Şu Mutluluk Meselesi

Defalarca, hatta yüzyıllarca, yazılmış bir konuda bir de sen mi yazacaksın diye sorarsanız, evet ben de yazacağım diyeceğim size 🙂

Her insanın dönem dönem üzerinde kafa yorduğunu düşündüğüm bir kavram aslında “mutluluk”.

Nedir ? Ne değildir ? Nelere bağlıdır ? gibi uzayıp giden sayısız soru sorulup üzerinde saatlerce günlerce konuşulup tartışılabilir hatta. Uçsuz bucaksız bir insanlık meselesi esasen mutluluk.

Kendi açımdan baktığımda, özellikle hayatımın – genel yanlış kanı itibariyle – “mutsuz” sandığım dönemlerinde mutluluk üzerine daha çok kafa yorduğum doğrudur.

Bunca zaman çok çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgiler, aldığım eğitimler, bir insan olarak hayatın içinde bizzat deneyimlediklerim ve şu dünyada geçirdiğim yılların bana kazandırdığı gram gram da olsa bilgelik kırıntılarını bir araya getirdiğimde, mutluluk üzerine olan söylemleri kısaca aşağıdaki maddeler çerçevesinde ele almak istiyorum.

Buyrun benim mutluluk listeme:

  • Mutluluk bir haldir, duygu değil.

Evet doğru okudunuz. En yanlış bilinen kısmı sanırım budur mutluluğun.

Çok istediğimiz, uzun süredir dört gözle beklediğimiz bir elbise satın aldık diyelim. “Çok mutlu oldum elbiseyi aldığıma. Oh sonunda!” benzeri ifadelerle duygu paylaşımında bulunduğumuz durumları kastediyorum. Aslında burada “mutluyum” derken kastettiğimiz, “sevinçliyim”, “heyecanlıyım”, “içim içime sığmıyor” vb duygular olacakken “çok mutlu oldum” diyoruz. Nesi mi yanlış ?

Şöyle söyleyeyim; eğer bir elbiseyi almak sizi mutlu ediyorsa aynı şekilde alamamak da mutsuz edecektir bu durumda. Oysa mutluluk bilinçli şekilde seçilen bir haldir ve sizin dışınızdaki her şeyden bağımsızdır, yani, ola ki o elbiseyi alamadığınızı farz edelim. Evet üzülebilirsiniz, evet hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz, bunlar duygulardır ve dış uyaranlarla içimizde oluşabilirler. Ama “mutsuz” olamazsınız. Eğer oluyorsanız, demek ki siz hala mutluluğun ne olduğunu anlamamışsınız.

  • Mutluluk olan biten her şeyden bağımsızdır.

Hemen yukarıda bahsettiğim gibi, dışsal faktörlere bağımlı olan şey mutluluk olamaz. Çünkü mutlu olmaya karar veren insanların da hayatlarında, hepimizin hayatında olduğu gibi, olumsuz olaylar olacaktır. Üzüntüler, acılar, sıkıntılar olacaktır. Mutluluk bunların çok üzerinde bir kavramdır. Ne kadar üzülürseniz üzülün, hala hayatınızda mutluluğun yanında duruyor olabilirsiniz. Kulağa çelişkili gibi gelse de aslında birbirinden tamamen bağımsız şeylerdir. Aşağıda daha detaylı anlattığımda siz de bana hak vereceksiniz.

  • Mutluluk bir seçimdir.

İnsanların bilinçli şekilde karar vererek seçtiği bir yaklaşımdır mutluluk. Ne olursa olsun ya da ne olmazsa olmasın mutlu olmaya karar veren bir insanın bakış açısını değiştiremezsiniz. Eğer kolaylıkla değişiyorsa, o zaman o da tam anlamamış ya da işin özünü henüz kavramamış demektir. Burada “Rasyonel İyimserlik” kavramından bahsetmezsem olmaz. O bilinen körü körüne iyimserlik yerine, her türlü gerçeğin farkında olarak, gerçekçi bir bakış açısı ile olumluya odaklanmak ve/veya mevcut durumu olumluya çevirmek için neler yapılabileceğine odaklanmak demek Rasyonel İyimserlik. Mutluluk kararı veren bir insanın en yakınında bulunması gereken kavramlar içinde en önemlisidir. Zira kimse size “bundan sonra hayatınızda olumsuz hiçbir şey olmayacak” gibi bir söz veremez, olacakları bilerek her durumdaki olumluyu yakalamak biraz eğitim, biraz zihin terbiyesi çokça da çaba gerektirir haklısınız. Ama değer inanın!

  • Mutluluk erdemin kendisidir.

17.yüzyııl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerinden Baruch Spinoza’nın ünlü sözü “Mutluluk erdemin ödülü değil, erdemin kendisidir.” mutluluğun özünü anlatan kısa fakat derinlikli bir ifadedir. Mutluluk üzerine söylenmiş en etkili sözlerden biri olmuştur benim için. Demek istediği, herhangi bir şeyi düzgün, ahlaklı, beklenen, vs şekilde yaparsak mutlu olmaya hak kazanacağımız düşüncesinin tamamen tersinin doğru olduğu. Her şeyden bağımsız olarak mutlu olabilmektir asıl erdem zira. Toplumun büyük oranda kişilerde oluşturduğu, “şunu yaparsan mutlu olmaya hak kazanırsın” dayatması, mutsuzluğun temel nedeni çünkü.

Neden mi ? Bir şeyleri elde ettikçe, yine bu sefer yeni bir şeyler elde etmek gerekliliği doğacak, bu böyle kısır döngü halinde devam edecek ve mutluluk denen şey her ulaştığınız hedefte elinizden kayıp giden bir balığa dönüşecektir.

Oysa şu hayatın tüm getirilerine, acısına tatlısına rağmen, cesur davranıp mutlu olabilen insanoğlundadır en büyük erdem. Takdire şayan olan odur.

  • Mutluluk üçüncü şahıslar tarafından size verilen ya da sizden alınan bir şey değildir.

Tabii ki olan biten her şeyden bağımsızdır dediğimiz mutluluk, birilerini bize bahşedeceği ya da men edeceği bir hal olamaz. Fakat yine, dilimize yerleşen “beni çok mutlu ettin”, “o kadar mutsuz ettin ki beni” gibi ifadeler mutlulukla ilgili algı çarpıklığına neden olmaktadır.  Ben mutlu olma kararı verdiysem, karşımdaki ne yaparsa yapsın, evet ne yaparsa yapsın beni mutsuz edememeli. Beni üzebilir, beni hayal kırıklığına uğratabilir, beni sevinçten havalara uçurabilir (ilk maddede bahsettiğim gibi), yani beni duygulara sürükleyebilir ama benim bilinçli seçimim olan mutluluğumu elimden alamaz. Eğer alıyorsa o zaman ya ben mutsuz olmaya karar vermişimdir ya da mutluluğu daha anlamamışımdır. Durup her şeye baştan başlamak gerekebilir.

Kimse birini mutlu ya da mutsuz edecek güce sahip değil, siz ona o yetkiyi vermedikçe.

  • Mutluluk yolun sonundaki hedef değil yolun kendisidir.

