Yirmi Üç Yıla Mektup

Bundan tam yirmi üç yıl önce, üniversiteyi bitirdikten sonra iş hayatına ilk adımımı attığım gün bugün.

Ankara’da üniversiteyi bitirdikten sonra finans merkezi olan İstanbul’a gelerek yeni işime başladım. Bir bankanın açtığı MT (management trainee) sınavını kazanmıştım. Bu şehre tek başıma, hayatımın büyük kırılma noktalarına doğru yol almak üzere geldim.. Geliş o geliş..

Diyeceksiniz ki “e peki bundan bize ne ?”.

Ben her yıl bu tarihte, ilk günümü hatırlar ve şimdi neredeyim ona şöyle bir bakarım.

11 Mart sabahı tek başıma otelde uyanıp yağan karla örtülmüş İstanbul’u görünce bir çocuk gibi oturup hüngür hüngür ağladığım güne bir seyahat eder dönerim.

Ve tabii bugün de aynı şekilde yaptım.

Tek fark, içimden 22 yaşındaki Ayşegül’e, bugünden bakarak bir mektupla seslenme isteği oldu.

Ve evet, bu yine her zamanki gibi bir öz-yüzleşmedir. Hadi hep beraber bakalım neler dökülecek..

 

“Sevgili Ayşegül’cüğüm,

Aradan geçen bu yirmi üç yılda bir çok ders, bir çok deneyim beni, senden alıp şimdi bulunduğum noktaya getirdi.

Zaman zaman zorladı, zaman zaman uçurdu, zaman zaman da yere çarptı. Ama ne yaptıysa iyi yaptı. Hala da yapıyor ne mutlu ki..

Hani bir söz var ya, çok severim: “Bugünkü aklım olsaydı geçmişteki hataları yapmazdım, geçmişteki hataları yapmasaydım bugünkü aklım olmazdı.” Buna çok inanarak yazıyorum şu saatte sana bunları.

Bir kere her şeyden önce şunu söylemek isterim, kendi iç sesinin çıkmasına müsaade edecek kadar kendinle baş başa kal. Hayat çok hızlı ve yapacak çok şey var biliyorum.

Ve sen de aceleyle bir çok şeyi bir arada yapmayı seversin ama inan ki, vakit var. Her şeye vakit var. Sen yeter ki içinden geçen sesi duy, ona fırsat ver ki seni özüne götürsün. Kendi derinlerine inebil, ışık tut, gör, hisset ve daha büyük bir enerjiyle yüksel..

Tutkunu keşfet, tutkunun ateşini tutuştur, alevleri yayılsın etrafa, içini ısıtsın.

Unutma ki, şu hayatta her şey bir deneyim. Hiçbir şey boşuna değil, ondan alman gerekeni almayı becerebiliyorsan ne mutlu. Bunun için de kendini mümkün olduğunca iyi tanıyor olman gerek tabii ve kendine vakit ayırman.

Deneyim hayatın ta kendisi çünkü, kıymetini bil, içine gir, kendine göre damıt ve cebine muhakkak bir şey koyarak çık o deneyimden.

Seni takdir ettiğim, ve benim de hala yapmaya çalıştığım konu ise inandığın şey uğruna savaşman. Sana iyi geleceğini bildiğin şey için uğraşman, onu alana kadar peşini bırakmaman. O iyi gelen şey, başkaları tarafından onaylanmasa bile hatta! Cesursun, gözün kara, ben de hala öyleyim JŞükür..

Bazen sana söylenenlere kulak asmayıp “ben bilirim” tavrın, zaman kaybına yol açabiliyor. Biliyorum, ben de öyleyim hala biraz 🙂 ama köşelerimi törpüledim. Fikir almakla, fikrin değişecek değil ya, dinle bakalım ne diyor karşındaki. Korkma, panik olma, susturma hemen. Hiç aklının ucundan geçmeyen çok yaratıcı bir dokunuşla karşılaşabilirsin hatta, biliyor musun?

Yardım istemekten delice korkuyorsun..ah ne zor biliyorum..

Hala üstünde çalışıyorum, şu geçen yirmi üç yılda birkaç adım atabildim sanki. Nedir bu kadar ürküten ? Her şeye yetişemezsin, her şeyi sen yapamazsın. Baştan bunu kabul etmekle başla.

İnsanız, eksiğiz, mükemmel değiliz ve bu halimizle harikayız..

