Getirin Çekicimi, Kırılacak Kabuk Var !

Istakozun nasıl büyüdüğünü duymuş muydunuz?

Malum sert kabuklu, içi yumuşak bir hayvan ıstakoz. Büyüdükçe kabuğun da büyüdüğünü sanırdım ben fakat öyle değilmiş. Etkileyici bir hikaye..

İçindeki yumuşak kısım büyürmüş önce. Sonra kabuğu dar gelip sıkıştırmaya başlarmış ıstakozu. Basınç arttıkça sıkıntısı daha da artarmış. Kendini avcı balıklardan korumak için kayalıkların altına gider, orada kabuğunu kırar ve kendine yeni kabuk üretirmiş. Sonra zaman geçtikçe o kabuk da dar gelmeye başlar, yine aynı süreç tekrarlanırmış.

Istakoz bu kabuğunu kırıp yeniden yapma işini hayatı boyunca birkaç defa tekrarlamak suretiyle büyümeyi gerçekleştirirmiş.

Hikayenin en can alıcı kısmı; büyüme sürecinin bir rahatsızlık hissiyle başlaması ve tetiklenmesi..

Eğer kabuğu ona yetseydi gidip yenilenme ihtiyacı olmayacak ve aynı kabukla hayatını geçirecekti. Oysa yaşadığı bu sıkıntılı his onu kendini yenilemeye iterek büyümesini sağlıyor..

Ne ilham verici öyle değil mi?

Bu hikayeyi alıp hayatlarımıza uyarlasak ne görürüz acaba? Hayatımızda kabuğumuzu kırdığımız her durumun önce bir rahatsızlık hissiyle başladığını tabii ki..

Düşünün bakın… İnsan rahatsızlık/sıkıntı duymadığı hiçbir durumu değiştirmeye çalışmaz. Çoğunlukla en azından. Konfor alanı iyidir, hoştur, atıldır, güvenlidir..

Ama hayat öyle değil!

Eğer kendi kabuğumuzu kırıp yenilemezsek hayat bizi köşeye kıstırır.  Öylece durmanın maliyeti, isteyerek değişim adımı atabilmenin maliyetinden çok daha büyük olur. “Değişmeyen tek şey değişim” klişesini kullanacak olursak, siz yerinizde sabit kaldığınızı sandığınızda bile değişiyorsunuz aslında. Ama farkındalıksız, istemeden, seçmeden, sizin dışınızda bir değişim oluyor bu.

Oysa değişime kendi ayağınızla atlayarak girerseniz ancak değişime liderlik edebilirsiniz. Zamanlamasını yapabilir, dozunu ayarlayabilirsiniz. Vizyonunuzu, misyonunuzu tercihleriniz doğrultusunda ince ayarlarla oluşturabilir, kendi eseriniz olan bu muhteşem ve size ait “değişim tablosu”nun içinde bizzat yer alabilirsiniz.

Sevgili Özkan Zere’nin “Değişim Yönetilmez, Değişime Liderlik Edilir” konuşmasında https://youtu.be/4HdCrI6pzcY bahsettiği gibi tıpkı..

Önce değişim ihtiyacını erkenden hissetmeniz, sonra ona tüm kalbinizle inanmanız gerekir yola çıkarken. Şirketlerde değişim için nasıl %85-90’lar civarında çalışanın bu değişime inanması, ortak vizyona doğru birlikte yolculuk etmeye gönüllü olması gerekiyorsa, kendi içinizdeki, kendinize özel değişiminizde de aynı oranları yakalamanız gerekiyor. Tüm içinizden yükselen sesleri, gideceğiniz yolda kendinize yoldaş etmeniz kaçınılmaz..

Istakoz örneğine dönecek olursak, eğer kendi ihtiyacını hissetmeseydi o ıstakoz, ya ölecek ya da kabuğu bir başkası tarafından kırılacaktı. Her iki durum da onun adına çok hayırlı olmayacaktı elbette, iki durum da ayrı ayrı değişimdir diğer yandan, dikkatinizi çekmek isterim.

Yani değişim siz isteseniz de istemeseniz de olur. “Kaçamayacağınız tek şey değişim” diye yenileyelim yukardaki klişeyi 🙂

Rahatsızlık hissi ya da acil durum hissi duyduğumuzda sinyali alabilmek, bunun aslında bir değişim çağrısı olduğunu fark edebilmek çok kıymetli. Yaşanan istenmeyen olayları ya da durumları şikayet tuzağına düşmeden kendi lehimize çevirmenin tek yolu. Çünkü tüm adımlar bu hislerin öncülüğünde gerçekleşiyor.

Önemli olan doğru zamanda, doğru kıvamda yaşama zenginlik verecek, geliştirecek olan değişimin ne olduğunu fark ederek, vakit kaybetmeden direksiyona geçmek. Kırılması gereken kabuksa kendi ellerimizle kırmak.. Kanayacak, acıyacak diye korkmadan kolları sıvamak. Liderliği ele almak. Sonrasında ise yeni ve konforlu kabuğu ince ince inşa etmek. İçine geçip keyifle devam etmek..

Belli dönemlerde yeniden yeniden gerekli değişimleri yapabilmek… Belki başta zorlanabilir insan, bu da bir çeşit kas gibi çünkü. Çalışmaya çalışmaya güçsüzleşen bir kas. Değişim kası. Hatırlamak lazım, orada duruyor. Bizim onu kullanmamızı bekliyor. Paslanmasına izin vermemeli

Zeus’un çok sevdiğim sözlerinden burada bahsetmeden geçemeyeceğim;

“Kendini yontmayı unutma!

Kendi kabuğunu kendin soyabilirsin,
Kendi özgürlüğünü kendin dışarı çıkartabilirsin…

İnsan biraz da kendi emeğidir!”

Hadi o zaman herkes kırılacakları, dökülecekleri belirlesin… Yeni kabuklar yakındır 🙂

Reklamlar

Sürdürdüğün Belki de Bitmiştir

Kaçımız farkında olabiliyoruz acaba sürdürdüğümüz şeyin çoktan bitmiş olduğunu ?

Bazen bir ilişki, bazen bir iş, bazen de kendi kendimize koyduğumuz/belirlediğimiz düşünce kalıpları..

Sırf başlamış olmasının yüzü suyu hürmetine devam ettirdiğimiz ne çok “bitmiş şey”le yaşıyoruz oysa ki..

Başlarkenki niyeti, nedeni, niçini unutup bir akıntıya kaptırıyoruz kendimizi..Nereden nereye geldiğimize hiç aldırmadan, bizden götürdüklerini kabullene kabullene devam ediyoruz. Sanki başka seçeneğimiz yokmuş gibi..

Diyeceksiniz ki, “o kadar kolay mı?” Fark etsek bile bitiremediklerimiz var bir de.. O daha da acı verici, bile bile göre göre “öğrenilmiş çaresizlikle” devam etmek. Tam bir kurban sendromu.. Yaşamaksa adı bunun, siz söyleyin artık..

Korkular başrolde yine!!!! Bile bile bitirememek başka neden olabilir? Tek nedeni arkada yatan korkular.

Ya başka bir iş bulamazsam?

Ya bir daha aşık olamazsam?

Ya bu düşündüklerim değiştiğindeki ben’le baş edemezsem?

Evet bilemeyiz çünkü hiçbir şeyin garantisi yok hayatta. Başta hayatın kendisi garanti değil. Her an her şey mümkün..

Peki böyle bir hayat varken elimizde -her an kayıp gidebilecek kırılganlıkta- o zaman bitenleri sürdürmek niye? Kendimizden korkuyoruz olsa olsa…

“Ya her şey daha iyi olursa?” korkusu belki de.. İnanmayacaksınız ama var böyle bir şey.