Bu ifade şuna benzer, hani yarışmalara katılıp da kaybedenler “Önemli olan yarışmaktı” derler ya sonunda, onlar gönülden mi söylerler bilmem ama doğrusu da odur. Bir ödül kazanmak olsa olsa sizi sevindirebilir, kaybetmek de üzebilir ama mutlu ya da mutsuz edemez. Eğer bir yola baş koyduysanız yoldur sizi mutlu edecek olan. Sonuç odaklı insanların zorlukla zihinlerini eğitecekleri bu düşünce mutlu olmak yolunda kat edilecek yolun önemli kısmıdır. Yine toplumda sıklıkla karşılaşılan ödül kazanmanın alkışlanması bu yanlış kodlamayı bizlere yaptırır. Oysa ki, alınan ödülden önce gösterilen çabadır alkışlanacak takdir edilecek olan. Hiç çabasız ödül alanla, bin bir çaba ile ödülü kaybeden yanana dursa kazanan alkışlanır. Oysa ki çabayı gösteren, o yolda bulunmanın hakkını vermiş olandır. Bu yüzden işte mutluluk bir son değil, bir sonuç değil bir süreçtir. Sürecin içinde mutlu olmak, mutluluk dersinin en önemli konusudur.

Kendimce oluşturduğum mutluluk listesi ile ilgili sizlerin görüşleri de elbette benim için her zaman olduğu gibi çok önemli. Sizlerle paylaşırken, fikirlerinizi de bekliyorum 🙂

Mutlu olmaya karar vermiş olmanın dayanılmaz hafifliğiyle,

Sevgide kalın..

Reklamlar

Hüzünlü Kadın Güle Güle

Dolores’in böyle zamansız çekip gitmesi beni derinden etkiliyor… Günlük tempoma devam ederken içimde bir sızı var günlerdir. Anlamıyorum neden, sonra farkettim ki üzgünüm. Cidden üzgünüm.

Aklıma geldikçe bir Cranberries şarkısı açıyor, gazetelerdeki Dolores haberlerini karıştırıyorum. Ölüm nedenini bekliyorum 4 gözle. Ne olacaksa… ama öyle işte. Takipteyim. Ne zaman cenaze olacak vs herşey önemli benim için. Gideceğim sanırsınız..

Evet hayatta olsaydı da şu anda bende birşey değişmeyecekti elbet ama gelin görün ki şimdiye kadar aniden ölen müzisyenler içinde beni en çok etkileyeni bu oldu..Şarkılarındaki ve sözlerindeki hüzün vücuda geldi sanki.

Nedenleri var bu durumda olmamın..

Öncelikle tabii ki 16-17 yaşla başlayan gençlik dönemimin vazgeçilmezi olan müziklere sesiyle can vermiş biri o. Her müziğin eşlik ettiği bir anı var. Tıpkı ruhumla dinlediğim tüm parçalarda olduğu gibi. Her bir şarkısı zihninde bir olaya fon müziği olmuş adeta.

Yıllar sonra 2002 yılında Türkiye’ye geldiklerinde heyecandan kalbim yerinden çıkmış koşa koşa konserine gitmiştim. Berbat bir organizasyondu ne yazık ki fakat önemli olan orada olmaktı ve aynı havayı solumaktı. O içler acısı ses düzeninde bile müziğin muhteşemliğini duyabilmekti.

Sesimin fena olmadığını fark edip de amatörce kendi çapımda şarkı söylemeye başladığımda söylemekten en keyif aldığım, hem müzik hem söz olarak kendimi ait hissettiğim şarkılar hep Cranberries şarkıları oldu. Şarkıları arkadaş topluluklarında söyledikçe ses rengimin Dolores’e benzediğini ( tabii ki onun muhteşem sesinin yanında geçemesem de! ) söyleyenler olmaya başladı peş peşe, göğsüm kabarıyordu. Yavaştan özdeşleşmişim demek ki içten içe.

Şan dersi almaya başlayıp, ilk defa stüdyoda kayıt yapmak isteyince parça seç dediler. Fazla düşünmedim, tabii ki seçimim belliydi. Ode To My Family.. Hayatımdaki en ama en heyecan verici deneyimlerden biri olan stüdyo ortamında şarkı söylemek ve kayıtta olmak beni uçurmuştu. Elbette kendi aramızda defalarca ve rahatça söylediğim Ode To My Family’i sesim titreyerek ve “Aman neyse Dolores duymuyor ya 😄” kıvamında söyledim. Zormuş anladım gerçekten stüdyoda söylemek. Ama olsun, stüdyo deneyimiydi beni mutlu eden ve tabii en sevdiğim şarkılardan birini söylemiş olmak. O yetti.

Hayat hikayesini okuduğumda onun da Eylül’de doğan bir Başak kadını olduğunu görmek de -gülmeyin ama öyle- beni mutlu etti çok. Demek ki bağlar fazlalaşıyordu aramızda.

Oldukça zorlu bir hayatı olmuş evet. O konuda benzeşmiyoruz, hangi duyguları yaşadığını birebir bilmem mümkün değil. Ne kadar naif bir ruha sahip olduğuydu hep hissettiğim sadece. Yüzünde, sözünde, müziğinde hep bir hüzün vardı sanki, gülerken bile gözleri anlatıyordu içini. Bendeki hüznü de uyandırıyordu her defasında.

Diğer yandan olağanüstü bir yetenekle taçlandırılmış bir insandı Dolores. Baksanıza, taaa oralardan bana bu yazıyı yazma ilhamını verdi. Sesiyle ulaştığı yetmedi bir de gidişi ile titretti gönül telimi..

Bir röportajında şu hayattaki en mutlu anlarının çocukları ile olduğunu söylemiş. İşte bunu yürekten anlayabiliyorum. Keşke daha fazla burada kalsaydı da sevenlerini zenginleştirseydi.

Yapacak birşey yok. Artık şarkıları kaldı bize.
Güle güle Dolores.. Huzur bulursun umarım..

Yeni Yılda Bırakın Gitsin Bırakın Bitsin

Yeni bir yıla başladığımız bugün, sizlere Paulo Coelho’nun çok etkilendiğim yazısı “Closing Cycles”‘ın Türkçe çevirisi ile mutlu yıllar demek istedim.

Kelimeler bana ait değil belki fakat duygular tamamen bana ait.

Hepinize iyi yıllar 🙂

 

İnsan her zaman bir sona geldiğini fark etmeli. Eğer gereğinden fazla bir yerde kalmakta ısrar edersek, mutluluğu ve bir adım sonra hayatımızda geçeceğimiz aşamaların anlamını yitiririz.
Bir dönemin bitişi, kapıların kapanışı, bölüm sonları – ne derseniz deyin, önemli olan geçmişi geçmişte bırakabilmektir.

 

İşinizi mi kaybettiniz ? Sevgilinizden mi ayrıldınız ? Anne ve babanızın evinden mi ayrıldınız ? Yurtdışında yaşamaya mı başladınız ? Uzun süreli bir arkadaşlığınız aniden mi bitti ?

 

Oturup “neden oldu?” diye düşünerek uzuuun bir zaman geçirebilirsiniz. Hayatınızdaki bu kadar önemli bir olayın neden olduğunu bulmadan, bir adım daha atmayacağınız konusunda kendi kendinize konuşabilirsiniz.