Her halinle sevilmeye layıksın..Tüm insanlar gibi. Bak bunları hep yeni öğrendim ben.

Mükemmellik peşinde koşarken mutluluğunu düşürmeyesin, kendini irili ufaklı detaylarla boğarken büyük resmi kaçırmayasın..

Karşındakinde bulduğun her türlü özellik senden geliyor. Olumlu olanlar da olumsuz olanlar da. O yüzden herhangi birini yargılamadan önce dön bir kendine bak önce. “Ama nasıl olur?” diyeceksin.

Şöyle oluyor. Bir insanı, bir durumu, vs tanımlarken kendin bilmediğin hiçbir kavramı bilemezsin ve eğer kendinde yoksa tanıyamazsın. Tanıyorsan o zaman da sende var demektir. Dikkat! Sen en iyisi önce aynada kendi gözlerinin içine bak, sonra bir nefes al, ondan sonra konuş..:) En sağlıklısı..

Hiç kimse için, hiçbir şeye katlanman gerekmiyor. Sorumluluğun en başta kendine. Sen mutlu değilsen, seni sevenler de mutlu olamaz çünkü. Başta onları kırıyormuş gibi görünsen de, içinden gelmeyen hiçbir şeyi yapma. Ama hiçbir şeyi! Kendini bile bile mutsuz etmenin bedeli büyük, ödeyecek olan da yine sensin üstelik.

Önce kendini düşünmek hiç kötü bir şey değil, sadece kendini düşünmek o kötü olan. Bu ayrımı zihnine ve kalbine kazı.

Kendini ait hissetmediğin hiçbir yerde fazladan bir saat dahi kalma. Eğer bu his içine düştüyse bir kere boşuna değildir. En yakın kapıdan dışarı çık, derin bir nefes al…Hayat senin ve hayat bir kere.

Bazen neyi yapmak istemediğimizi bilmek bizi ne istediğimize götürmek için çok güçlü bir yol göstericidir çünkü.

Mektubumun sonuna gelirken, sana söylemek istediğim bir şey daha var. Gördüğün gibi öğrenmek hiç bitmiyor, bitmesin de. Biz hep öğrenmeye devam edelim, yeter ki öğrenelim, alalım kullanalım. Hayatlarımızı parlatalım.

Yıllar geçerken bizi büyütmezse neye yarar ? Öyle değil mi..

Bundan birkaç yıl sonra elbette başka bir noktada olacağım. O zaman da, eğer kendimce öğrenebildiysem bir şeyler, paylaşacağım yine.

Hadi kalk gözyaşlarını sil, hazırlanmaya başla..

İşe geç kalacaksın ilk günden 🙂

Sıkıca sarılıyorum sana..”

 

 

 

Reklamlar

Mükemmeliyetçilik Korkaklıktır

Nereden biliyorsun diyeceksiniz. Kendimden..

Tüm yazılarımda olduğu gibi, bu da bir öz-yüzleşmedir.  “Ben oldum, peki siz hala ham mısınız?” diyemem haşa, demem.. Daha çok “ben bunları farkettim, alın siz de kullanın.” tadındadır üslubum. Hadi devam edelim, beni bırakalım 🙂 Biz’e bakalım..

Mükemmeliyetçiliğin bir insan özelliği olmadığını daha önce de bir çok yazımda üstüne basa basa söylemiştim. Yıllar önce katıldığım Transaksiyonel Analiz eğitimi için Türkiye’ye gelen İtalyan hocamın derse girdiğindeki ilk cümlesiydi. Çarptı! Bir an durdum, düşündüm..hala düşünüyorum belli ki.

Daha sonrasında Brene Brown’ın çeşitli kitapları, konuşmaları – özellikle Gifts of Imperfection (Mükemmel Olmamanın Hediyeleri) kitabı- insanın doğuştan itibaren nasıl da mükemmel olmayan bir varlık olduğunu, bu mükemmel olmama halini ne kadar çabuk fark eder ve kabullenirse hayatlarının ne derece harika olabileceğini ilk fark ettirendir. Hatta “vulnerability” dediği kavram üzerine detaylı araştırmalara gark olmuş Brown, kendi hayatında yaşadığı “aşırı mükemmeliyetçilik” döneminden sonra hem de. “Kırılganlık” olarak çevrilebilir Türkçe’ye tam olarak anlamını karşılamasa da..

