece nefesinize verin ya da duruşunuza. Bu egzersizle mükemmel olmayan hayata karşı toleransınızı artırabilirsiniz.

Diğeri ise; kendi vücudunuzla ilgili mükemmel olmayan durumları farkedin. Ama asla bunları eleştirmeyin. Sadece farkedin. Bunları hayat deneyiminizin bir parçası olarak kabul edin ve takılmayın. Sadece kabul edin. Bu egzersiz de tolerans düzeyinizi arttırmaya yarayacaktır.

Çünkü “mükemmel olmama” durumu hayatın ayrılmaz bir parçasıdır, ve inanın bana hepsi kabul edilebilir.

 

İşinizi Sevmiyorsanız Yandınız !

ken robinson

Çok sevdiğim üstad Sir Ken Robinson, “Finding Your Element” kitabında insanların mutluluk düzeyleri üzerine bir bölüm yazmış.

Bu yazıda sizlere “well-being”i, tam Türkçesi olmasa da iyi olma hali, refah  olarak çevireceğim.

Robinson, “well-being”i direk mutluluk olarak ifade etmiyor. Daha çok mutluluğa giden yoldaki önemine bakıyor.

Gallup araştırma şirketi yıllardır insanların mutluluğu üzerine araştırmalar yapıyor ve hayatın farklı alanlarını inceleyerek total mutluluk seviyelerini gözler önüne seriyor.

5 tane refah alanından bahsediyor:

  • Kariyer Mutluluğu (Career Well-Being)
  • Sosyal Mutluluk (Social Well-Being)
  • Finansal Mutluluk (Financial Well-Being)
  • Fiziksel Mutluluk (Physical Well-Being)
  • Toplumsal Mutluluk (Community Well-Being)

Tek tek üzerinden geçelim:

Kariyer Mutluluğu :  Zamanınızın çoğunu geçirdiğiniz işinizden tatmin olma düzeyiniz, sevdiğiniz işi yapıyor olup olmadığınız.

Sosyal Mutluluk : Tüm sosyal ilişkilerinizin ve özel ilişkinizin(aşk, evlilik,vs) güçlü ve yolunda olması

Finansal Mutluluk : Kendi mali durumunuzu efektif bir şekilde yürütebiliyor olmanız, kendi standartlarınızı yakalayacak bir maddi durum

Fiziksel Mutluluk : Sağlığınızın iyi olması, günlük işlerinizi yapacak enerjinizin olması, genel anlamıyla vücudunuzun durumundan olan memnuniyetiniz

Toplumsal Mutluluk : Yaşam alanlarınız dahilinde hissettiğiniz bağlılık, aidiyet duygusu

Gallup’un araştırma sonucuna göre insanların %66’sı bu alanlardan en az bir tanesinde tatmin oluyor. %7’lik bir kısmı ise tüm beş alanda da sıkıntı çekiyor.

Bu mutluluk alanlarından herhangi birinde problemimiz olduğunda, bu tüm hayatımıza etki ediyor. Total mutluluk seviyemizi aşağı çekiyor. Aynı şekilde herhangi bir alanda gerçekleştireceğimiz iyileşme de, önümüzdeki yılları daha keyifle yaşamamızı sağlıyor.

Gallup özellikle “Kariyer Mutluluğu” üzerinde çok duruyor çünkü gün içinde en fazla vakit geçirdiğimiz alan burası. Dolayısıyla ideal işinizi yapıyor olup olmamanız hayatınız üzerinde çok ama çok etkili. Hepimizin hergün yataktan fırlayıp çıkarak bir an önce yapmak isteyeceğimiz şeylere ihtiyacımız var diyor.

Hergün yaptığınız şey sizi siz yapan şey çünkü. İster öğrenci olun, ister emekli, ister öğretmen, ister bankacı, kariyer adını verdiğiniz şey sizin kimliğinizin büyükçe bir parçası.