 

Fakat bu tavır, etrafınızdaki herkes için (ve sizin için) korkunç bir stres yaratmaktan başka işe yaramayacaktır; ebeveynleriniz, eşiniz, arkadaşlarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, vb
Herkes belli şeyleri bitirir, hayatında yeni sayfalar açar, hayatın akışına kaptırır gider, bu arada sizi böyle durağan görmek onları üzer.

Çünkü hayatta olaylar olur, geçer, tek yapacağımız onların gitmesine izin vermektir.

 

Bu yüzden, her ne kadar acı verici olsa da, tüm hatırası olan eşyaları yok etmek, ileri doğru hareket etmek, mümkün olduğu kadar ihtiyacı olan insanlara ve kurumlara fazla eşyalarınızı bağışlamak çok çok önemlidir.

 

Maddesel dünyadaki herşey, içimizde olan biteni, yaşananları temsil eder. Bazı anılardan uzaklaşmak, yeni anılar için yer açmamızı sağlar.

 

Bırakın, herşeyi serbest bırakın, kendinizi özgürleştirin..
Kimsenin bu hayat oyununda kartları önceden belli değildir, bazen kazanırız bazen kaybederiz.

 

Hiçbir şeyin karşılığında birşey beklemeyin, çabalarınız için takdir beklemeyin, dehanızın keşfini beklemeyin ya da sevginizin anlaşılmasını beklemeyin.

 

Duygusal televizyonunuzun devamlı olarak aynı programı yayınlamasına izin vermeyin. Bu programda hayatta ne kadar acı çektiğinizin ve kaybettiklerinizin gösterilmesine DUR deyin! Çünkü bu yalnızca ve yalnızca sizi zehirler, o kadar!!!

Biten ilişkileri, iş ile ilgili verilen sözlerin gerçek olmadığını, “ideal zamanı”nı bekleyeyim derken devamlı ertelenen kararları kabullenmemek kadar tehlikeli birşey yoktur.

 

Yeni bir bölümün başlaması için eskinin bitmesi gerekir. Kendinize şunu telkin edin, giden gitti ve bir daha geri gelmeyecek.

 

Hatırlayın, bir zamanlar o vazgeçemediğiniz şey/kimse olmadan da yaşıyordunuz. Hiçbir şey vazgeçilmez değildir, ve asıl önemlisi alışkanlık denen şey ihtiyaç değildir.

 

Zor görünebilir belki bunlar, ama inanın ki çok önemli.

 

Hayatınıza uymadığını farkettiğiniz olayları kapatın, gurur, yetersizlik veya saldırganlıkla değil. Kabulle..

 

Kapıyı kapatın, kaydı değiştirin, evi temizleyin, üzerinizdeki tozu silkeleyin.

 

Bir zamanlar kim olduğunuzu bırakın, şimdi kim olduğunuza bakın.”

 

PS: Yazının orjinali için http://paulocoelhoblog.com/2015/12/27/closing-cycles/

 

Yaratıcılık Üzerine

Uzun zamandır aklımda olan bir konu; yaratıcılık.
Evet üzerine çok sözler söylenmiş çok konuşmalar yapılmış fazlasıyla irdelenmiş bir konu. Fakat hala üzerinde düşünmeye değer.
Ne söyleniyorsa, bir öncekine ekleniyor başka başka kapılar açıyor. Yaratıcılık konusu yaratıcılığa yol açıyor J

Dediğim gibi çokça kafa yorduğum bir konu bu. Tabii her zamanki gibi, beni bu konuda da etkileyen ilham veren bir konuşmaya gönderme yaparak başlayacağım yazıma.

Ünlü İngiliz aktör John Cleese’in “Creativity in Management” isimli konuşmasını – 36 dakika olmasına aldırmadan ve nasıl geçtiğini anlamadan – ilgiyle ve ilhamla izledim. Dinleme imkanı olanlara şiddetle tavsiye ediyorum, yok yok hatta yalvarıyorum izleyin..lütfen izleyin, ne olur izleyin, ne yapın edin izleyin. (https://www.youtube.com/watch?v=Pb5oIIPO62g)

Hakikaten ciddi bir açılım sağladığı gibi, o meşhur İngiliz espri anlayışını da konuşmasının aralarına yedirdiği için tadından yenmez bir konuşma olmuş.

Ben ise izleyemeyenler için çok kısaca özetlemeye çalışacağım Cleese ne diyor.

Psikolog Donald MacKinnon’ın yaratıcılık üzerine yaptığı araştırmadan yola çıkarak konuşmasını biçimlendireceğini dile getiren Cleese, öncelikle yaratıcılığın kesinlikle bir yetenek olmadığını söylüyor. Evet doğru okudunuz, yaratıcılık bir yetenek değil. Yani “Ali çok yaratıcı ama ben değilim” deme lüksünüz yok, baştan söylüyor. Çünkü bu bir kişilik özelliği değil. Bende var, sende yok o zaman hadi o şekilde devam edelim hayatımıza denecek bir konu değil. (çokça bilinenin aksine!)

Yaratıcılık, kendinizi kullanma biçiminiz. Tıpkı bir bilgisayar üzerindeki işletim sistemi gibi. Yani eğer isterseniz ve üzerine kafa yorarsanız “yaratıcılık”ı kendinizi ortaya koyma şekli olarak rahatlıkla kullanabilirsiniz.

Üstelik IQ ile de ilgili olmadığını söylüyor. Hiç ilgisi yok. Yani süper zeka olmanız gerekmiyor bir şeyler yaratabilmek için. MacKinnon’ın araştırmasında, yaratıcı yönünü ortaya koyan çeşitli mesleklerden insanların, IQ anlamında diğer insanlardan farklı ve önde olmadıkları görülüyor.

“Yaratıcılık” moduna geçebilmeniz için gerekenleri Cleese’in saydığı şekilde listeleyeyim:

1) Çocuksu olmak.
Evet çocuksu bir oyun oynama amacıyla olaylara yaklaşmak. Fikirlerle oyuncaklarla oynar gibi oynayabilmek. Hiçbir belirgin hedefe yönelik olmadan sadece ve sadece eğlence için bunu yapmak.

2) Zihnin açık modda olması.
Kapalı ve açık mod olarak iki zihinsel moddan söz ediyor burada.
Kapalı mod genelde bir hedefe yönelik çalışmalarda oluyor. Kesinlikle yaratıcılık içermiyor. Yapılacak çok iş olduğunda, hafifçe bazen de fazlaca gerginlik içeren, sabırsız, yüksek tansiyonlu, espriden uzak ve “manyakça” bir mod. Çoğunlukla iş ile ilgili çalışmalarda zihin otomatikman kapalı moda giriyor.

Açık mod ise daha rahat, daha az hedef odaklı, hatta mümkünse hedef odaklı değil, esprili ve eğlenceli, oyunbaz ve meraklı bir mod. Çabuk olmak gibi bir kaygısı olmadan fikirlerle “oyun oynayan” hali getiriyor. Yaratıcılık ancak ve ancak açık modda kendini gösterebiliyor.

Gerektiğinde, modlar arası geçiş yapabilme özelliği de önemli yaratıcılıkta. Belli dönemlerde kapalı modda devam etmek de gerekebiliyor çünkü. Özellikle, açık modla bir fikre ya da çözüme ulaştıktan hemen sonra. Uygulamaya geçme aşamasında kapalı moda ihtiyaç oluyor. Fikri hayata geçirdikten hemen sonra tekrar açık moda geçebilmek de mümkün. Devamlı olarak açık ve kapalı mod şeklinde bu sırayla gidiyor olması esas olan.