Kırılganlık şu demek; mükemmel olma çabasını bir kenara bırakarak tüm açıklığıyla, artısıyla eksisiyle insan olabilmek, bunu kabul ederek dış dünyaya kendini bu kırılganlıkla (cesaretle) sunabilmek. İşte mutluluk bu kırılma noktasında saklı diyor Brown. Ve inanın o kadar haklı ki, kırıntısını becerebildiysem oradan aldığım tattan biliyorum..Daha emekliyorum belki, ama yürümek de emeklemekle başlar öyle değil mi?

Bu kadar üzerine kelam edilen kavram “mükemmeliyetçilik” belki çoğu tarafından bir kişilik özelliği olarak çok olumlu olarak da algılanabilir, hatta kim bilir belki geçmişte sizi bir iş görüşmesinde diğer adayların önüne geçirip işi almanıza bile neden olmuş olabilir. Doğrudur. 

Fakat şimdi sıkı durun, size bir haberim var!TAM anlamıyla “mükemmeliyetçi” iseniz o zaman siz bir korkaksınız diyorum. Büyük iddia belki ama doğru!

Neden? Nasıl olur? Ama ama….

Bakın şöyle; her zaman iyinin daha iyisi, onun da iyisi olacaktır. Mükemmel dediğiniz şey bir anaforda tekneye ulaşmak için yüzmeye benziyor. Anafor kesilmedikçe tekneye ulaşmak hayal oluyor. Yüzmekten yorgun fakat sonuçta hiç bir yere varamamış oluyorsunuz. Harika yüzseniz bile üstelik.

Anafor mükemmeliyetçilik anlayışını temsil ediyor, yani sizin kendinize (ve başkalarına) koyduğunuz ulaşılması imkansız yüksek standartları. Artık bir noktadan sonra tekneye ulaşmak gerekliliğini bile unutturuyor size. O derece..İş çıkaramaz, sonuç alamaz, üretemez oluyorsunuz..

Çünkü yaptığınız hiçbir şeyi beğenmiyorsunuz, beğenilmeyeceğini düşünüyorsunuz. İçerde başlıyor bir sarmal.. Sorsalar “çok mükemmeliyetçiyim!” dersiniz göğsünüzü gere gere.

Oysa farkında mısınız ki bu derece bir mükemmeliyetçiliğin ardında, onay alma ihtiyacınıza bağlı bir korkaklık yatıyor. Önce kendi onayınızı sonra diğerlerinin..Hadi itiraf edin! Öyle..

Ya beğenmezlerse? Ya benden iyisi varsa? Dur bekleyeyim daha iyisini yapar öyle çıkarırım piyasaya, vs vs vs..

Cesareti de yok etti mi size! Buyrun bakalım.. Çözün düğümü çözebilirseniz.

Burada belirtmek gerekir ki; elimizden gelenin en iyisini yapmakla mükemmeliyetçilik aynı şey değil kesinlikle. Elinizden gelenin en iyisi, olmazsa olmaz. Yukarıda bahsedilen iş görüşmesinde kıymetli olan bu olmalı işte. Ası başka..

Yapabileceğinin en üstünü sunmak, sonrasını bırakabilmek mesele.. 

Brene Brown’ın “vulnerability” dediği kavrama da burada bağlanıyor. Evet eksikleri, yanlışları olabilir ama yola çıkmakta bütün mesele..Çünkü o “hatalar” HEP olacak, geçmesini beklersen ömür boyu bekleyeceksin, yazık edeceksin.

Mükemmel olmamayı kabul ettiğiniz an gelişime de o miktarda açık hale geliyorsunuz, öğrenme modu hep “on” durumda oluyor, farkındalığı yüksek, üretken, “akan” bir insan olabiliyorsunuz.. Hataya toleranslı, esnek, yaratıcı, yaşayan..

Diğeri statik, tek yönlü, sert, kapalı..

Diyeceksiniz ki “böyle yetiştirilmişim, benim suçum değil”. Haklısınız.. çoğu değerimiz bizim dışımızda bize dışardan enjekte edilebiliyor. Ama artık madem yetişkiniz, sorumluluk bizim. İyileşme sorumluluğu, kendimize iyi gelme sorumluluğu, neyin ne olduğunu anlayıp ona göre şekil alma sorumululuğu..

Bırakın gitsin, terk edin bitsin..

Mükemmel değilsiniz ve harikasınız!!

Siz Hiç Ok Attınız Mı?

Siz hiç ok attınız mı? Şöyle yayınızı gerip gerip hedefe odaklanıp bıraktınız mı o sivri uçlu, can yakan nesneyi ileri doğru?