Eğer devamlı olarak sevdiğiniz bir işi yapmıyorsanız (para almasanız bile!!!!), o zaman yukarda belirtilen diğer alanlardaki mutluluk seviyeniz hızla düşüşe geçiyor.

Diyelim ki, sosyal ilişkileriniz süper, finansal olarak sorununuz yok ve fiziksel olarak da gayet sağlıklısınız.

Fakat hergün tekrar tekrar yaptığınız şey ne ise onu hiç sevmiyorsunuz. Büyük ihtimalle zamanınızın çoğunu endişelenerek ve devamlı işinizden şikayet ederek geçiriyorsunuzdur. Bu da stres düzeyinizi arttırarak neticede fiziksel mutluluğunuza etki edecektir.

Kariyer mutluluğu düşük olan insanın zaman içinde diğer alanlarda nasıl çöküşe uğradığını görmek sürpriz olmayacaktır.

Sir Ken Robinson’ın bahsettiğim kitabı tamamen ait olduğunuz alanı bulmak üzerine zaten. Müthiş bir kitap, alıp okuyabileceklere şiddetle tavsiye ediyorum.

Bu hayatta hepimizin bir “element”i olduğunu söylüyor, yani kendimizi mutlu hissettiğimiz bir alan. Bu alanı ne kadar erken bulursak hayatımızı o denli mutlu geçirebiliyoruz.

Çocuk yaşlardan itibaren verdiğimiz sinyaller, oynadığımız oyunlar, hayatımız boyunca devamlı olarak çekildiğimiz alanlar, doğal olarak içimizde olan güçlü yönlerimiz, yapmaktan keyif aldığımız herşey bize “element”imizle ilgili bir çok ipucu veriyor aslında.

Görebilmek de ve askiyon alacak cesarette mesele J

Aman bir an önce görmeye bakın çünkü işinizi sevmiyorsanız yandınız!

“Kilitlenmek” mi “Kilitli Kalmak” mı?

rica

Mindfulness for Worriers” (Endişeliler için Sakinlik) kitabından alıntı yapmaya devam ediyorum.

Bir başka sakin kalma yönteminden bahsederken “kilitlenmek (locking on)” ve kilitli kalmak (locked in)” arasındaki farktan söz ediyor Padraig O’Morain.

Kilitlenmek, bir hedefe farkındalıkla odaklanmayı ifade ederken kilitli kalmak, bir esareti, çaresizliği, kontrolsüzlüğü ifade ediyor.

Endişeye kilitlenmek ve endişe içinde kilitli kalmak arasındaki farkı gösteriyor.

Bir miktar endişe hayatımızda hep olacak, bundan kaçınmamız mümkün değil. Önemli olan o endişenin haddini aşıp aşırı dozlara ulaşmasını engellemek. Sakin (mindful) kalarak gerçekleşebiliyor bu da ancak.

Belki çok fazla yerde duydunuz (hatta suyu çıktı bile!!!) ama gene yeri geldi, anahtar kelimemiz “farkındalık.”

Buda’nın bir hikayesini paylaşmadan geçemeyeceğim tam da “farkındalık” hakkında.

İnsanlar Budaya: Kızmamak için ne yapmalıyız veya hırslı olmamak için ne yapmalıyız veya seks ya da yemek konusunda takıntılı olmamak için ne yapmalıyız? diye sorduklarında, onun cevabı her zaman aynıydı: “Farkında olun. Hayatınıza farkındalığı getirin

Muridi Ananda tekrar ve tekrar her türden insanı dinleyince -farklı sorunlar ama doktoru reçetesi aynı kalıyor- kafası karışır. Der ki: Sizin sorununuz ne? Farklı farklı hastalıklarla geliyorlar birisi hırs getiriyor, birisi seks ve birisi yemek ve birisi de başka bir şey- ama sizin reçeteniz hep aynı kalıyor! Buda da ona: Hastalıkları farklı; aynen herkesin farklı rüyalar görmesi gibi. der.