Dolayısıyla etkin olabilmek için iki mod arasında gidip gelebilmek gerekiyor. Sorun ise kapalı modda çakılı kalmamız ve bunu fark edemememiz. Ne zaman geri çekilip açık moda geçmemiz gerektiğini çoğunlukla göremeyebiliyoruz.

Şunu unutmamak gerekiyor ki, kapalı modda yaratıclık MÜMKÜN DEĞİL. Bunu bilip buna göre zihnimizi izlememiz gerekiyor. Eğer uzunca süre yaratıcı bir çözüm bulamıyorsak, hep aynı düşünceler etrafında dönüp duruyorsak bilmeliyiz ki, kapalı moddayız.

Açık modda olabilmek için ise 5 önemli faktörden söz ediyor. Bunlar ise;

– Alan
– Zaman
– Zaman
– Güven
– Espri

İlk gerekli olan şey alan. Yani günlük rutininizden dışarı çıkarak kendinize oluşturacağınız bir alan. Bir anlamda kendi fişinizi çekip rahatsız edilmeyeceğiniz bir alan. Derin nefes alıp kapınızı kapatıp oturacağınız, sessizce kalacağınız bir alan.

İkincisi ise zaman. Alan yeterli değil. Bu alanı belirli bir zaman için oluşturmalısınız. Sözgelimi saat 10:00’da başlayıp 11:00’de bitecek şeklinde sınırlı bir zaman belirlemelisiniz kendinize. Sınır önemli çünkü oyunu bile oyun yapan zamandır diyor Cleese. Sınır koymazsanız o zaman onun adı oyun olmaz. Bir başı ve bir sonu olduğunu bilmeniz, o sözkonusu zamanı daha verimli ve oyunbaz kılıyor.

Üçüncü faktör de zaman, evet. Yanlış yazmadım J
Fakat bu sefer şöyle ki, diyelim ki kendinize bir alan yarattınız, saatiniz de ayarladınız ilk bahsedilen zaman kısıtını oluşturdunuz. Şimdi hazırsınız. Fakat düşünceler, özellikle yapılacak günlük işler, ufak tefek işler, bir bir zihninize üşüşmeye başladı. Bir bombardıman gibi “akşama ne pişirsem?”, “yarın toplantıya ne giysem?”, vs türü gayet gündelik şeylerle zihniniz dolmaya başlar. E hani alanımızda zaman kısıtıyla oturunca yaratıcılık başlayacaktı ? İşte şimdiki de, yani yine “zaman” dediğimiz, bu düşüncelerin gelip geçmesine izin vermek. Yani bırakın düşünceler tek tek gelip geçsinler, onlara zaman verin, acele etmeyin ve en önemlisi bir an önce karar vermeye çalışmayın. İttirmeyin. Akışa takılın gidin. Zaman kısıtınızı mümkün olduğunca geniş tutun (bir buçuk saat gibi) fakat daha uzun değil. Böylece, yarım saat geçip giden düşünceleri izledikten sonraki bir saat size kalır. Ve tavsiye edilen ara vermenizdir. Peş peşe bunu yapmamanız daha faydalıdır. Örneğin bir buçuk saat bugün, bir buçuk saat haftaya bir gün bunu uygulamak, bir günde 4 saat uygulamaktan çok daha fazla fayda verir.

Ayrıca yaratıcı insanların, bu karar verememe (belirsizlik) durumuna daha fazla toleranslı oldukları ispatlanmış. Acele etmektense uzuuun süreler fikirlerle oynayıp bir sonuca varamama halini hoş karşılamak, izin vermekte mesele. Bu süreç içerisinde çevreniz tarafından “kararsız olmak”la suçlanabilirsiniz, fakat lütfen kulak asmayın. Zira burada önemli olan yaratıcı sürecin bizzat içinde olmanız ve bunun sonucu olarak varacağınız karar. Dolayısıyla acele etmek neredeyse her zaman bu süreci baltalar. Bunu farkında olun.

Dördüncü faktör ise güven. Yanlış yapma korkunuz olduğu sürece hiçbir zaman orijinal bir fikir bulamazsınız. Yani her ne olursa olsun uygun görülmelidir, yanlış diye bir şey yoktur. Yaratıcı süreçte merak ve deney önemlidir. “şöyle yaparsam ne olur?” diyerek denemeye fırsat verilmelidir. Gülünç, saçma, absürd olabilmeye izin vermek ve her ne olursa olsun sonuca güvenmek gerekir. Yargılayıcı bir tavırla yaratıcı olamazsınız. Bu süreçte doğru-yanlış yoktur. Herşey mümkün ve kabul edilebilirdir. Mantık çerçevesinde kalmaya çalıştığınız her an yaratıcılıktan uzaklaşırsınız. Tabiri caizse “uçmak” serbest olmalıdır.

Açık modda olabilmek için son faktör ise espridir. Kapalı moddan açık moda en çabuk geçişi espri sağlar. Sanılanın aksine ciddiyet ve espri kolkola da olabilir. Örneğin eğitimden, çocuklardan, evliliğinizden bahsederken kahkahalarla gülüyor olabilirsiniz, fakat bu gülme hali, bahsettiğiniz konuların ciddiyetini en ufak şekilde olumsuz etkilemez. Ciddi olmak demek tatsızca ciddi olmak anlamına gelmez. Cleese, şimdiye kadar katıldığı cenaze törenlerinin en etkileyici olanlarının espriyle dolu olanlar olduğundan bahsediyor. Esprili yaklaşım, bu törenlerin ciddiyetini azaltacak en ufak bir etki yapmazken, bilakis çok daha unutulmaz kılmış.

Bu 5 faktör yardımıyla zihninizi yaratıcı çözüm aradığınız konunun etrafında gezinir kılarsınız. Er ya da geç bir çözüm bulacaksınızdır. Bazen bir anda hiç beklenmedik şekilde bu çözümü karşınızda da bulabilirsiniz. Tabii ki açık modda olduğunuz sürece.

3) Unutmamanız gereken bir konu ise, çevrenizde bulunan insanları doğru seçmeniz. Eğer bir beyin fırtınası yapıyorsanız ve etrafta yargılayıcı kişiler varsa ve siz de komik ya da saçma duruma düşmemek adına savunmaya geçiyorsanız yaratıcılığa elveda diyebilirsiniz. Eğer toplu şekilde yaratıcı sürece girecekseniz, muhakkak ve muhakkak çevrenizde pozitif ve destekleyici kişileri bulundurun. Birlikte saçmalamaya izin verin, kendinizi düşünce anlamında sınırlamayın.

4) “Gelişigüzel bağlantı” yaratmak bazen çok işe yarar. Örneğin, motosiklet ile çikolata, dadı ile araba, parfüm ile restoran örneklerinde olduğu gibi alakasız görünen konseptleri ilişkilendirmeye çalışmak, gelişigüzel içgüdülere fırsat verdiği gibi hiç ama hiç beklemediğiniz açılımlara doğru sizi götürebilir. Yani anlamlı olmaya çalışmadan serbest çağrışım yapmak da yaratıcılık için oldukça işe yarar. Beyin fırtınasında bu ve benzeri oyunlar oynayabilirsiniz.