Ben çok atmışım hem de gece gündüz demeden, bilmiyormuşum..inanmazsınız.

Nasıl mı ? İşte böyle..

Sallatha Sutta isimli Budist öğretisinde bulunan “Ok”(The Arrow) hikayesinde diyor ki; “eğer vücudunuzun herhangi bir yerine ok atılırsa ve sizi vurursa, tam o noktada bir acı hissedersiniz. Hemen sonrasında tam tamına aynı noktaya ikinci bir ok gelirse bu sefer acınız ilk acının iki katı değil, en az on katı yoğunluğunda olacaktır. “

Budist Rahip Thich Nhat Hanh “No Mud No Lotus” kitabında insanın acı çekmesinin onu nasıl dönüştürebileceğini anlatıyor. Acıyı sadece acıda kalarak şefkate evirmek mümkün. Derin düşünce, sakin kalmak, doğru nefes, farkındalık, anda olmak yani mindfulness ile..

Dönelim “Ok” hikayesinde.. Hayat bize zaman zaman nahoş deneyimler yaşatacaktır, bu kaçınılmaz bir gerçek. İstediğimiz işi alamamak, uğradığımız maddi ve manevi kayıplar, ayrılıklar, vs vs.. Ve yine tabii ki, yaşanan bu deneyimlerde acı hissetmek çok doğal ve insani. Yukarda bahsedilen ilk oku temsil ediyor bu acılar. 

İkinci ok ise genelde yargı ifadeleri (Nasıl bu kadar aptal olabildim?, vb), korku (Ya bu acı hiç geçmezse?), ya da öfke (Acı çekiyor olmaktan nefret ediyorum. Ben bunu haketmiyorum) sayesinde atılıyor. Yani biz kendimiz atıyoruz !! Anlı şanlı parlak birincinin en az on katı acı verecek olan o ihtişamlı oku…

İlk okları engellemek imkansız, hayat adeta bir okçu. Ama inanın, bizim kadar acımasız değil. İnsan çoğu zaman en büyük yarayı kendi kendine veriyor, ah…

Yargımızla, öfkemizle, korkumuzla besleyip büyütmediğimiz durumlarda acıyı şefkate dönüştürebilme ihtimalimiz var tabii ki. Aksi durumda ise önce ikinci oktan kurtulmak işi var. Onu temizlemeden, sadece ve sadece yaşanan olayın acısında pirüpak şekilde kalabilmek imkansız.

Hanh kitabında diyor ki, sorunun büyüğü hepimizin kendimizi ayrı birer kişilik olarak düşünmemizde. Bu da aşağılık, üstünlük ve eşitlik kavramlarını gündeme getiriyor. Kendimizi ne derece diğerlerinden ayrı gibi düşünürsek o miktarda aşağılık ya da üstünlük hissediyoruz. Çünkü karşılaştırıyoruz. Böyle olunca da acı, öfke ve yargı ile oluşmuş olan iyi-kötü, cici-kaka gibi sonuçlara varıyoruz. 

Örneğin bir işten çıkarılmayı hayatınızın en bahtsız olayı zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Neden peki? Çünkü bilemezsiniz.. İyi-kötü terazisine koymadan önce, sadece ve sadece olanla birlikte olmak, onu sıçratmadan, etrafı pisletmeden, tertemizce sahiplenebilseniz, sahiplenebilsek…işte tam da orada yatıyor şefkat, dönüşüm, yaşam çarkı, sihir…

Biliyoruz ki hepimiz eşitiz, ve büyük koskocaman bir bütünün parçalarıyız. Her ne yaşarsak yaşayalım yalnız değiliz, aynı şeyleri yaşayan sayısız insan var. Üstelik birebir aynısını yaşamasalar bile duygularımız yalnız değil. Bizi anlayacak insanlarla çevriliyiz… izin verdiğimiz ölçüde tabii ki..

Dünyanın ortasında terkedilmiş bir çocuk egosuyla kalmasak keşke, keşke hemen savunmaya geçmesek, kapatmasak kendimizi, küsmesek, bir derin nefes alacak vakti tanısak, sarılabilsek kendimize, “bir şey yok, olabilir böyle şeyler” diyebilsek..

Sakin…

Unuttuğumuz ama diğer yandan çok da iyi bildiğimiz bir diğer şey de, her şeyin geçici olduğudur. Önemli olan yaşanan deneyimi nasıl dönüştüreceğimizi bilmektir. 