Anhedoni deniyor, bu tatmin ya da mutluluk deneyileyememe haline. Kişi zevk almaktan kaçıyor adeta, kapatıyor kendini. Örtük depresyonun başlangıcı. İlerisi vahim..

En çarpıcısı ne oluyor biliyor musunuz?

Bu bittiğini fark etmeden sürdürülen durumun, karşıdaki kişi tarafından sonlandırılması!!!

Aman Allahım bir facia. “Nasıl böyle bir şey yapar bana?” ile başlayan, yüzleşememe halinin serzeniş olarak dışavurumu..

İşinizi sevmiyorsunuz bir süredir. Hatta nefret ediyorsunuz. “Ben burada ne yapıyorum?” diyorsunuz. Her sabah ayaklarınız geri geri gidiyor, bir zulüm adeta sizin için oraya gitmek. Çalışma arkadaşlarınızdan bir kaçı hariç hiçbirinin yüzünü bile görmek istemiyorsunuz. Düşünün..

Diğer yandan da bu memnuniyetsizliğinize kulak verip aksiyona geçmiyorsunuz. “Aman canım var işte bir işim gidip geliyorum paramı da alıyorum. İdare edeyim.” diyorsunuz. Konfor alanı içinde kalma kararı veriyorsunuz.

Sonra bir gün işe geliyorsunuz, o da ne? Sizi işten çıkarmışlar!! Aman Allahım!! Bunu nasıl yaparlar? Oysa siz ne kadar da kıymetli bir çalışandınız.. İnsafsızlar, kıymet bilmezler!!!! Zor bulurlar bir daha sizin gibisini duygularıyla, isyanlarda tüm eşyalarınızı toparlıyorsunuz. Size verilen koliye masanızdaki kalemleri, kartları, çerçeveli resimlerinizi koyarken ağlıyorsunuz bir yandan. “Neden ben?” yankılanıyor içinizde avaz avaz..

Nedeni görebildiniz mi? Benim görmem epey bir zamanımı aldı, bayağı bir maliyet ödetti ama gördüm. Zaten o iş bitmişti, gidip geliyor olmak o işi var etmeye yetmezdi çünkü. Çoktan kopmuş bağları birinin kökünden kesmesi gerekiyordu yanlızca. Evrende yarım yamalaklığa yer yok. Siz değilse başkası..

Kızacak bir şey yok ortada, olacak olan olur..Kimin yaptığı çok da önemli değil. Ona takılan ego’dur. “Ben bitiririm gerekirse!” der devamlı olarak. “Kimse beni kovamaz.”, “Kimse benden ayrılamaz.” “Ancak BEN yaparım..”

Vallahi öyle bir yaparlar ki, benden duymuş olma sevgili Egocuğum 🙂

Bitmiş ama sürdürdüğümüz kangren olmuş ilişkilere gelelim. Yine aynı şey söz konusu değil mi?

Düşünün yine.. Hiçbir paylaşımınız kalmamış, birbirinize sevginiz saygınız çoook uzaklarda. Görünmez olmuş adeta. Bir aşktan söz etmek artık bir masaldaki kadar -mış,-miş içeriyor. Özlem yok, istek yok.. Alışkanlık var. Bildiğimiz limanda dinlenme var. Zaten hayat zor. Bari burada nefeslenelim.

Didem Madak “Limanı olanın aşkı olmaz ki bayım” diyor oysa. Ne güzel, ne şairane ve ne kadar aşka dair..

Sonra günlerden bir gün o güvendiğiniz, elde bir kabul ettiğiniz, “ne olursa olsun beni sever” dediğiniz sevgiliniz karşınıza dikiliyor “Bitti” diyor.. Tıpkı yukardaki hikayede olduğu gibi, birisi ipleri kesiyor. Daha erken uyanan, daha çok gören, daha çok kırılganlığı göze alan..

“Ama ama nasıl olur?” demeye kalmıyor, o liman bir tsunamiye kurban gidiyor. Dün varken şimdi yok oluyor..İlişkiye başlarken iki taraf da açık niyetini ortaya koyarken, biterken bu nadiren böyle oluyor. Tek taraflı bitirme kararı veriliyormuş gibi görünüyor. İşin aslı ise, aslında her durumda bu karar iki taraflı veriliyor. Sadece bir taraf kendini ortaya atarak görünürlüğe gönüllü oluyor..

Gelsin acı ve ıstırap dolu günler… Ağlama, kabullenememe, kendine acı verme.. Taa ki bir gün “Aslında çoktan bitmişti.” deme cesaretini gösterebilene kadar..

Kimin yaptığının önemi yok, kim yapamazsa birisi onun yerine yapıyor.

El birliği evrendeki başka bir şey değil..

Örnekleri çoğaltabiliriz.. Kendimizle olan ilişkimizde de benzer durumlar yaşanabilir, ya da başka konularda seçtiğimiz yollar için.

En iyisi belli dönemlerde, durumları yeniden, şimdi durduğumuz yerden bakarak bir daha değerlendirmek.

Siz siz olun elinizde olup, hala sürdürdüğünüz bitmişleri çok geç olmadan fark edin.. Ayıklayın önce. Kenara koyun. Sonra onları iyileştirmeye çalışın. Var mı tekrar canlandırmanın bir yolu ona bakın. Elinizden geleni yapın. Kendinize “Yapabileceğim her şeyi yaptım.” dediğiniz noktada ise artık ne yöne doğru aksiyon alacağınızı siz seçin.

Bu hayat sizin..

Hala Aşk Var

Alain De Botton’un ilk olarak 1993 yılında yayınlanan kitabı Aşk Üzerine (Essays in Love), ne kadardır okunacak kitaplar güruhumun içinde onu bulmamı bekleyip duruyordu.

Geçtiğimiz hafta, bu bekleyiş son buldu. Elim gitti, onu buldu ve hemen okumaya başladım.

Öncelikle şunu söylemeliyim, şimdiye kadar okuduğum aşk üzerine yazılmış kitaplar içinde açık ara en iyilerinden biri Aşk Üzerine.

Londra-Paris uçağında tanışıp birbirine aşık olan iki insanın hikayesini okuyorsunuz kitapta. Burada değişik bir durum yok, herhangi bir aşk hikayesi aslında yaşanan.

Kitabı diğerlerinden ayıran özelliği (ve güzelliği) okura aşkı yaşatırken bir yandan da dışına çıkartarak aşkın felsefesini, aşkın psikolojisini hatta patolojisini 🙂 yaptırarak çarpıcı değerlendirmeler sunması oluyor. Roman boyunca hepsi el ele gidiyor, bir içine giriyorsunuz bir dışına çıkıyorsunuz aşkın. Adeta yüzerken nefes almak için kafanızı dışarı çıkarır gibi oluyorsunuz.  Sonra hop tekrar içeri..

Yine Botton’un kendi sözleriyle bu durumu açıklarsak “İnsanlarda başka hiçbir canlıda olmayan ikiye bölünme yeteneği vardır, hem davranabilir hem de bu davranışları dışardan izleyebilirler-düşünce işte bu ayrımdan doğar.” Romanda hem aşkı hem düşünceyi şahane bir şekilde bir arada sunuyor, ki romanın lezzeti de buradan geliyor.

Bu böyle iç içe sürüp gidiyor ve nasıl bittiğini anlamadan, bir ömür kafa yorduğunuz bir çok noktaya ışık tutmuş olduğunu, “Hah işte bu!” dedirttiğini fark ediyorsunuz kitabın.