Ben Cleese’in bu konuşmasından ciddi şekilde etkilendim. Ve anlattıklarını da hem uygulanabilir hem de mantıklı buldum. Şimdilerde aklımda olan ve feci şekilde ikilem yaşadığım, çözüme ihtiyaç duyduğum bir süreç için yukarda bahsi geçenleri uygulamaya başladım.

Belki sizlere de bir ışık tutar ve yaratıcılığa davet eder ümidiyle, hepinize verimli olabileceğiniz “açık mod” dolu günler diliyorum J

Sevgiyle,

Bir Hastaya Nasıl Davranılmaz

Aslında bu yazıyı oldukça uzun zamandır yazmayı düşünüyordum. Bugün bir arkadaşımdan ilham aldım, inşallah en kısa zamanda o da şifalanıyor 🙏🏼Ve tüm şifaya ihtiyacı olanlar 🙏🏼🙏🏼

Bundan iki yıl önce annemin ciddi bir rahatsızlık geçirdiği dönemde arayan soran ziyaret edenleri gözlemleme fırsatı buldum. Aslında bu kişilerin hastaya ve biz hasta yakınlarına etkilerini izledim daha çok.

Ve sonucunda bir hastaya (ve hasta yakınına) nasıl davranılmayacağını kanlı canlı yaşadım, maalesef.

Ben 3’e ayırdım bu kitleyi.

– Arazi Olanlar
– Meraklılar
– Felaket Tellalları

İlk grup Arazi Olanlar. Bunlar hiç bilmiyormuş gibi davranıp, bir anda ortadan kaybolan grup. Kendileri en ufak olumsuzluğa dayanamadıkları için arayıp sorma zahmetine bile katlanmayan insanlar. Bilseler ki, o dönemde aranmak ne kıymetli. Eminim böyle yapmazlar. Haa bir de en tahmin etmediğimiz yakın bildikleriniz bu gruba girdiğinde o zaman şaşkınlık ve hayal kırıklığı kol kola..

İkinci grup Meraklılar. Geldiğinde ya da aradığında sadece bilgi almaya gelmiş gibi soru yağmuruna tutanlar. Adını hepimizin bildiği hastalığa izninizle burada “grip” demek istiyorum.
Sorular çok çeşitli, yok efendim saçları dökülmüş mü, gribin kaçıncı evresiymiş, tedavi sonrası bitkin miymiş, vs vs .. türü hastayı ve hasta yakınını BERBAT hissettiren üstüne üstlük karşı tarafa da hiçbir şey kazandırmayan sorular bunlar. Lütfen sorularla taciz etmeyin. Süreç zaten yeterince zorlu, bir de cevap vererek olayları yeniden yaşatmak niye? Gelip aramanız yetiyor. “Nasılsın?” sorusu yeter de artar.. Detaya hiç gerek yok.

Üçüncü ve en rahatsız edici grup Felaket Tellalları. Bunlar da etraflarında grip geçirmiş ne kadar tanıdık eş dost akraba varsa onların olumsuz süreçlerini paylaşanlar. Yok efendim komşusu da gripmiş de tedavi sırasında şöyle zorlanmış böyle zorlanmış, arkadaşı geçirmiş mahvolmuş bitmiş. İnanın o dönemde bunları duymaya hiç kimsenin ihtiyacı olmuyor. Tam tersine grip geçirip şimdi bomba gibi olanlardan bahsetseniz, neler değişiyor bilemezsiniz. Bir insanın içinde ışık yakmak gibisi var mı? Sanki o anda tüm kara bulutlar dağılıyor. Hep sözü edilen yüksek moral böyle böyle elde ediliyor. Neden o ışığı söndürmeyi seçiyorsunuz ki? Ben hakikaten anlayamadım.
Ama bu davranış şekli herşey bitip de sağlıklı günler geldiğinde, ilişkilerin şeklini değiştiriyor. Emin olabilirsiniz.

Bu gruplardan sonra bir grup daha var ki o da Canlar grubu. Her daim sorgusuz sualsiz yanımızda olan, aman moraller sallanmasın diye bir soru bile sormadan hassasiyetle davranan, hep gelen, hep arayan,, güzel şeyler paylaşan, şakalaşan, sanki hayat bizim için hiç farklı değilmiş gibi davranarak kısa süre için de olsa yaşanan zorlukları unutturanlar. Onlar iyi ki varlar💜 Tüm kalbimle teşekkürü bir borç bilirim.

Bu zorlu süreci atlatmakta çok fazla destekleri oldu. İnsan insanın ilacı da olabiliyor ne mutlu ki.

Şifa her daim sizinle olsun.

Limitsizlik Limitlerde Saklı

philhansen5 By Phil Hansen

Çok mu anlamsız ? Aslında hiç değil..

Şöyle ki, Amerikalı sanatçı Phil Hansen*’in hayatı bana ilham oldu. “İnsan ÖNCELİKLE kendi limitlerini kabul etmeden o limitlerin ötesine geçemez” anafikrine vardırttı. Nasıl mı?

Hayat hikayesi şöyle..

Hansen sanatçı olmayı kafasına koymuş idealist bir genç. Sanat Okulu’nda parlak bir öğrenci. Özellikle resimde noktacılık (pointillism) konusu çok ilgisini çekiyor.

(Noktacılık: 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında Fransız izlenimci ressamlar tarafından yaygın olarak kullanılmış bir resim tekniğidir. Bu teknikle yapılan resimlerde, çok sayıda ufak temel renk noktası, birbiriyle karıştırılmadan bir araya getirilerek izleyicinin gözünde çeşitli ara renklerin illüzyonu oluşturulur.)

Fakat bu konuda o kadar takıntılı hale geliyor ki, ufacık noktaları çok düzgün koymak gereken stilde ilerlerken ellerinde bir titreme oluşmaya başlıyor.

Hayal kırıklığı diz boyu..Kendini kontrol etmesi ne mümkün, elleri düz çizgi bile çizemez hale geliyor.

Israr ettikçe daha da artıyor, devam ettikçe işin içinden çıkamıyor ve sonunda kalıcı sinir hasarına neden oluyor beyninde. Sonuç olarak da değil kalem, hiçbirşey tutamayacak hale geliyor.

Eyvah depresyon kapıda!!! Çünkü tüm hayalleri sanat üzerine kurulu…Şimdi ise hiçbirşey yapamıyor!

Kendini sanattan uzaklaştırıp okulu bırakıyor…Evet, aynen böyle. Tüm o hayallerini süsleyen geleceği elinin tersiyle itiyor. Eve kapanıyor, hiçbirşey yaratamıyor, kendini yiyor..”Ben bittim” noktasındaL

Bu süreçte bir nörologa gidiyor ve kalıcı hasar için yapılabilecek birşey olmadığı iyice tescilleniyor.

Fakat o nörolog, Hansen’e hayatını değiştirecek cümleyi kuruyor, “Neden bu titremeyi kabul etmiyorsun (kucaklamıyorsun)?”. !!!!!!!!!!!!!