İki bin kişi uyursa iki bin tane rüyaları olur. Ama bana gelip bu rüyadan nasıl kurtulacağını sorarsan, ilacı aynı olacaktır: Uyan! Farklı olmayacaklar; reçete aynı olacaktır. Onu farkındalık olarak adlandırabilirsin, tanık olmak olarak adlandırabilirsin, anımsamak olarak adlandırabilirsin, meditasyon olarak adlandırabilirsin; bunlar aynı ilaç için verilmiş farklı adlardır.”

Bu reçeteyi “endişe hastalığı”na uyguladığımızda da reçete aynı, eğer ne kadar endişe ettiğimizin farkında olacak kadar kilitlenirsek sorun yok hatta bir miktar endişe bizi olabilecek tersliklerden koruyabilir bile ama eğer endişenin içinde kilitli kaldıysak, dışarı çıkıp bakamayacak haldeysek o zaman kurban olmuşuz demektir. Yeni ve taze olasılıkları göremeyecek haldeyizdir artık. Gözlerimiz kör, kulaklarımız sağır olmuştur.

Farkındalık için de iki alternatif yol öneriyor kitapta.

Birincisi, endişeye kendinizi fazla kaptırdığınızı hissediyorsanız bir ya da birkaç üçüncü şahıstan fikir alın. Sizin aşırı ciddiye aldığınız şeylerin diğer insanlarca hiç umursanmadığını bile farkedebilirsiniz. O derece değişik perspektiflerle karşılaşabilirsiniz. Böylece zihinsel hapishanenizden çıkma fırsatınız doğabilir.

İkinci yol ise, planlama yapma. Eğer yapabileceğiniz herşeyi planladıysanız önceden, artık endişle edecek birşey kalmamış demektir. Genellikle planla kastedilen şu sorulara cevap bulmaktır:

  • Ne istiyorum ?
  • Ne yapmam gerekiyor ?
  • Nasıl? Nerede ? Ne zaman ? Kiminle?

Plan yaptığınızda, artık bir dizi aksiyon, zamanlar, mekanlar ve çoğu zaman da size yardımcı olacak insanları netleştirmiş olursunuz. Gerisi ise zaten sizin kontrolünüzde olmayacak kısımları içerdiğinden artık daha fazla endişe, aşırı doza girer. Duracak nokta da tam burasıdır.

Umarım faydalanacağınız dokunuşlar yapmışımdır 🙂

Farkındalıklı ve endişeyi yönetebileceğiniz günler dileğiyle..

Bağlanın, Aman Asılmayın !

ruyada_baglanmak_gormek_724822 (1)

Mindfulness for Worriers” (Endişeliler için Sakinlik) adlı kitapta birçok konuda aslında çok da iyi bildiğim fakat harika şekilde ortaya konmuş, süper faydalı olabileceğini düşündüğüm bazı kısımları sizlerle paylaşmak istiyorum bu ve bunu takip eden yazılarımda.

Kitabı bitireli epey olsa da hala dönüp dönüp bakıyorum, tam bir başucu kitabı. Ne yazık ki Türkçesi henüz yokL O yüzden beni etkileyen kısımları sizlere aktarmayı bir borç biliyorum.

Kitapta bahsettiği “endişeliler” ordusunun önde gelenlerinden olarak:) bu kitabı görür görmez okumam gerektiğini biliyordum.

Hayat temposu içinde bizi endişeden uzaklaştıracak yöntemlerden biri Padraig O’Morain’e göre, hafifçe bağlanmak.

Diyelim ki, çok sevdiğiniz bir restoran var. O restoranda da favori bir masanız. Manzarası harika ve hemen hemen her gidişinizde o masada oturuyorsunuz. Neredeyse restoranla özdeşleşmiş bir masa sizin için! Fakat bir gün gittiğinizde bakıyorsunuz ki, o meşhur masa dolu! Aman Allahım! Şimdi ne olacak ? Müsait olan diğer 28 masa size hiçbir şey ifade etmiyor!!. Hemen restoran yetkilisini çağırıyorsunuz, o masaya her zaman oturduğunuzu ve gene orada oturmak istediğinizi ısrarla belirtiyorsunuz. Yetkili de, haklı olarak, bunun o an için mümkün olamayacağınız söylüyor. Siz de bir daha o restorana adım atmayacağınızı yüksek sesle dile getirerek olay yerini terkediyorsunuz!