Dante’nin İlahi Komedya’da “Her ruh kendini yakan aleve sarılır iyice, zira yalnız kalan kor daha çabuk söner..” dediği aşk tüm zamanlarda aynı şekilde yaşanıyor. Akla, mantığa sığmıyor, açıklamalar havada kalıyor, tanımladıkça uzaklaşılıyor aşktan. Sonunu düşünmeden kendini yakan aleve sarılıyor her ruh. Kül olacağını bilse de, yanmanın o dayanılmaz hazzına kaptırıyor kendini.

“Geleneksel ikilik prensibi çerçevesinde , düşünür ile aşık bir yelpazenin iki zıt ucunda yer alırlar. Düşünür aşkı düşünür, aşık ise yalnızca aşıktır.” diyor De Button. Bu yüzdendir ki aşkı yaşarken düşünemiyoruz. Tüm idrakler aşk bittikten sonra kucağımıza düşüyor bir bir.. “Ah” diyoruz “keşke bunları daha önce fark etseydim.” Kitap işte bunu bizim için yapıyor adeta. Benim için yapmış olduğunu söyleyebilirim en azından 🙂

Daha önceki yazılarımda sıklıkla bahsettiğim, Brene Brown’ın üzerine basa basa söylediği mutluluk formülü, kırılganlık (vulnerability) hallerinin en üst hali işte aşk. İnsan aşıkken hem çılgıncasına kırılgan, diğer yandan da her şeyin üstesinden gelebilecek kadar cesur hissetmez mi kendini ?

Brown diyor ki, “bir durumun kırılganlık içerip içermediğini  kendi kendinize ölçmek için şu üç kriteri kullanın. Belirsizlik, risk ve duygusal ifade. Bunlar varsa, o durum kırılganlık içerir.” Ve mutluluğa giden yoldur. Kendi kırılganlığımızdan ne kadar uzaklaşır, ne kadar steril hale gelmeye çalışırsak mutuluk o derece uzaklaşıyor bizden çünkü. Mükemmel olmama halimize tahammülle başlıyor mutluluğun ilk adımı. Gerisi hikaye.

Ha ayrıca diyor ki Brown  “Cesur olun kendinizi cesaretle ortaya koyun ve bilin ki cesur olduğunuz sürece her zaman poponuza tekme yiyeceğiniz durumlarla karşılaşacaksınız. Bu cesaretin kaçınılmaz sonucudur, yine de değer.”.

Yani her zaman herkes bizi pohpohlamayacak, bunu beklemeyin. Bırakın her şeyi, alkış almayı bırakın, cesur olun. Yaşamanın tadı orada saklı. Beklentisizce kendini ortaya koyabilmekte.

Aşkı yaşarken ya da yaşayacakken kim bilir kaçımız bu cesaret, kırılganlık ve mükemmel olmama hallerinden kaçındığımız için elimizden kaçırıverdik mutlulukları..

Aşk karşılıksız olsa bile, yine de güzeldir. Zira hiçbir zaman birebir karşılığı olamaz fikrimce aşkın, çünkü herkes kendi dilinde yaşar aşkı, kendi içinde açtırır. O yabaniliği, ipe sapa gelmezliği, biricikliği, deliliği, bir kereliği değil mi aşkı aşk yapan ? Bırakmak lazım ne olacaksa…Çiçeklenelim..

Romana dönecek olursam, duygu/durum analizlerinden bazıları özellikle ilgimi çekti ki, altlarını kalın kalın çizdim.

Şimdi onlardan birkaç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Sizin de aşk ile olan ilişkinizde bir yerlere dokunur belki diye.

 

  • Aşkta arzu ne kadar yoğunlaşırsa kayıtsız görünmek gibi oyunları oynayamaz oluruz, ne kadar çok ilgi duyuyorsak karşımızdaki kişide bulduğumuz mükemmeliyet o denli bir aşağılık duygusuna dönüşür.

 

  • Baştan çıkarma eylemi, doğal davranışlardan vaz geçmeyi, başka bir deyişle bir tür oyunculuğu içerir.

 

  • Aşk kancaları görünür tüm mantıksal yasaların üzerindedir.

 

  • İnsan bir şeye inandığı anda, o inancın gücü tüm seçenekleri kendiliğinden yok etmek durumundadır.

 

  • Aşk ortak hoşnutsuzlukları bulup çıkarmakla besleniyordu.

 

  • Aşk ile liberalizm.. Bir seçimdir bu, çünkü ikincisi ancak mesafeli bir dostlukta ya da kayıtsızlığın hakim olduğu bir ilişkide elverişli görünüyor.

 

  • Gülme yeteneksizliği insani olanı fark edebilme yeteneksizliğine yol açıyor.

 

  • “Seni seviyorum” ancak ve ancak “Seni şimdi seviyorum” anlamında söylenebilir.

 

  • Güzellik mi aşkı doğurur, aşk mı güzelliği ?

 

  • “Bazı insanlar aşkın varlığından habersiz olsalardı asla aşık olmazlardı” diye bir aforizması var La Rochefoucauld’nun; tarih onu haklı çıkarmıyor mu?

 

  • Her aşk öyküsünün üzerinde nasıl biteceğine dair bilinmez ve en az o kadar korkunç bir düşünce bulutu gezinir.

 

  • Büyük bedel ve özveriyle verdiğimiz bir armağan reddedildiğinde bir suçlu aranmalı belki, ama veren kişi vermekten, bizim almaktan aldığımız zevk kadar zevk almışsa, o zaman ahlaki bir dil kullanmayı gerektirecek bir durum var mı?

 

  • Aşk ne kadar ıstıraplı ve ne kadar mantıksız olursa olsun unutulmaz bir duyguydu aynı zamanda. Ve mantıksız olduğu ölçüde de kaçınılmazdı.

Her birinin üzerine ayrı ayrı yazılır, konuşulur, düşünülür.

Derinliklerde kaybolmayı size bırakıyorum 🙂 Ben size bir ilham olayım yeter.

Siz de kendi yaşadığınız aşklardan öğrendiklerinizi çıkarıp yazabilirsiniz belki bunlara ek olarak. Ya da hepsini siler yepyeni bir “Aşk Manifestosu” yazarsınız kendinize kim bilir.

Ya da hepsini bir kenara bırakır, sadece yaşarsınız aşkı ..

Aşk olsun..❤️

 

 

Duymadıklarını Duy, Yapmadıklarını Yap

Ne istediğini bulmak bazen en zor şeydir.

İçimize değil de etrafa bakarak aradığımızdan belki, belki en yakınlarımızın “baltalı” yaklaşımlarından kaçmak istediğimizden ya da korktuğumuzdan..

Bilinmez.

Neden korkuyoruz peki bu kadar?

Ne olabilir?

En son ne zaman ilk defa bir şey yaptın?

Denemediğin ne çok şey var, belki de hayat yolunun tam ortasından geçen ama senin hala bilmediğin..

Kendini bulmak, kolay değil evet, fakat bil ki bulma yolculuğuna çıkmakla başlar her şey.. Bir küçücük adımla..

Hem kendimizi bulmak isteyip hem de kaçıyor olabilir miyiz aynı anda?

Her şey mümkün.. İnsan denen varlık karmaşık..

Korku en temel engellerden biri bu yolculukta..

Adım attırmayan, denemeye engel olan, konfor alanına iten, ısrarla bastıran..

Susan Jeffers “Feel the Fear and Do It Anyway” isimli kitabında korku ile ilişkimizi harika özetlemiş..

Diyor ki, korku herkeste var. Sende de var bende de var. İnsan olmak neredeyse korkulara sahip olmakla eş anlamlı.

Peki neden bazı insanlar diğerlerine göre daha korkusuz görünüyor? Neden daha fazla sayıda ve daha çabuk aksiyon alıyorlar?

Jeffers, bu insanların sanıldığı gibi “korkusuz” olmadıklarını sadece korkuyu kullanma şekillerinin farklı olduğunu söylüyor.