Belki hemen etkisini göstermiyor bu cümle ama Hansen zaman içinde düşündükçe, durumu kabullenmenin önünde yepyeni fırsatlar yaratabileceği bir şimşek gibi çakıyor..

Mesela aşırı düzgün noktalar yerine zikzak çizgilerden oluşan eserler yaratabileceğini farkediyor..

Mesela eli yerine vücudunu kullanarak bambaşka eserler yarabileceğini deneyimliyor..

Mesela 3 boyutlu tahtalardan inanılmaz sanat eserleri oluşturulabileceğini görüyor..

Mesela büyük malzemeler kullandığında elini zorlamadığını keşfediyor..

Mesele Starbucks’tan aldığı 50 tane karton bardaktan harika şeyler yapabildiğini ispatlıyor..

Mesela bir muzun üzerine dövme yapabiliyor..

Mesela vücudunu bir tuval gibi kullanabileceğini farkediyor..

Mesela kendi kendini imha eden (kibritlerden Jimmy Hendrix portresi gibi) sanat eserleri yapıyor..

Bunlar sadece bahsettiği birkaç alternatif yöntem.

Ama eminim ki daha seçenekler sınırsız.

Evet okulu bırakmış oluyor çoktan, geri de dönmüyor, ama ne oluyor ? Kendinde hiç keşfetmediği ve ona hayat boyu sınırsız bir kaynak olacak yeni bir düşünme şekline geçiş yapıyor.

NE MUHTEŞEMM!!!

Belki başına o korkunç olay gelmeseydi, gene sanatçı olacaktı evet ama bugün geldiği bilinç düzeyinden çok çok uzak olacaktı.

Şimdi ise alaylı bir sanatçı olmanın yanında, hayatında hep var olan bir pırlantayı keşfetmiş gibi sınırsız..Hem de sınırlar içinde kalarak!

Hala yer yer yaratıcılıkta tıkanabildiğini, fakat şunu hiçibir zaman aklından çıkarmadığını söylüyor. “Ne olursa olsun, mevcut limitleri kabul et ve işte o zaman limitsiz ol. “

Ne yaşarsanız yaşayın, ideallerinizden vaz geçmeyin ❤

Belki gideceğiniz yolları hayat bazen değiştirebilir ama siz vazgeçmezseniz, tüm limitler limitsizliklere dönüşür.

 

*=http://www.ted.com/talks/phil_hansen_embrace_the_shake

*= http://artfucksme.com/phil-hansen/

Hastalıktan Gelen Şifa

c41dc906-7ca4-40fb-bbec-cf4134f12cc6 (1)

Regina Brett, göğüs kanserini yenen bir yazar. Kitabı “God Never Blinks” 24’ten fazla dile çevrilmiş ve bestseller olmuş. 41 yaşında hastalanan Brett, kanserin ona tek bir hayatı olduğunu hatırlattığını söylüyor.

Kitabında, 45.doğumgünü gecesinde hayatın ona öğrettiği 45 dersi kaleme alıyor, beş yıl sonra ise (50 olduğunda), 5 tane daha ekliyor.

İşte bugün sizlerle bu değerli 50 hayat dersini paylaşmak istiyorum. Umarım bir yerlere dokunur:

  1. Hayat adil değil ama yine de güzel.
  2. Tereddütünüz olduğunda, sadece bir sonraki adımı düşünün ve atın.
  3. Hayat birilerinden nefret etmek için çook kısa.
  4. Kendinizi fazla ciddiye almayın. Kimse almıyor.
  5. Kredi kartlarınızı her ay mutlaka ödeyin.
  6. Her tartışmayı kazanmanız gerekmiyor. Bazen anlaşamadığınızı kabul edin.
  7. Birisiyle birlikte ağlayın. Tek başına ağlamaktan daha iyileştiricidir.
  8. Bazen Allah’a isyan edebilirsiniz, bu normaldir.
  9. Emeklililğiniz için tasarruf edin, hemen ilk maaşınızla başlayın.
  10. Konu çikolata olunca, direnmek nafiledir.
  11. Geçmişinizle barış imzalayın, böylece bugününüz mahvolmamış olur.
  12. Çocuklarınızın sizi ağlarken görmesinde hiçbir sıkıntı yok.
  13. Kendi hayatınızı diğerleriyle karşılaştırmayın. Onların ne yaşadığından haberiniz bile yok.
  14. Eğer bir ilişki gizli kalmak durumundaysa, o ilişkiye sakın girmeyin.
  15. Göz kırpmak kadar kısa bir sürede herşey değişebilir. Ama merak etmeyin; Allah hiçbir zaman göz kırpmaz.
  16. Hayat acımakla geçirmek için çok kısa. Ya yaşamakla uğraşın ya da ölmekle meşgul olun.
  17. Eğer bugünde kalırsanız, herşeyin üstesinden gelebilirsiniz.
  18. Bir yazar yazar, eğer bir yazar olmak istiyorsanız yazın.
  19. Mutlu bir çocukluk için hiçbir zaman geç değildir. İkincisi tamamen sizin elinizdedir.
  20. İstediğiniz birşeyin peşinden giderken, “hayır”ı bir cevap olarak asla kabul etmeyin.
  21. Mumları yakın, güzel çarşaflarınızı serin, şık iç çamaşırlarınızı giyin. Özel bir güne saklamayın. Bugün özeldir.
  22. Çok iyi hazırlanın, sonra tamamen akışa bırakın.
  23. Hemen şimdi egzantrik olun. Mor giyinmek için yaşlanmayı beklemeyin.
  24. En önemli seks organı beyindir.
  25. Mutluluğunuz konusunda sizden başka sorumlu yok.
  26. Başınıza gelen her nahoş olayda şunu sorun kendinize “5 yıl sonra bunun önemi olacak mı?”
  27. Her zaman yaşamayı seçin.
  28. Herşeyi ve herkesi affedin.
  29. Başkalarının sizin hakkında düşündükleri sizi ilgilendirmez.
  30. Zaman hemen hemen herşeyin ilacıdır. Zaman verin.
  31. Durum ne kadar iyi ya da kötü olursa olsun, değişecektir.
  32. Hastaladığınızda işiniz size bakmayacak, arkadaşlarınız bakacak. Her zaman onlarla temasta olun.
  33. Mucizelere inanın.
  34. Allah sizi, Allah olduğu için seviyor, sizin yaptığınız veya yapmadığınız şeyler yüzünden değil.
  35. Sizi öldürmeyen şey güçlendirir.
  36. Yaşlanmak, genç ölmenin alternatifidir.
  37. Çocuklarınızın sadece bir çocukluğu olacak, o zamanı hatırlanabilir kılın.
  38. Ruhani şarkılar söyleyin, onlar her türlü insan duygusunu barındırır.
  39. Hergün dışarı çıkın. Mucizeler orada sizi bekliyor.
  40. Eğer herkes problemlerini bir araya koyup çöpe atsaydı ve siz diğerlerininkileri görseydiniz, hemen kendinizinkileri geri alırdınız.
  41. Hayatı denetlemeyi bırakın. Çıkın ortaya ve dibine kadar yaşayın.
  42. İşe yaramayan, güzel ve eğlenceli olmayan herşeyi hayatınızdan çıkarın.
  43. Hayatın sonunda tek önemli şey ne kadar sevdiğiniz olacak.
  44. Kıskançlık zaman kaybıdır. İhtiyacınız olan herşeye zaten sahipsiniz.
  45. En güzel günler henüz yaşanmamış olanlardır.
  46. Kendinizi nasıl hissederseniz hissedin, kalkın, giyinin ve ortaya çıkın.
  47. Derin bir nefes alın. Zihni dinginleştirir.
  48. Hiç sormazsanız, hiç alamazsınız.
  49. Verin.
  50. Hayat güzel bir fiyonkla süslenmiş değildir, ama gene de bir hediyedir. 