Fakat bir sonraki sefer, aynı restorana gideceğinizde, hep o gün yaşadığınız sevimsiz olay gözünüzde canlanıyor, “ya gene boş değilse o masa” düşüncesi geliyor ve sizi gerginliğe sürüklüyor. Hafızanıza kazınıyor.

Buradaki problem bir “bağlanma problemi.” Masaya o kadar bağlanmışsınız ki adeta “asılmışsınız”. Durumunuz, biir çizgi filmle ifade edilseydi siz masaya yapışmış onu bırakmamaya çalışırken, restoran yetkilisi de sizi çekmeye çalışıyor olurdu 🙂 🙂

Bağlanmayı abarttığınızda, yani asıldığınızda, hayat kaliteniz düşer, endişe düzeyiniz artar. Bu ister bir insana bağlanmak olsun, ister bir nesneye, ister bir anıya ister bir deneyime.

Deneyimin keyfini almanızı engeller, büyük resmi görmekten sizi alıkoyar.

Ve istisnasız her asılma bir kaybedişle sonuçlanır.Evet maalesef…aşırı bağlanma ya da asılma, sonunda muhakkak bağlanılan şeyi/kişiyi kaybettirir.

Endişe düzeyimiz üzerinde çalışırken hayattaki bağlanmalarımıza bir göz atmakta fayda var. Çok ağır(!) bağlanıyorsak hafifletmeye çalışmakta fayda var.

Bunu nasıl becereceğimize gelince, endişe düzeyinin arttığını farkettiğimizde bir dönüp kendimize bakalım, soralım, gereğinden fazla bağlandığımız birşey/bir insan var mı ? Varsa bu endişedeki payı nedir?

İkinci ve en önemli soru ise şu; Bana bu endişeyi yaşatan durumun ne kadarı benim kontrolümde ? Çünkü biliyoruz ki, olaylar üzerindeki kontrolümüz sınırlıdır. Ne kadarının kendi üzerimizde olduğunu farketmek, ister istemez yaşanan gerginliği hafifletecektir.

Bağlantılarınız ne kadar artarsa o kadar endişeli olursunuz diyor kitapta.

Birini ya da birşeyi korumak, sahiplenmek, bağlanmak güzeldir, fakat aman diyeyim asılmadan 🙂 !

Garsonluk mu Cerrahlık mı ?

LiKkqLr9Tsurgery

Hangi iş için doğdunuz ?

Biliyor musunuz ?

Keşke pat diye bir cevabı olsaydı, herşey ne kadar da basit olurdu.

Bu sorunun cevabı için biraz çaba gerekiyor 🙂

Herhangi bir iş başvurusu öncesi girdiğiniz sınavda ya da çok yakın bir arkadaşınızla ettiğiniz sohbet sırasında birileri size bu konuyla ilgili birşeyler söylemiş olabilir. Fakat yine de bir takım yollardan geçmeniz gerekiyor.

StoryCorps’un kurucusu Dave Isay’in dediği gibi “ideal işinizi bulmak, pasif bir aksiyon değildir.” (“Finding your calling — it’s not passive.)

Callings: The Purpose and Passion of Work” adlı kitabında, Isay işini aşkla yapan insanların ilham verici hikayelerini paylaşmış.

Aşağıdaki 7 madde, bu insanların hayatındaki çabayı ve sonunda “ben bu iş için doğmuşum” hissine varma yolculuklarından ortak sonuçları paylaşıyor:

  1. Öncelikle hangi işin ideal işiniz olduğunu bulmak 3 şeyin kesişimidir; en iyi yaptığınız şey, takdir edilme hissi ve yaptığınız işin insanların hayatını iyileştirme özelliği.