Yaşam Sanatı diyorum ben buna..

Yapabilenlere de Yaşam Sanatçısı..

Elimizdekilerle, bize verilenlerle, en hoşa gidecek en ilham verecek eseri çıkarabilmekte mesele. Hem sanatçıyı (hayatı yaşayan kişiyi) hem de izleyeni (yaşayandan ilham alan kişileri) aydınlatacak, ferahlatacak, yaşam döngüsünde varolmanın lezzetine inandıracak olmakta..

İkinci okçu olmamak olsun hedefimiz şu hayatta. Ben kendimi geçmiş bir çok olayla yüzleşirken Baş İkinci Okçu 🙂 olarak gördüm… Ara vermeden kendine ok atan.. Çıplak gerçeklerle yüzleşmeyi seviyorum Allahtan. Başka türlüsü şifa vermiyor, ilk adım mutlaka ve mutlaka görmek ve kabul etmek..

Ha bi de etrafınızdaki İkinci Okçulara dikkat etmekte fayda var… Derdinizi anlatırken, daha fazla dert sahibi olmayın derim, aman… 

Hayat bir kere..

Vasatlığa Övgü

 

Başarı nosyonu üzerine çok fazla kafa yordum ve yormaya da devam ediyorum halen, pek çoğunuz gibi..

Sevgili Cevdet Suner’in bana önerdiği Ray Bennett’in “Underachiever’s Manifesto” (Vasatlığın Manifestosu) isimli kitabı bu konuda tüm bilgileri ters yüz eden, çarpan, katlayan, küçülten diğer taraftan da aydınlatan, öğreten, bilgeliğin çıplak gerçeğini veren harika bir başucu kitabı.

Peki sorsam başarı nedir diye ne dersiniz ?

Aklınıza ilk gelenler tahminen iyi okullarda okumak, yüksek notlarla mezun olmak, iyi bir iş (yüksek pozisyon artı yüksek paralı), güzel konforlu bir ev, son model bir araba, vs vs şeklinde uzayıp gidiyordur.  Çoğunluğun aklına gelmeyen başarı tanımları da vardır muhakkak.

Size desem ki, mutluluk vasatlıkta o zaman ne dersiniz bana ? Deli olduğumu ya da kör/sağır olduğumu düşünebilirsiniz.

Fakat size şunu söyleyeyim bunu ben değil Dr.Ray Bennett “Underachiever’s Manifesto” (Vasatlığın Manifestosu) isimli kitabında ele alıyor.

Başarının azı karar çoğu zarar diye özetlenebilecek olan kitapta az başarıyla yetinmeye bir övgü yapılıyor.

Bennett, insanların genellikle – çok yakınlarınızın bile- sizin ÇOK BAŞARILI olup olmamanızla aslında pek de ilgilenmediğini söylüyor. Esas olarak başarı fikrinin altında yatan, ve hemen hemen hemen herkesi etkileyen mükemmeliyetçilik kavramına da değinmeden geçmemek gerekiyor. Daha önce bir çok yazımda da yazdığım gibi “mükemmellik bir insan özelliği değildir.”

Gelin görün ki, biz insanlar büyük oranda mükemmele ulaşacağımızı sanarak büyük bir yanılgı içinde yaşayıp gidiyoruz. Hatta bu yolda keyif almalarımızı ertelemekten geri durmuyor, şu dünyada sayılı günlerimiz olduğunu bile bile “Nihayetinde o çok istediğim arabayı aldım.” “Daha büyük bir eve geçmenin bir yolunu buldum.”,” Geçen ay 3 kg verdim.” benzeri yapay başarı kriterleri yaratıyoruz. Ne harika! Oysa hala dünyadaki insanların sarsıcı bir yüzdesi açlık sınırında yaşıyor.

Bennett “Küresel düşünün. Kendi küçük dünyanızda az başarıyla yetinin.” Diyor.

Mükemmeliyetçiliğin altında, biri başarılı olursa diğeri başarısız olmuştur anlayışı yattığına göre sizin başarınız diğer herkesin kendini başarısız hissetmesini sağlayacağından dolayıda sizin sandığınız kadar önemsenmez.