Bırakmak vs Vazgeçmek

unnamed (1) unnamed (2)

Uzun oldu biliyorum..

Araya bir koca yaz girdi, yaşanacaklar yaşandı, öğrenilecekler öğrenildi, zamanı geldi ben de yazmaya oturdum.

Geçtiğimiz gün okuduğum bana ilham veren bir yazıdan esinlenmek istedim bugün.

Bırakmak ile vazgeçmek arasındaki farktan bahsetmek istiyorum. İngilizceleri “let go” (bırakmak) ve “give up” (vazgeçmek). Bilenler için aradaki farkı daha da net görmeyi sağlayabilir diye belirtmek istedim.

Çok benzer gibi görünse de aslında tamamen farklı iki eylem. Etkileri ise birbirine taban tabana zıt! O derece..

Bırakmak, artık size hizmet etmeyen davranış, düşünce ve hatta kişilerden (tabiri caizse tüm toksiklerden!!) uzaklaşma anlamına gelir. Size iyi gelmediğini farkettiğiniz herşeyden özgürleşmek-yani bırakmak- daha kaliteli ve verimli bir hayata geçmek için ilk ve en önemli adımdır.

Vazgeçmek ise hayatınızı kısıtlar. Yapabileceklerinizin önünü tıkar. Potansiyelinizi gerçekleştirmenizi engeller. Yababilecekken yapmamaktır. Elinden geleni tamamen yapmadan ringden çekilmektir. Havlu atmaktır.

Bırakmak, hayatınızı genişletir, ferahlatır, size alan açar. Yapmayı isteyip de yapamadığınız şeylere fırsat yaratır.

Vazgeçmek, esarettir.

Bırakmak ise özgürlük.

Vazgeçmek, kendine güvensizliktir.

Bırakmak, “Elimden geleni yaptım, benden bu kadar” diyebilmektir.

Vazgeçmek, korkudur.

Bırakmak, cesarettir.

Vazgeçmek, dayanma limitini bilmemektir.

Bırakmak, kendi sınırının farkında olmak.

Vazgeçmek, kendine yenilmektir.

Bırakmak ise kendini önemsemek.

Hayatınızda böyle bir zaman gelir de artık size hizmet etmediğini, sizi beslemediğini, size iyi glemediğini düşündüğünüz herhangi bir şeyi ya da herhangi bir insanı bıraktığınızda, olur da biri/birileri sizi vazgeçmekle, güçsüz olmakla suçlayacak olursa bunları kendinize hatırlatın.

Unutmayın ki, size doğru gelen bir hayatı yaşamak için kimsenin (ama hiçkimsenin!!!) iznine ya da onayına ihtiyacınız yok. Kimse size kim olacağınızı ya da nasıl yaşayacağınızı söyleyemez.

Bu gücünüzü farkedip kullanabilme cesaretini bir kez gösterdiğinizde artık hiçbirşey bir  daha eskisi gibi olmayacaktır.

Aaaaa söylemeden bitirmek olmaz..

Eğer toksik olarak devem eden hayatınızdan çıkarmak istediklerinizi görüyor, biliyor ve de hala aksiyon almıyorsanız, bu durumda vazgeçmişsiniz demektir. İyi, rafine ve hakedilmiş bir hayatı yaşamaktan vazgeçmişsiniz..!

Sizin ilacınız bizde değil, kendinizde. Bir doz cesaret, bir kaç doz farkındalık iş görür. Yaramadı mı ? O zaman dozu arttırmanızı öneririm 🙂 Çözüm olana kadar devam..Yılmak yok, vazgeçmek hiç yok!!

Bırakma cesaretini gösteren herkes, konfor alanından çıkabilir.

Mutluluk da konfor alanının bittiği yerde başladığına göre, o zaman ne duruyorsunuz ?

 

Sizin Yolculuk Nasıl Gidiyor ?

FullSizeRender

Bugün okumaya başladığım Jorge Bucay’in “Kendine Giden Yol” kitabındaki bir hikayeyi paylaşacağım sizlerle.

Kitabın henüz çok başında olmama rağmen bu hikaye beni fazlaca etkiledi.
Bir araba metaforu üzerinden kendimizi anlatıyor. Buyrun hikayeye..

“Ekim ayında bir gün, tanıdık bir ses telefonda bana, “Hemen dışarı çık, sokakta senin için bir armağan var,” diyor. Heyecanla çıkıyorum ve armağanı görüyorum. Tam evimin önüne park edilmiş, çok güzel bir at arabası. Parlak ceviz ağacından yapılmış, bronz süsleri ve beyaz seramik lambaları var. Hepsi çok güzel, çok zarif, çok şık. Kapısını açıp arabaya biniyorum. Lüks kadifeden yapılmış, yarım daire şeklinde koltuk ile beyaz dantel perdelerin uyumu çok hoş. Oturuyorum ve her şeyin tam bana göre tasarlandığını fark ediyorum; bacaklarımın uzunluğu, koltuğun genişliği, tavanın yüksekliği doğru hesaplanmış. Başka kimseye yer yok, tamamen benim rahatlığım düşünülmüş. Sonra camdan dışarı bakıyorum ve bir yanda evimin önünü, diğer yanda komşumun evinin önünü görüyorum. “Ne harika bir armağan! Ne kadar hoş, ne kadar güzel!” diyorum. Bir süre orada oturup bu duygunun keyfini yaşıyorum.

Bir süre sonra sıkılmaya başlıyorum, camdan görünenler hep aynı. Kendi kendime soruyorum: “Bir insan aynı şeyleri görmeye ne kadar tahammül edebilir?” Verilen armağanın pek de bir işe yaramadığını düşünmeye başlıyorum. Yüksek sesle şikâyet ediyorum. O sırada komşum geliyor ve sanki zihnimi okumuş gibi, “Arabada bir şey eksik, fark etmedin mi?” diyor. Halıları ve döşemeleri incelerken, neyin eksik olduğunu dü- şünüyorum. Benim sormama fırsat bırakmadan, “Bu arabanın atları yok,” diyor komşum. Bu yüzden aynı şeyleri görüyorum, diye düşünüyorum, bu yüzden sıkılıyorum. “Evet, doğru,” diyorum. Sonra ahıra gidiyor ve arabaya iki at bağlıyorum. Yeniden arabaya biniyorum ve içeriden, “Deh!” diye bağırıyorum. Manzara birden mükemmelleşip sıra dışı bir hal alıyor, sürekli değişiyor ve ben de doğal olarak şaşırıyorum.