İki ucundan birinde “acı” diğerinde “güç” olan bi çizgi hayal edin. Korku bu çizgini heryerinde..

Bazı insanlar korkularına sığınıp yapmak istediklerini yapamamanın verdiği acı ile yaşamayı seçerlerken, diğerleri korkularına rağmen yapacakları şeye adeta daldıklarından güç elde ediyorlar. Yani aslında bilinmeyene karşı gösterdikleri cesaret, korkularını bilip buna rağmen aksiyon alanlar neticesinde hiçbir şey elde etmeseler bile bir güç kazanıyorlar. “Yapan” olmanın gücü. Ki paha biçilmez derecede değerli bu insan için..

Üstelik kendi çaplarını da deneyimleme fırsatları oluyor.

Dünyaca ünlü liderler bile topluluk önünde konuşmadan az önce belki de tir tir titriyorlardı diyor Susan Jeffers, ama bu onlara engel olmadı.

Korkuyu adeta bir zıplama tahtası olarak kullandı hepsi.. Ve yaptı..Eylem korkuyu siliyor.

Unutmamak gereken bir başka konu ise bir korkunun üstesinden gelsek bir diğeri gelecek. Hayat böyle.. Teker teker bize topları gönderecek biz de karşılamaya çalışacağız elimizden geldiğince.

Bu esnada işte ne olup bitiyorsa oluyor..

Hayat bu şekilde devam ederken kendimizi bulmak eylemi de arada zuhur ediyor. Biz topları karşılarken..

Kimini daha fazla meşgul ediyor bu konu kimini daha az gıdıklıyor tabii.

Beni her daim ilgilendirdiğinden olsa gerek, parmak basma ve benim gibilere bir ipucu verebilmek ümidiyle yazıyorum.

Hadi gelin şimdi bir canlandırma hayal edelim hep birlikte. İster gözünüz kapalı ister açık olsun. Nasıl rahatsanız.

Kendinizi bir uçurumdan aşağı düşerken hayal edin. O sırada hayatınızın gözünüÜn önünden bir film şeridi gibi geçişini görün. Düşüyorsunuz. Yerde yatarken hayal edin kendiniz.

Başka bir boyuta geçmişsiniz artık ve bir süreliğine burayı terk etmişsiniz.

Gözlerinizi açıyorsunuz. Tepenizde sizinle birlikte bu dünyaya veda etmiş olan yetenekleriniz duruyor.

Hangi yetenekleriniz başınızda duruyor ?

Hangileri size hesap sorar şekilde” beni harcadın” diyor?

Hangilerini hiç tanımıyorsunuz bile? (Çünkü hiç denememişsiniz bile!)

Neleri yanan bir kor halinde içinizde bıraktınız? Bile bile terk ettiniz.  İlgilenmediniz bile..

Hangi korkular sizi alıkoydu?

Peki değdi mi tüm bunlara?

Size neler diyorlar? Duyun lütfen..

İster not alın isterseniz almayın, ama duyduğunuz cevapları unutmayacağınız bir yere kaydedin. Kullanılmayı bekleyenlerin çığlıklarına kayıtsız kalmayın. 

“Cesaret, Tehlikeli Yaşamanın Coşkusu” kitabında Osho’nun dediği gibi “Courage (cesaret) sözcüğü kalp anlamındaki cor kökünden gelir, yani cesur olmak, kalple yaşamak demektir. Ve korkaklar, sadece korkaklar, kafalarıyla yaşar.”

Peki şimdi bunları gördükten ve duyduktan sonra yeniden dünyaya gönderilme şansınız olsaydı ilk iş ne yapardınız? 

İlk iş? Hemen.. Şimdi.. 

Hadi, durmayın..

TedxReset’ten Yansıyanlar

Üç yıl aradan sonra yine bir TedxReset organizasyonuna katıldım. 26-27 Nisan 2019 tarihlerinde gerçekleşen TedxReset’te bu yılın konusu “+1”di.

Hem kendi hayatlarına hem de diğerlerinin hayatına “+1” katmış 30’a yakın konuşmacı ilham olmak için oradaydı.

Her katıldığım Tedx’te yaptığım gibi en başında kendime sorular sorarak başladım. Niyetimi belirledim. Ve sorduğum soruları zihnimin bir kenarında tutarak, bıraktım kendimi dalga dalga gelen ilham boyutuna..

Beni fazlasıyla etkileyen konuşmaların içeriklerine daha sonra ayrıca değineceğim, tahminen ayrı ayrı birçok yazıda bahsedeceğim onlardan.

Fakat öncesinde konuşmaların içinden seçtiğim akılda kalıcı birer cümle ile sizlerin de içinde birer ışık yakabilmek ümidiyle bir kolaj yaptım.

Onu paylaşmak istiyorum..

  • Önce olana itirazınız olmalı, “+1” hemen ardından geliyor. / Evet bir meseleniz olmalı önce. Tabiri caizse kafayı bir şeylere takmanız gerekiyor. Sonra o konuda “neler yapabilirim?”diye düşünmeniz. Ardından da yapabileceklerinizin arasından seçerek adım atmanız. İşte sizin “+1”iniz orada saklı.
  • Körler ülkesinde görenler özürlüdür. / Bazen kalkıştığınız şey her ne ise Don Kişotluk, hayalperestlik olarak algılanabilir. En yakınlarınız bile destek olmaktan uzak, size garipseyen gözlerle bakabilirler. Ama eğer kalpten gelen bir çağrıysa bu duyduğunuz, hiçbiri sizi engellemesin. Hayatın kalpten insanlara ihtiyacı var.
  • Gelecek, güçlünün güçsüzü fark ettiği yerde başlar. / Hepinizin, hepimizin güçlü ve güçsüz olduğumuz alanlar var. Güçlü olduğumuz noktaları fark edip o alanda ihtiyacı olanlara gücümüzü akıtmazsak toplumda büyük dengesizlikler oluşuyor. Olan olmayana, bilen bilmeyene, gören görmeyene, duyan duymayana ışık olacak. Başka nasıl büyürüz ?
  • Öğrenmek talep etmekle başlar. / Bu söz bana “Galileo Galilei’nin “Hiç kimseye bir şey öğretemezsiniz, yapabileceğiniz tek şey içlerindeki öğrenme isteğini keşfetmelerine yardım etmektir.” sözünü hatırlattı. Gerçekten de, önce o talebi yaratmak gerekir, öğrenmek sonraki iş..
  • Her fırsat, birden fazla fırsata doğru bir köprüdür. / İngilizce sunumlardan birinde Sean X.Yu’nun sarf ettiği bu söz ( One opportunity usually leads a lot more.) beni derinden heyecanlandırdı. Gerçekten de hayatın getirdiği olasılıklara açık olunca her girdiğiniz yeni kapı sizi yepyeni birden fazla kapıya doğru götürüyor. Ve bir süre sonra katettiğiniz yolu, daha öncesinde hayal bile edemeyeceğinizi fark ediyorsunuz. Yeter ki hayata güvenin ve kendinizi teslim edin.
  • Neyi bilmediğiniz hakkında hiçbir fikriniz yok. / Elon Musk’ın bu sözünü yine konuşmacılardan biri hatırlattı. Bildikçe ne kadar bilmediğini fark etmek.. ve “eğer her şeyi bilseydiniz her şeyi affederdiniz.” arasında bir yere yerleşti bende bu söz. Çok şey var bilinecek, çok şey var bilinmeyen..
  • Bazen kendini beğenmemeye, sadece yapacağına odaklanmak lazım. / Bu biraz benim bolca yazdığım konuştuğum ve düşündüğüm “mükemmeliyetçilik” konusuna bağlanıyor. Kendi mükemmel olmama durumuna ne kadar katlanabiliyorsan, o kadar yol alabiliyorsun. Kendini büyüteç altında devamlı izlemeye kalkınca ilerlemek hayal oluyor. Oysa aksiyonda hayat var.
  • Olmak istediğiniz insanla aranızda duran nedir? / Bu soruyu soran konuşmacının kendi hayat deneyimi oldukça etkileyici. Şimdi siz de sorun kendinize lütfen bu soruyu ve samimiyetle cevap verin. Korkmayın kimse duymayacak. Bir kişi hariç!
  • İnsan içinin doldurulmasını bekleyen bir varlık. Neyle dolduracağınız size kalmış. / Aslında her şeye açığız, “istemek” ise yakıtımız. Yola çıkmaya bakıyor iş. Yapılmayacak şey yok insanın önünde. Kendi potansiyelinin en iyisi olmak önemli.