Bu üçü bir araya geldiğinde adeta bir ışık huzmesi süzülür.” diyor Isay.  İlla ki bir cerrah olup da insanların hayatını kurtarmak değil bahsedilen, bir garsonun yemek sırasındaki sohbetiyle müşterisinin günü güzelleştirebilmesi de aynı zamanda. Bu kesişim noktasını bulmak için, etraftaki herkesin ama herkesin (anne-babanız, tüm yakınlarınız dahil olmak üzere!) ne dediğini, ne önerdiğini unutup kendi içinizdeki sessizliğe dönmek gerektiğini söylüyor. Çünkü gerçekler orada yatıyor.

  1. Ne için doğduğunuz, sıklıkla yaşadığınız zor deneyimlerin içinde yatar.

Hatta acı tecrübelerde! Isay 24 yaşındaki öğretmen Ayodeji Ogunniyi ile yaptığı röportajda, tıp okurken bir gün babası bir cinayete kurban gidince aslında öğretmen olmak istediğini farkettiğini öğreniyor.  Sizi derinden etkileyen bir “ölümlü” olduğunuzu hatırlatan her türlü deneyim, hayatınızı aydınlatabilir. Ve değişiklik işte tam da bu noktada yatar.

  1. Cesaret gerektirir ve hatta zorlayıcı olabilir.

Kitapta, hayatı tehlikede olmasında ragmen araba kullanmaktan vazgeçmeyen ilk siyahi NASCAR sürücüsü Wendel Scott’tan ve daha bir çok kişiden söz ediliyor. Status quo’ya karşı durmanın önceleri toplum tarafından kabul görmeyeceğini fakat bu noktada vazgeçmeden direnmenin çalışmaya devam etmenin önemini söylüyor bir çok örnekle birlikte.

  1. Etrafınızdaki insanlar sizi olmanız gereken ideal noktaya doğru iter.

Hayatı boyunca garip garip işlerde çalışan Sharon Long, kızı üniversiteye gittiği sırada burs formlarını doldururken kendi kendine “keşke ben de gidebilsem” dediğinde oradaki muhasebecinin “hiçbirşey için geç değil!” demesiyle programa kaydoluyor. Adli antrolopoloji alanını seçiyor, daha ilk dersine girdiğinde, kafasında şimşekler çakıyor, “işte ben burada olmalıymışım!”. Bumm.

Bazen etraftaki insanlar hiç farkında olmadan sizi kendi yolunuza doğru iterler. Ve işte o ait olduğunuz yolda olduğunuzu hissettiğinizde ise, sizi bu noktaya getiren insanlara şükranlarınızı sunmak istersiniz.

  1. Neye/nereye ait olduğunuzu bulduktan sonra iş neyin gerçekten önemli olduğunu bulmanıza gelir.

Diyelim ki buldunuz, yolun sonunda duran bir define gibi. Orada hikaye gitmiyor Isay’in dediğine göre. “Çünkü bu arayış/buluş devam eden bir süreç, ne için doğduğunuzu bulmak, o işi yaparken ki kan, ter ve gözyaşından çok farklı.” Çünkü bazen okula tekrar dönemkten tutun da, yepyeni bir iş kurmaya ya da öncelikle mevcut düzeninizi bozup tekrar oluşturmaya kadar varacak sıkı süreçlerden geçmeniz gerekebiliyor. Çoğunlukla bu proses kişilerin diğer insanların hizmetine geçmesiyle sonuçlanıyor. “Bu kitap, yaptığı iş nedeniyle nadiren takdir edilen tüm hemşire, öğretmen ve sosyal işler çalışanlarına bir minnet ifadesi.” diyor Isay .