Ancak bir süre sonra güçlü bir titreşim hissetmeye başlıyorum ve arabanın yan tarafında çatlaklar oluşmaya başladığını görüyorum. Atlar beni çok kötü yollardan götürüyorlar; yoldaki tüm çu- 15 kurlara giriyor, kaldırımlara çıkıyor ve tehlikeli semtlerden geçiyorlar. Kontrolün benden çıktığını fark ediyorum, atlar istedikleri yere sürüklüyorlar beni. Başta yol çok güzeldi ama şimdi çok tehlikeli görünüyor. Korkmaya başlıyorum ama bunun da bir faydasının olmadı- ğını fark ediyorum. O sırada at arabasıyla yanımdan geçen komşumu görüyorum. Ona öfkeyle bağırıyorum. “Bana şu yaptığına bak!” O da bağırarak karşılık veriyor. “Sana arabacı lazım!” “Tabii ya!” diyorum. Büyük bir zorlukla ve tabii komşumun yardımıyla atları dizginliyor ve bir arabacı ile anlaşmaya karar veriyorum. Birkaç gün içinde işe başlıyor arabacım. Resmi ve ciddi biri, espriden anlamı- yor ama çok bilgili. Artık verilen hediyenin keyfini yaşamak için her şey tam olarak hazır diye düşünüyorum. Tekrar arabaya biniyor, rahatça oturuyor, kafamı kaldırıp arabacıma nereye gitmek istediğimi söylüyorum.

Arabayı süren, durumu kontrol altına alan, hızı ayarlayan ve istikameti belirleyen o. Ben… Bense yolculuğun keyfini çıkarıyorum.”

Bu hikayedeki metaforlar şunlar; yol, araba, atlar ve arabacı.

Yol, hayat yolculuğunu, araba, bedeni, atlar arzular, ihtiyaçlar, dürtüler ve duyguları, arabacı ise akıl, zeka ve mantıklı düşünme kapasitesini temsil ediyor.

Arzularımız olmadan bedenimize yol aldıramıyoruz, ama arabacı olmazsa da bu sefer arabanın yolu şaşıyor, tehlike doğabiliyor. Arabanın kendisine ise iyi bakmazsak yol bitmese bile araba pes ediyor. Bu durumda da yolculuk istenenden çok daha erken bitiyor.

Hayat, arzular duygular ihtiyaçlar ile akıl ve mantığımızı bir araya getirdiğimiz keyifli bir yolculuğa dönüşebilir. Tabii arabanın bakımını da ihmal etmezsek 🙂

Şimdi isterseniz dönüp hikayeyi bir de bu metaforları öğrendikten sonra okuyun. Bu sefer çok daha anlamlı gelebilir..

 

 

 

Ah Şu “Zihin” Dedikleri – TedxReset 2015’ten Kalanlar V

sensacion-de-movimiento

TedxReset 2015 deyince Cem Şen’in konuşmasından bahsetmeden olmaz.

Epeydir merak ettiğim bir kişiydi kendisi. Canlı izleme fırsatım olacağını görünce çok da heyecanlandım.

İlgilenenler ve merak edeler için bu wesitesinden araştırılabilir: http://www.cemsen.com.tr/

Konuşmanın konusu “zihin”di.

Cem Şen, zihnimizin deneyimlerin oluştuğu yer olduğundan bahsetti. Yani herhangi bir şeye, olaya, kişiye güzel, çirkin, önemli, önemsiz, vs diyen zihindir. Zihin patrondur diyor.

Soruyor sonra, zihin zorlanabilir mi?

Zihnin denetimi bize ait olmasa bile şekiilenebilir, koşullanabilir.

Şöyle düşünün, evinize bir psikopatın geldiğini, evinizi işgal ettiğini ve sonunda kendiniz kapıya konmuş şekilde bulduğunuzu!

Psikopat, burada control edemediğiniz düşüncelerimizi temsil ediyor.

İşte bu psikopat devamlı, bizi ikna etmeye çalışıyor hiç bıkmadan usanmadan. Mesela diyelim ki, birinin sizden hoşlanmadığını düşünüyorsunuz. Psikopat devamlı diyor ki “bak işte hoşlanmadığı çok belli, hoşlansaydı böyle yapmazdı”, “bu kadar olmaz, kesin senden hoşlanmıyor”, vs vs vs..Bunu gibi bir sürü sav ile zihni de buna inandırıyor.

Hayatın tümü bir belirsizlikten ibaret olduğu için psikopatın yaptığı varsayımlar gerçekmiş gibi gelebiliyor insana. Algıda seçicilik getiriyor ve daha sonrasında bir gerçekliğe dönüşebiliyor. İşte tehlike de burada başlıyor.

Unutmayın, bu psikopat bir kontrol manyağıdır!

Korkmayın, sonumuz kötü değil 🙂

Neyse ki ondan kurtulmak için adımlar var atılabilecek.

  1. Adım: Daha iyi bir BEN yaratmak

Bununla ilgili aslında çok da söze gerek yok, kendini geliştirmek, öğrenmek, büyümek, hizmet etmeyen düşünceleri yönetmek kısacası “kişisel gelişim” başlığı altıda toplanabilecek herşey ve çok daha fazlası.

  1. Adım: Olduğumuz yere varmak

Bu çok önemli işte! Neden burada olduğunuzu bilirseniz ancak olduğunuz yere varbilirsiniz. Yani bu dünyaya geliş amacınızı, hayat amacınızı (https://ishegul.wordpress.com/2015/05/02/hayat-amacinizi-bulabilmeniz-icin-7-temel-soru/) bularak ancak bunu yapabilirsiniz. Burada olmamızın bir anlamı olmalı.

Çok güzel bir örnekle açıkladı Cem Şen, diyelim ki markete yoğurt almaya gittiniz ve yoğurt dışında bir sürü şey alıp döndünüz. Bu durumda o markete gitme amacınızı gerçekleştirmemiş olursunuz ve yaptığınız o bir dolu alışverişin hiçbir önemi olmaz. Ama bir tek yogurt alıp dönseydiniz, o zaman bu aksiyon amacına ulaşmış olurdu.

Tıpkı bunu gibi, bu hayat yolculuğunda da amacınızı bilin ki sepetinizi olur olmaz gereksiz şeylerle doldurup yolculuğu amaçsız hale getirmeyin.

  1. Adım: Sürdürülebilir Haz

İkinci adım tamamlandıktan sonar ortaya çıkıyor. Ve işte bu sürdürülebilir haz, hayatın belirsizliğine karşı varılabilecek en önemli nokta çünkü artık burada sadece varoluşun hazzı oluyor.

Dikkat çektiği bir başka konu ise “sen kimsin?” diye sorulduğunda bizim aslında kim olduğumuzu değil ne yaptığımızı anlatıyor olmamız. Bu da Cem Şen’in bir saptaması.

Bizler ne yaptığımızdan çok daha öteyiz. Var olmak için ne yaptığımız işlere, ne sahip olduğumuz maddi varlıklara, ne de şekillere ihtiyacımız var aslında. Var olmanın kendisi haz ve coşku duymak için yeterli.

Bu nokta işte tam da Eflatun’un dediği “Önemli olan, hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır.” noktasıdır. Varabilene ne mutlu..

Tabii bu konuda konuşulacak sayısız konu başlığı vardır. TedxReset 2015’te bahsedilen kısım özetle bunlardı.

İlginizi mi çekti ? Haydi araştrın..:)

Ben sizlere ipin ucunu veriyorum, gerisi size kalmış..