Umarım bir ya da birkaçı içinizde bir yerlere değmiştir.

O zaman benden mutlusu olmaz 🙂

Arkası Zeigarnik

 

Siz hiç Zeigarnik Etkisi’ni duymuş muydunuz?

Belki bilenleriniz vardır.

Ben ilk ne olduğunu öğrendiğimde oldukça şaşırmış ve birçok reklam kampanyası, radyo/ TV programında yıllardır kullanılan bu yöntemin insan psikolojisindeki yerini hayretle idrak etmiştim.

Kendi kendime yaptığım konuşmaları, farkettiklerimi, batırdığım çuvaldızları nasıl her daim sizlerle paylaşıyorsam aynen devam ediyorum. Bunu da yazmazsam olmaz 🙂

Önce nedir Zeigarnik Etkisi (ZE) ona bakalım.

Psikolojide ZE diyor ki, insanlar tamamlanmamış, bir şekilde yarım kalmış ya da yarım bırakılmış şeyleri, tamamlanmış olanlara oranla daha fazla hatırlama eğilimindeler.

Örnek vermek gerekirse, yapılan araştırmalarda bir öğrencinin sınava çalışırken kesintisiz dört saat çalışması ile aralıklı olarak birer saat (toplamı yine dört saat olacak şekilde) çalışması sonrasında hatırladıklarına bakıldığında aralıklı çalışanın hafızasında kalan bilginin çok daha fazla olduğu görülmüş.

Ne kadar ilginç bir bulgu öyle değil mi? Gerçekten şaşırtıcı çünkü tam tersinin doğru olduğu bilinir genellikle.

Litvanyalı psikolog Bluma Zeigarnik, 1927 yılında, bölünmelerin hafıza üzerindeki etkisini araştırırken bu bilgiye ulaşıyor.

Aynı etki malum hepimizin bildiği, programlarda sıkça kullanılan “Az sonra”, “Arkası yarın” vb gibi ifadelerle izleyiciyi hem merakta bırakmakta hem de ZE kullanılarak izlediklerinin hafızalarında daha fazla yer etmesi hedeflemekteymiş meğer. Şimdi parçalar yerine oturuyor..:)

Bluma Zeigarnik’i bu araştırmaya iten olay ise, bir restoranda garsonun masalardan aldığı siparişi yazmaması, buna rağmen her şeyi eksiksiz getirmesi imiş. Bu olay ilgisini çekmiş, garsona nasıl başardığını sormuş. Garsonun cevabı ise, siparişleri masaya götürene kadar tüm detaylarıyla aklında tuttuğu, siparişi teslim ettikten sonra ise zihninden tamamen sildiği şeklinde olmuş.

Reklam sektöründe, daha piyasaya çıkmadan önce bir ürün hakkında çeşitli bilgilerle isim verilmeden yapılan çalışmaların tüketici üzerinde çok daha etkili olduğu biliniyor. Bu yöntem o yüzden sıkça da kullanılıyor.

Aynı şey aşk hikayeleri için de geçerli değil mi? Yarım kalmış aşklar, kavuşamayan aşıklar, engellenmiş sevdalar çok daha derin yerlerde saklanmıyor mu kalplerimizde? Hatırlıyoruz hepsini detay detay. İster bir kitapta ya da bir filmde olsun, ister hayatımızın tam merkezinde yarım kalmış olanlar hatırlanıyor her daim..

Bu akılda kalma olayı, tamamlanmamış olanı tamamlama hedefiyle zihnin devamlı meşgul olmasından kaynaklanıyor. Yani bitmemiş ne kadar dosya varsa, onlar hep zihninizde açık durumda ben haber vermiş olayım..

Olumlu anlamda ZE aklımıza kazımak istediğimiz bilgiler için fasılalı çalışmayı kullanmanın faydasını bize sunarken, diğer yandan tamamlanması halinde zihni ferahlatacak aktivitelerin ertelenmesi/kaçınılması ya da yapılamaması dolayısıyla ekstradan bir hafıza faaliyetine yol açarak zihin yorgunluğuna da neden oluyor.

Bahsettiğim bilgiler ışığında gönül ister ki bu yazıyı bir sonuca bağlamadan burada böylece bırakayım ve sizlerin hafızasında derinlikli bir yer edineyim 🙂

Diğer taraftan da kendi zihnimin ferahlama ve hafifleme ihtiyacını düşünerek bir toparlama yaparak “yapılacaklar” listemde bir maddeyi daha eritmeliyim.

Ben şimdilik ikincisini seçiyorum.:)

Sizlere ise ZE’nin bundan sonra üzerinizde yaptıklarının bilincinde olarak, nerede ne şekilde kullanıp hayat kalitenizi artıracağınız konusunu bırakıyorum.

Ben kapıyı açtım, buyrun geçin…

Arkası Zeigarnik 🙂

Belirsizliğin Hediyesidir Hayat

Belirsizlik…

Yine uzunca zamandır üzerine kafa yorduğum,  kendimden yola çıkarak gözlemlediğim belirlilik, güvence, netlik beklentisinin boşunalığı hakkında yazmanın zamanı geldi..

Bilgelik, belirsizilikle(ambiguity) yaşayabilme sanatıymış. Okumuştum bir keresinde..

Şimşekler çaktırdı bende bu ifade, “nasıl yani?” dedirtti. Düşünmeye doğru yola çıkardı.

Günümüzde yaşanan stresin, zorlukların, tükenmişliklerin çoğunun dibinde bir şeyleri garantiye alarak yaşamak isteği, netlik arayışı yatıyor. Bunu gözlemlemek için uzman olmanıza gerek yok üstelik. Şöyle bir yakın çevrenize bakın (ya da bizzat kendinize) devamlı bir şeyleri sabitlemeye, yarına emin adımlarla gidebilmek için gerekirse bugünü harcama eğilimini açıkça görebilirsiniz.

İstiyoruz ki, ne olacaksa bilelim. Olumlu mu olumsuz mu, iyi mi kötü mü.. Hemen adını koyalım, “tak” etiketleyelim ve böylece rahatlayalım. İmkansızı istiyoruz yani..

Yeni bir eve taşınma arifesinde, iki işten birine karar verirken ya da bir ilişkiyi bitirip bitirmeme arasında kaldığımızda en çok zorlanıyoruz. İstiyoruz ki seçtiğimiz her ne ise bize tüm garantileri versin, bizi iyi hissettirsin. Böylece rahatlıkla eskiyi geride bırakıp adım atabilelim. 

Bu beklentiyle, hayatında atması gereken adımları atamayan ve kendini heder eden kaç kişi var biliyor musunuz? Sayısız..

Oysa hayat size hiçbir zaman her durumun detaylı bir kılavuzunu sunmayacak.! Biliyorsunuz değil mi? 