  1. Yaşla bu işin hiç ilgi iyoktur.

Ne için doğduğunuzu, ideal işinizi bulmak müthiş bir tatmin duygusu yaratır. Yaş kaç olursa olsun bu değişmez. Yani, kaç yaşında bulduğunuzun hiç önemi yok. Arayıştan hiç vazgeçmeyin ve bulunca bırakmayın yeter.

  1. İdeal işiniz size her zaman dolgun bir maaş getirmeyebilir.

Isay kitabında, kendi yollarını bulan insanların yüksek maaşlı işlerini bırakıp çok daha fazla tatmin olacakları işlere, daha düşük paralarla bile olsa, geçtiklerinden bahsediyor. “Gençlere verdiğimiz mesaj genelde az işle çok para kazanmanın hayal işleri olduğu yönünde. Oysa ki, daha az parayla bile olsa ait oldukları işleri yapmalarının onları hayat boyu daha mutlu ve verimli yapacağı gerçeğini paylaşmak, çok daha dürüst ve ahlaklı bir tavsiye olurdu.”

Kitabın sonunda Isay’in tüm bunlardan aldığı ders ise şöyle; “Sadece Twitter’ı takip ederek ne milyoner ne milyarder ne de ünlü olunabiliyor. Sadece ve sadece yaşanan hikayeler bize kendi hayatımızı dolu dolu yaşama ilhamı veriyor.”

Umarım burada değindiğim noktalar sizlere de birşeyler söyler..

Unutmayın hiçbir zaman geç değil 🙂

Limitsizlik Limitlerde Saklı

philhansen5 By Phil Hansen

Çok mu anlamsız ? Aslında hiç değil..

Şöyle ki, Amerikalı sanatçı Phil Hansen*’in hayatı bana ilham oldu. “İnsan ÖNCELİKLE kendi limitlerini kabul etmeden o limitlerin ötesine geçemez” anafikrine vardırttı. Nasıl mı?

Hayat hikayesi şöyle..

Hansen sanatçı olmayı kafasına koymuş idealist bir genç. Sanat Okulu’nda parlak bir öğrenci. Özellikle resimde noktacılık (pointillism) konusu çok ilgisini çekiyor.

(Noktacılık: 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında Fransız izlenimci ressamlar tarafından yaygın olarak kullanılmış bir resim tekniğidir. Bu teknikle yapılan resimlerde, çok sayıda ufak temel renk noktası, birbiriyle karıştırılmadan bir araya getirilerek izleyicinin gözünde çeşitli ara renklerin illüzyonu oluşturulur.)

Fakat bu konuda o kadar takıntılı hale geliyor ki, ufacık noktaları çok düzgün koymak gereken stilde ilerlerken ellerinde bir titreme oluşmaya başlıyor.

Hayal kırıklığı diz boyu..Kendini kontrol etmesi ne mümkün, elleri düz çizgi bile çizemez hale geliyor.

Israr ettikçe daha da artıyor, devam ettikçe işin içinden çıkamıyor ve sonunda kalıcı sinir hasarına neden oluyor beyninde. Sonuç olarak da değil kalem, hiçbirşey tutamayacak hale geliyor.

Eyvah depresyon kapıda!!! Çünkü tüm hayalleri sanat üzerine kurulu…Şimdi ise hiçbirşey yapamıyor!

Kendini sanattan uzaklaştırıp okulu bırakıyor…Evet, aynen böyle. Tüm o hayallerini süsleyen geleceği elinin tersiyle itiyor. Eve kapanıyor, hiçbirşey yaratamıyor, kendini yiyor..”Ben bittim” noktasındaL

Bu süreçte bir nörologa gidiyor ve kalıcı hasar için yapılabilecek birşey olmadığı iyice tescilleniyor.

Fakat o nörolog, Hansen’e hayatını değiştirecek cümleyi kuruyor, “Neden bu titremeyi kabul etmiyorsun (kucaklamıyorsun)?”. !!!!!!!!!!!!!