İçine atlamadıktan sonra bilemeyeceksiniz denizin suyu soğuk mu sıcak mı. Atlamadan bilemeyeceksiniz nasıl yüzeceğinizi. Meraktan ölseniz de seyirci olarak kalacaksınız bir kenarda. Hayat izleyici koltuğunda kalmak için fazla kısa. R.J. Palacio’nun da dediği gibi “Eylemleriniz anıtlarınızdır.” 

Aslında burada netleştirmek istediğim en çarpıcı kısım şu. Herhangi bir adım atmadan önce belirlilik istiyoruz ya, sanıyoruz ki mevcut halimizde seçmiş olduğumuz şey garanti de yeni seçeceğimiz durum belirsiz! Çok büyük olan yanılgı işte burada. 

Yani denize atlasak da atlamasak da büyük bir belirsizlikle yaşıyoruz aslında. Sadece kendimizi kandırıyoruz, biliyoruz sanıyoruz ucundan tadına baktığımız deneyimin kralı zannediyoruz kendimizi. 

Kenarda dursan da denizde çırpınsan da bilmiyorsun.. Hem de hiçbir şey.. Bilmediğini bilmek bilgeliğini gösterebil en azından, Sokrat’a buradan bir göz kırpıyor ve yolumuza devam ediyoruz 🙂

Belirsizlik korkusu hayatta bizi geri bırakırken hızımızı da kesiyor elbette. Durum değerlendirmesi yapayım derken, bakıyorsunuz “durum” elden gitmiş.. Hayat akıyorken tüm ihtişamıyla gürül gürül her an her saniye ve kimse bir lahza önceki kendisi değilken neyin peşindeyiz, neyin peşindesiniz? 

Hayatın özü demek olan belirsizlikle barış yapmak için bir tutam sabır gerekiyor elbet. Hemen durumu etiketlememek, bir durmak, bir bakmak, nefes almak gerekiyor. 

Net gördüğümüz durumlar üzerine beklenti oluşturmamız daha kolay olduğu için kolayımıza geliyor farkında mısınız? Alın size bir başka tuzak daha!! Beklenti… Etkili bir mutluluk-savar, nokta atışlı bir yaşam-engelleyici. İsterseniz alabilirsiniz tabii, buyrun..

Bunun uğruna neyi verdiğiniz bilerek alın ama.. Yaşamın rengini, dinamikliğini, yaratıcılığını, akabilmenin sihirini, anıtlaştıracağınız eylemleri, ve burada sayamayacağım bir çok şeyi.. Bir kalemde silinmek için fazlaca büyük bir maliyet gibi geliyor bana. Yaşamın hep “yaşayan” tarafında olmayı önemsediğimden olsa gerek. 

İyi haber şu ki, belirsizlikle yaşamak öğrenilebilen bir şey. Sonuçtan çok sürece doğru gözümüzü çevirip, varılacak noktayı zihnimizin bir köşesinde tutarak yolculuğumuzu taçlandırdığımızda ve bir doz sabırla kendimizi gözlemlediğimizde iyi birer belirsizlik öğrencisi oluyoruz.

Bir de en etkili panzehiri nedir biliyor musunuz bu nafile netlik arayışının ?

Aksiyon almak..

E hadi o zaman..

Kaosun Eşiği’ne Gelin, Bekliyorum

M.Mitchell Waldrop “Complexity” kitabında “Edge of Chaos”(Kaos Eşiği) denen bir kavramdan bahsediyor. Kaos Eşiği, karmaşık sistemlerin, düzen ve kaos arasında özel bir denge noktasına gelebilme kabiliyetine verilen isim.

 

Öyle ki, bu karmaşık sistemler Kaos Eşiği özellikleri sayesinde spontan, uyarlanabilir ve canlı kalabilmeyi becerirler.

 

M.Ö 8.yüzyılda yaşayan Yunanlı filozof Hesiodos, kozmik temalı eseri Thegony’de “…her şeyden önce kaos vardı” der. Her şey (düzen) ondan sonra oluşur.

 

Epeyce bir süredir üzerine yazmak istediğim bir kavramdı bu Kaos Eşiği. Mitchell bu kavramı temel olarak ekonomik sistemler ekseninde alsa da teori tüm karmaşık sistemler için geçerli.

 

Evrenin bir parçası olan, evreni kendi içinde barındıran, karmaşık sisteme en güzel örnek olacak olan biz insanlar için de Kaos Eşiği çok önemli bir kavram. Düşününce canlı, uyarlanabilir (uyumlu) ve spontan olabilmek düzen ve kaosun tam da arasında incecik bir çizgide uzanıyor.

 

Bu noktada aklıma yine daha önceki yazılarımda bahsettiğim Akış(Flow) Teorisi geliyor.Mihaly Csikszentmihalyi akışı, bireyin bir aktivite ile bütünüyle meşgul olması, adeta kaybolması hali olarak tanımlıyor. Belli hedefler peşinde kişi kendini kaptırır, zaman-mekan algısı bulanıklaşır.

Akış, çok yüksek düzeyde bir odaklanma gerektirir.Bir miktar zorlanma (challenge) da işin içindedir.

Bu zorlanma kısmı akışı anlamakta en önemli kısım fikrimce.

Belli miktar zorlanma odaklanmayı kolaylaştırırken, düşük zorlanma bıkkınlığa, aşırı yüksek oranda bir zorlanma ise aşırı strese yol açarak akış halinden çıkmayı getiriyor.

 

Şimdi Kaos Eşiği ve Akış Teorisi’ni konfor alanı yaklaşımlarıyla birleştireceğim.

 

Malum insanın bir aksiyon alabilmesi, yeni bir şeyler öğrenebilmesi hayatını canlı aktif ve adapte olabilir halde (esnek) tutması için konfor alanından çıkmak şart.

 

Belki bazıları memnundur konfor alanının içinde kalıp alıştığı düzende devam etmekten fakat eninde sonunda kişiyi, yeteneklerini, yapabileceklerini körelteceğini unutmamak gerekir.

 

Üstelik adı “konfor alanı” olan bu güvenli bölgedeki “güven” kavramına bakınca, unutmamak gereken en önemli nokta şu hayatta hiçbir şeyin garantisi olmadığıdır. Dolayısıyla aslında hayat boyu konfor alanında kalmak da büyük risktir. Hiç risk almamanın risklerin en büyüğü olması durumu yani.

 

Güvenlik aradıkça yine olmayan bir şeyi aramaya doğru kısır bir döngü yönlendiriyor insanın hayatını. Çünkü güvenlik diye bir şey yok!

 

Konfüçyüs’ün “Hiçbir şey karanlık bir odada siyah bir kedi aramak kadar zor değildir. Hele odada siyah bir kedi yoksa!” sözü düşüyor aklıma hemen.

 

Kaostan kaçma, düzene yakın durma, bilinen alışılan yoldan gitme, risk iştahını düşük tutma, sonuçları önden kestirilebilir sanma gibi “olmayan siyah kediyi arama” yöntemleri işte insanı asıl tüketen.

 

Sırf bu yüzden kendi potansiyelini keşfedemeden göçüp giden insanlarla dolu mezarlıklar. Gidin bakın.

 

Hayat devam ederken durulacak en hayat dolu nokta belki de Kaos Eşiği. Düzenle kaos arasında ince bir çizgide, akışta, güvenlik alanının tam da dışında, esnek kalarak..

 

Yaşadığımızı hissetmek, yaratıcılığımızla temasa geçmek başka nasıl olacak ki zaten ?

 

Dün ile bugünü birebir aynı yaşıyorsak zaten bugünü kaybetmişiz demektir.

 

Her gün kendimize doğru adım atıp, nasıl hayatımızı canlandırabileceğimiz konusunda ufak da olsa adım atmıyorsak yazık ediyoruz demektir. Şu bize verilen hediyeye, hayatımıza..