Belki hemen etkisini göstermiyor bu cümle ama Hansen zaman içinde düşündükçe, durumu kabullenmenin önünde yepyeni fırsatlar yaratabileceği bir şimşek gibi çakıyor..

Mesela aşırı düzgün noktalar yerine zikzak çizgilerden oluşan eserler yaratabileceğini farkediyor..

Mesela eli yerine vücudunu kullanarak bambaşka eserler yarabileceğini deneyimliyor..

Mesela 3 boyutlu tahtalardan inanılmaz sanat eserleri oluşturulabileceğini görüyor..

Mesela büyük malzemeler kullandığında elini zorlamadığını keşfediyor..

Mesele Starbucks’tan aldığı 50 tane karton bardaktan harika şeyler yapabildiğini ispatlıyor..

Mesela bir muzun üzerine dövme yapabiliyor..

Mesela vücudunu bir tuval gibi kullanabileceğini farkediyor..

Mesela kendi kendini imha eden (kibritlerden Jimmy Hendrix portresi gibi) sanat eserleri yapıyor..

Bunlar sadece bahsettiği birkaç alternatif yöntem.

Ama eminim ki daha seçenekler sınırsız.

Evet okulu bırakmış oluyor çoktan, geri de dönmüyor, ama ne oluyor ? Kendinde hiç keşfetmediği ve ona hayat boyu sınırsız bir kaynak olacak yeni bir düşünme şekline geçiş yapıyor.

NE MUHTEŞEMM!!!

Belki başına o korkunç olay gelmeseydi, gene sanatçı olacaktı evet ama bugün geldiği bilinç düzeyinden çok çok uzak olacaktı.

Şimdi ise alaylı bir sanatçı olmanın yanında, hayatında hep var olan bir pırlantayı keşfetmiş gibi sınırsız..Hem de sınırlar içinde kalarak!

Hala yer yer yaratıcılıkta tıkanabildiğini, fakat şunu hiçibir zaman aklından çıkarmadığını söylüyor. “Ne olursa olsun, mevcut limitleri kabul et ve işte o zaman limitsiz ol. “

Ne yaşarsanız yaşayın, ideallerinizden vaz geçmeyin ❤

Belki gideceğiniz yolları hayat bazen değiştirebilir ama siz vazgeçmezseniz, tüm limitler limitsizliklere dönüşür.

 

*=http://www.ted.com/talks/phil_hansen_embrace_the_shake

*= http://artfucksme.com/phil-hansen/

Hastalıktan Gelen Şifa

c41dc906-7ca4-40fb-bbec-cf4134f12cc6 (1)

Regina Brett, göğüs kanserini yenen bir yazar. Kitabı “God Never Blinks” 24’ten fazla dile çevrilmiş ve bestseller olmuş. 41 yaşında hastalanan Brett, kanserin ona tek bir hayatı olduğunu hatırlattığını söylüyor.

Kitabında, 45.doğumgünü gecesinde hayatın ona öğrettiği 45 dersi kaleme alıyor, beş yıl sonra ise (50 olduğunda), 5 tane daha ekliyor.

İşte bugün sizlerle bu değerli 50 hayat dersini paylaşmak istiyorum. Umarım bir yerlere dokunur:

  1. Hayat adil değil ama yine de güzel.
  2. Tereddütünüz olduğunda, sadece bir sonraki adımı düşünün ve atın.
  3. Hayat birilerinden nefret etmek için çook kısa.
  4. Kendinizi fazla ciddiye almayın. Kimse almıyor.
  5. Kredi kartlarınızı her ay mutlaka ödeyin.
  6. Her tartışmayı kazanmanız gerekmiyor. Bazen anlaşamadığınızı kabul edin.
  7. Birisiyle birlikte ağlayın. Tek başına ağlamaktan daha iyileştiricidir.
  8. Bazen Allah’a isyan edebilirsiniz, bu normaldir.
  9. Emeklililğiniz için tasarruf edin, hemen ilk maaşınızla başlayın.
  10. Konu çikolata olunca, direnmek nafiledir.
  11. Geçmişinizle barış imzalayın, böylece bugününüz mahvolmamış olur.
  12. Çocuklarınızın sizi ağlarken görmesinde hiçbir sıkıntı yok.
  13. Kendi hayatınızı diğerleriyle karşılaştırmayın. Onların ne yaşadığından haberiniz bile yok.
  14. Eğer bir ilişki gizli kalmak durumundaysa, o ilişkiye sakın girmeyin.
  15. Göz kırpmak kadar kısa bir sürede herşey değişebilir. Ama merak etmeyin; Allah hiçbir zaman göz kırpmaz.
  16. Hayat acımakla geçirmek için çok kısa. Ya yaşamakla uğraşın ya da ölmekle meşgul olun.
  17. Eğer bugünde kalırsanız, herşeyin üstesinden gelebilirsiniz.
  18. Bir yazar yazar, eğer bir yazar olmak istiyorsanız yazın.
  19. Mutlu bir çocukluk için hiçbir zaman geç değildir. İkincisi tamamen sizin elinizdedir.
  20. İstediğiniz birşeyin peşinden giderken, “hayır”ı bir cevap olarak asla kabul etmeyin.
  21. Mumları yakın, güzel çarşaflarınızı serin, şık iç çamaşırlarınızı giyin. Özel bir güne saklamayın. Bugün özeldir.
  22. Çok iyi hazırlanın, sonra tamamen akışa bırakın.
  23. Hemen şimdi egzantrik olun. Mor giyinmek için yaşlanmayı beklemeyin.
  24. En önemli seks organı beyindir.
  25. Mutluluğunuz konusunda sizden başka sorumlu yok.
  26. Başınıza gelen her nahoş olayda şunu sorun kendinize “5 yıl sonra bunun önemi olacak mı?”
  27. Her zaman yaşamayı seçin.
  28. Herşeyi ve herkesi affedin.
  29. Başkalarının sizin hakkında düşündükleri sizi ilgilendirmez.
  30. Zaman hemen hemen herşeyin ilacıdır. Zaman verin.
  31. Durum ne kadar iyi ya da kötü olursa olsun, değişecektir.
  32. Hastaladığınızda işiniz size bakmayacak, arkadaşlarınız bakacak. Her zaman onlarla temasta olun.
  33. Mucizelere inanın.
  34. Allah sizi, Allah olduğu için seviyor, sizin yaptığınız veya yapmadığınız şeyler yüzünden değil.
  35. Sizi öldürmeyen şey güçlendirir.
  36. Yaşlanmak, genç ölmenin alternatifidir.
  37. Çocuklarınızın sadece bir çocukluğu olacak, o zamanı hatırlanabilir kılın.
  38. Ruhani şarkılar söyleyin, onlar her türlü insan duygusunu barındırır.
  39. Hergün dışarı çıkın. Mucizeler orada sizi bekliyor.
  40. Eğer herkes problemlerini bir araya koyup çöpe atsaydı ve siz diğerlerininkileri görseydiniz, hemen kendinizinkileri geri alırdınız.
  41. Hayatı denetlemeyi bırakın. Çıkın ortaya ve dibine kadar yaşayın.
  42. İşe yaramayan, güzel ve eğlenceli olmayan herşeyi hayatınızdan çıkarın.
  43. Hayatın sonunda tek önemli şey ne kadar sevdiğiniz olacak.
  44. Kıskançlık zaman kaybıdır. İhtiyacınız olan herşeye zaten sahipsiniz.
  45. En güzel günler henüz yaşanmamış olanlardır.
  46. Kendinizi nasıl hissederseniz hissedin, kalkın, giyinin ve ortaya çıkın.
  47. Derin bir nefes alın. Zihni dinginleştirir.
  48. Hiç sormazsanız, hiç alamazsınız.
  49. Verin.
  50. Hayat güzel bir fiyonkla süslenmiş değildir, ama gene de bir hediyedir.