 

Kaostan korkarak bir yere varamayız. Madem önce kaos varmış, biz de belki biraz kaosa atılıp düzenin ardından gelmesini sonra da doğal olarak Kaos Eşiği’ne ulaşmayı hedefleyebiliriz.

 

Zorlanmaktan korkarak kendimizi hayata kaptıracak bizi akışta hissettirecek şeyin ne olduğunu bulamayız. Bir miktar zorlanmaya gönüllü olmak lazım. Aksi takdirde, saat sayarız günler geçmez olur. Yapılacaklar hep bir zorunluluk olur.

 

Tutkuyu bulmak nasıl olacak peki ? O da aynı değil mi ? Sevdiğiniz istediğiniz şey her ne ise onun uğruna bir miktar acıya da katlanmak demek ya tutku. Kevin Hall’un “Aspire” kitabında da bahsettiği gibi. Bile isteye bir uğurda acı da dahil her şeye evet demek.

 

Biraz kendimizi zorlayıp, kaosla yaşamayı öğrenip, bizi konfor alanından çıkaracak kadar bir ateşi hep peşimizde hissetmezsek  bu hayat pek de renksiz olacak gibi..

Şikayetleri peşpeşe sıralayacağımıza hadi oturalım çuvaldızı kendimize batıralım.

 

Soralım şu soruları kendimize peşpeşe :

  • Hayatımın hangi alanında Kaos Eşiği bir yana, kaostan kaçınıyorum ? Neleri kaçırıyorum bu yüzden?
  • Zorlanmayı ötelediğim konular neler ? Zorlanmaktan kaçmak bana neye mal oluyor ?
  • Tutkumu bulabildim mi? Bulamadıysam, acıdan kaçtığım için olabilir mi ? Eğer neden buysa, hangi bebek adımından başlayabilirim ?
  • Güvenlik arayışım beni kendim olmaktan ne kadar geri tutuyor ? “Güvenlik” denen şeyin olmadığının farkında mıyım ?

Sorular uzar gider..

Bu ve benzerlerini kullanarak hayatınızda bir “reality-check” yapın derim.

Yarın ilk olarak nereden başlayacağınızı bilirsiniz böylece.

Kaosunuzun, zorlanmanızın, acınızın sizi hiç tatmadığınıız diyarlara götürmesi dileğiyle..

Güzel yaşayın 🙂

 

 

 

 

 

Yirmi Üç Yıla Mektup

Bundan tam yirmi üç yıl önce, üniversiteyi bitirdikten sonra iş hayatına ilk adımımı attığım gün bugün.

Ankara’da üniversiteyi bitirdikten sonra finans merkezi olan İstanbul’a gelerek yeni işime başladım. Bir bankanın açtığı MT (management trainee) sınavını kazanmıştım. Bu şehre tek başıma, hayatımın büyük kırılma noktalarına doğru yol almak üzere geldim.. Geliş o geliş..

Diyeceksiniz ki “e peki bundan bize ne ?”.

Ben her yıl bu tarihte, ilk günümü hatırlar ve şimdi neredeyim ona şöyle bir bakarım.

11 Mart sabahı tek başıma otelde uyanıp yağan karla örtülmüş İstanbul’u görünce bir çocuk gibi oturup hüngür hüngür ağladığım güne bir seyahat eder dönerim.

Ve tabii bugün de aynı şekilde yaptım.

Tek fark, içimden 22 yaşındaki Ayşegül’e, bugünden bakarak bir mektupla seslenme isteği oldu.

Ve evet, bu yine her zamanki gibi bir öz-yüzleşmedir. Hadi hep beraber bakalım neler dökülecek..

 

“Sevgili Ayşegül’cüğüm,

Aradan geçen bu yirmi üç yılda bir çok ders, bir çok deneyim beni, senden alıp şimdi bulunduğum noktaya getirdi.

Zaman zaman zorladı, zaman zaman uçurdu, zaman zaman da yere çarptı. Ama ne yaptıysa iyi yaptı. Hala da yapıyor ne mutlu ki..

Hani bir söz var ya, çok severim: “Bugünkü aklım olsaydı geçmişteki hataları yapmazdım, geçmişteki hataları yapmasaydım bugünkü aklım olmazdı.” Buna çok inanarak yazıyorum şu saatte sana bunları.

Bir kere her şeyden önce şunu söylemek isterim, kendi iç sesinin çıkmasına müsaade edecek kadar kendinle baş başa kal. Hayat çok hızlı ve yapacak çok şey var biliyorum.

Ve sen de aceleyle bir çok şeyi bir arada yapmayı seversin ama inan ki, vakit var. Her şeye vakit var. Sen yeter ki içinden geçen sesi duy, ona fırsat ver ki seni özüne götürsün. Kendi derinlerine inebil, ışık tut, gör, hisset ve daha büyük bir enerjiyle yüksel..

Tutkunu keşfet, tutkunun ateşini tutuştur, alevleri yayılsın etrafa, içini ısıtsın.

Unutma ki, şu hayatta her şey bir deneyim. Hiçbir şey boşuna değil, ondan alman gerekeni almayı becerebiliyorsan ne mutlu. Bunun için de kendini mümkün olduğunca iyi tanıyor olman gerek tabii ve kendine vakit ayırman.

Deneyim hayatın ta kendisi çünkü, kıymetini bil, içine gir, kendine göre damıt ve cebine muhakkak bir şey koyarak çık o deneyimden.

Seni takdir ettiğim, ve benim de hala yapmaya çalıştığım konu ise inandığın şey uğruna savaşman. Sana iyi geleceğini bildiğin şey için uğraşman, onu alana kadar peşini bırakmaman. O iyi gelen şey, başkaları tarafından onaylanmasa bile hatta! Cesursun, gözün kara, ben de hala öyleyim JŞükür..

Bazen sana söylenenlere kulak asmayıp “ben bilirim” tavrın, zaman kaybına yol açabiliyor. Biliyorum, ben de öyleyim hala biraz 🙂 ama köşelerimi törpüledim. Fikir almakla, fikrin değişecek değil ya, dinle bakalım ne diyor karşındaki. Korkma, panik olma, susturma hemen. Hiç aklının ucundan geçmeyen çok yaratıcı bir dokunuşla karşılaşabilirsin hatta, biliyor musun?

Yardım istemekten delice korkuyorsun..ah ne zor biliyorum..

Hala üstünde çalışıyorum, şu geçen yirmi üç yılda birkaç adım atabildim sanki. Nedir bu kadar ürküten ? Her şeye yetişemezsin, her şeyi sen yapamazsın. Baştan bunu kabul etmekle başla.

İnsanız, eksiğiz, mükemmel değiliz ve bu halimizle harikayız..

Her halinle sevilmeye layıksın..Tüm insanlar gibi. Bak bunları hep yeni öğrendim ben.

Mükemmellik peşinde koşarken mutluluğunu düşürmeyesin, kendini irili ufaklı detaylarla boğarken büyük resmi kaçırmayasın..

Karşındakinde bulduğun her türlü özellik senden geliyor. Olumlu olanlar da olumsuz olanlar da. O yüzden herhangi birini yargılamadan önce dön bir kendine bak önce. “Ama nasıl olur?” diyeceksin.

Şöyle oluyor. Bir insanı, bir durumu, vs tanımlarken kendin bilmediğin hiçbir kavramı bilemezsin ve eğer kendinde yoksa tanıyamazsın. Tanıyorsan o zaman da sende var demektir. Dikkat! Sen en iyisi önce aynada kendi gözlerinin içine bak, sonra bir nefes al, ondan sonra konuş..:) En sağlıklısı..

Hiç kimse için, hiçbir şeye katlanman gerekmiyor. Sorumluluğun en başta kendine. Sen mutlu değilsen, seni sevenler de mutlu olamaz çünkü. Başta onları kırıyormuş gibi görünsen de, içinden gelmeyen hiçbir şeyi yapma. Ama hiçbir şeyi! Kendini bile bile mutsuz etmenin bedeli büyük, ödeyecek olan da yine sensin üstelik.

Önce kendini düşünmek hiç kötü bir şey değil, sadece kendini düşünmek o kötü olan. Bu ayrımı zihnine ve kalbine kazı.

Kendini ait hissetmediğin hiçbir yerde fazladan bir saat dahi kalma. Eğer bu his içine düştüyse bir kere boşuna değildir. En yakın kapıdan dışarı çık, derin bir nefes al…Hayat senin ve hayat bir kere.

Bazen neyi yapmak istemediğimizi bilmek bizi ne istediğimize götürmek için çok güçlü bir yol göstericidir çünkü.

Mektubumun sonuna gelirken, sana söylemek istediğim bir şey daha var. Gördüğün gibi öğrenmek hiç bitmiyor, bitmesin de. Biz hep öğrenmeye devam edelim, yeter ki öğrenelim, alalım kullanalım. Hayatlarımızı parlatalım.

Yıllar geçerken bizi büyütmezse neye yarar ? Öyle değil mi..

Bundan birkaç yıl sonra elbette başka bir noktada olacağım. O zaman da, eğer kendimce öğrenebildiysem bir şeyler, paylaşacağım yine.

Hadi kalk gözyaşlarını sil, hazırlanmaya başla..

İşe geç kalacaksın ilk günden 🙂

Sıkıca sarılıyorum sana..”

 

 

 

Mükemmeliyetçilik Korkaklıktır

Nereden biliyorsun diyeceksiniz. Kendimden..

Tüm yazılarımda olduğu gibi, bu da bir öz-yüzleşmedir.  “Ben oldum, peki siz hala ham mısınız?” diyemem haşa, demem.. Daha çok “ben bunları farkettim, alın siz de kullanın.” tadındadır üslubum. Hadi devam edelim, beni bırakalım 🙂 Biz’e bakalım..

Mükemmeliyetçiliğin bir insan özelliği olmadığını daha önce de bir çok yazımda üstüne basa basa söylemiştim. Yıllar önce katıldığım Transaksiyonel Analiz eğitimi için Türkiye’ye gelen İtalyan hocamın derse girdiğindeki ilk cümlesiydi. Çarptı! Bir an durdum, düşündüm..hala düşünüyorum belli ki.

Daha sonrasında Brene Brown’ın çeşitli kitapları, konuşmaları – özellikle Gifts of Imperfection (Mükemmel Olmamanın Hediyeleri) kitabı- insanın doğuştan itibaren nasıl da mükemmel olmayan bir varlık olduğunu, bu mükemmel olmama halini ne kadar çabuk fark eder ve kabullenirse hayatlarının ne derece harika olabileceğini ilk fark ettirendir. Hatta “vulnerability” dediği kavram üzerine detaylı araştırmalara gark olmuş Brown, kendi hayatında yaşadığı “aşırı mükemmeliyetçilik” döneminden sonra hem de. “Kırılganlık” olarak çevrilebilir Türkçe’ye tam olarak anlamını karşılamasa da..

Kırılganlık şu demek; mükemmel olma çabasını bir kenara bırakarak tüm açıklığıyla, artısıyla eksisiyle insan olabilmek, bunu kabul ederek dış dünyaya kendini bu kırılganlıkla (cesaretle) sunabilmek. İşte mutluluk bu kırılma noktasında saklı diyor Brown. Ve inanın o kadar haklı ki, kırıntısını becerebildiysem oradan aldığım tattan biliyorum..Daha emekliyorum belki, ama yürümek de emeklemekle başlar öyle değil mi?

Bu kadar üzerine kelam edilen kavram “mükemmeliyetçilik” belki çoğu tarafından bir kişilik özelliği olarak çok olumlu olarak da algılanabilir, hatta kim bilir belki geçmişte sizi bir iş görüşmesinde diğer adayların önüne geçirip işi almanıza bile neden olmuş olabilir. Doğrudur. 

Fakat şimdi sıkı durun, size bir haberim var!TAM anlamıyla “mükemmeliyetçi” iseniz o zaman siz bir korkaksınız diyorum. Büyük iddia belki ama doğru!

Neden? Nasıl olur? Ama ama….

Bakın şöyle; her zaman iyinin daha iyisi, onun da iyisi olacaktır. Mükemmel dediğiniz şey bir anaforda tekneye ulaşmak için yüzmeye benziyor. Anafor kesilmedikçe tekneye ulaşmak hayal oluyor. Yüzmekten yorgun fakat sonuçta hiç bir yere varamamış oluyorsunuz. Harika yüzseniz bile üstelik.

Anafor mükemmeliyetçilik anlayışını temsil ediyor, yani sizin kendinize (ve başkalarına) koyduğunuz ulaşılması imkansız yüksek standartları. Artık bir noktadan sonra tekneye ulaşmak gerekliliğini bile unutturuyor size. O derece..İş çıkaramaz, sonuç alamaz, üretemez oluyorsunuz..

Çünkü yaptığınız hiçbir şeyi beğenmiyorsunuz, beğenilmeyeceğini düşünüyorsunuz. İçerde başlıyor bir sarmal.. Sorsalar “çok mükemmeliyetçiyim!” dersiniz göğsünüzü gere gere.

Oysa farkında mısınız ki bu derece bir mükemmeliyetçiliğin ardında, onay alma ihtiyacınıza bağlı bir korkaklık yatıyor. Önce kendi onayınızı sonra diğerlerinin..Hadi itiraf edin! Öyle..

Ya beğenmezlerse? Ya benden iyisi varsa? Dur bekleyeyim daha iyisini yapar öyle çıkarırım piyasaya, vs vs vs..

Cesareti de yok etti mi size! Buyrun bakalım.. Çözün düğümü çözebilirseniz.

Burada belirtmek gerekir ki; elimizden gelenin en iyisini yapmakla mükemmeliyetçilik aynı şey değil kesinlikle. Elinizden gelenin en iyisi, olmazsa olmaz. Yukarıda bahsedilen iş görüşmesinde kıymetli olan bu olmalı işte. Ası başka..

Yapabileceğinin en üstünü sunmak, sonrasını bırakabilmek mesele.. 

Brene Brown’ın “vulnerability” dediği kavrama da burada bağlanıyor. Evet eksikleri, yanlışları olabilir ama yola çıkmakta bütün mesele..Çünkü o “hatalar” HEP olacak, geçmesini beklersen ömür boyu bekleyeceksin, yazık edeceksin.

Mükemmel olmamayı kabul ettiğiniz an gelişime de o miktarda açık hale geliyorsunuz, öğrenme modu hep “on” durumda oluyor, farkındalığı yüksek, üretken, “akan” bir insan olabiliyorsunuz.. Hataya toleranslı, esnek, yaratıcı, yaşayan..

Diğeri statik, tek yönlü, sert, kapalı..

Diyeceksiniz ki “böyle yetiştirilmişim, benim suçum değil”. Haklısınız.. çoğu değerimiz bizim dışımızda bize dışardan enjekte edilebiliyor. Ama artık madem yetişkiniz, sorumluluk bizim. İyileşme sorumluluğu, kendimize iyi gelme sorumluluğu, neyin ne olduğunu anlayıp ona göre şekil alma sorumululuğu..

Bırakın gitsin, terk edin bitsin..

Mükemmel değilsiniz ve harikasınız!!