Tamam güzel de nasıl yapacağız bu “az başarıyla yetinme işini ?” diye soranlara Bennett 10 tane ilke sunuyor. Bunlar şöyle ;

  1. Hayat çok kısa.
  2. Hayatı kontrol edebileceğini düşünmek bir yanılsamadan ibarettir.
  3. Mutsuzluğa giden yol beklentili olmaktan geçer.
  4. Büyük beklentiler büyük mutsuzluklar yaratır.
  5. Başarılı olmak beklenti doğurur.
  6. Azalan verim kanunu hayatın her alanında geçerlidir.
  7. Mükemmel iyinin düşmanıdır.
  8. Meyve veren ağacı taşlarlar.
  9. Herkesin başarısı kendine ya da peki ama bundan bize ne?” prensibi.
  10. %4 artı değer prensibi.

Şimdi tek tek üzerinden kısaca gidelim:

  1. Hayat çok kısa:Hepimizin bildiği ama hayat koşturmacasında unuttuğumuz bir gerçek. Hazır dünyaya gelmişken elinizden geldiği kadar çok iş yapmak için kendinizi paralayabilir ya da arkanıza yaslanıp bir saniyeden daha uzun olmayan ömrünüzün keyfini çıkarabilirsiniz. Seçim sizin.
  2. Hayatı kontrol edebileceğini düşünmek bir yanılsamadan ibarettir:Hiçbirimiz hayatımızı tam olarak kontrol edemeyiz. Edebilenler varsa, tatlı bir rüya görmekteler ne yazık ki. Hayatınızın en önemli değişkenleri olan doğup büyüdüğünüz yer, ebeveynleriniz, genleriniz, ve daha bir çok faktörü siz seçmediniz. Dolayısıyla kendi çabanızla olabilecek olan ile mutlu mesut yaşamak ya da tam tersine her durumla kavga etmek sizin elinizde. Ray Bennett şu çarpıcı örneği veriyor :”1998 yılında Washington Üniversitesi’nde işletme okuyan bir grup öğrenci dünyanın en zengin iki adamına, yani Bill Gates ve Warren Buffet’a başarılarındaki en büyük etkenin ne olduğunu sorduklarında aldıkları cevap neydi biliyor musunuz?Amerika’da doğmuş ve yaşamış olmak.  Yine seçim sizin.
  3. Mutsuzluğa giden yol beklentili olmaktan geçer: Hayat neredeyse her an sizin yaptığınız planları sabote etmekle meşguldür. Hatta bir güzel söz vardır “Hayat siz plan yaparken başınıza gelenlerdir.” diye. Bir sınavdan A almayı beklerken B alırsanız bu neredeyse sizin için bir yıkımdır. Oysa ki, aslında B hiç de kötü bir not değildir, sadece A’dan daha düşüktür. Beklentileri sıfırlamak mutsuzluğa dur demek gibidir adeta. Seçim sizin.
  4. Büyük beklentiler büyük mutsuzluklar yaratır: Bu ilkeyi Ray Bennett aynen şöyle açıklıyorJBu bir onceki ilkenin dogal bir sonucu olduğu icin size “malum”muş hissi verebilir fakat eğer bu ilke olmasaydı listede on değil sadece dokuz madde olmuş olacaktı.”
  5. Başarılı olmak beklenti doğurur: Kar marjını aşan firmalar devamlı bir şekilde hedef büyütürler. Ve eğer bu yeni hedeflere ulaşamazlarsa hisse senetleri öfkeli yatırımcılar tarafından nasıl da hızla elden çıkarılmaya başlar. Ya da hemen hemen her sınavdan yüksek not alan bir çocuk, 10 yerine 8 aldığında nasıl da sarsılır anne-babası. JKomik değil mi ? Ama gerçek başarı beklentiyi de içinde barndırıyor.
  6. Azalan verim kanunu hayatın her alanında geçerlidir : Öyle noktalar vardır ki, ne kadar başarılı olursanız olun, ne kadar zengin olursanız olun daha iyi bir hayat yaşayamayacağınız bir nokta gelir. Şüphesiz pek çoğumuz bu sabit noktaya varacak kadar çok kazanma ve harcamanın ne demek olduğunu deneyimlemek isterdi yine de. Fakat yine de bir düşünün, şahane bir kral dairesi süitinden izlenen manzara bile bir süre sonra sıkıcılaşır. Gerçek şu ki, bir iş ya da nesneden elde edilen fayda o iş için sarfedilen çaba ya da yapılan yatırımla aynı oranda artmaya devam etmez. Bir noktada fayda sabitlenir ve hatta azalmaya başlar.  Louvre Müzesi’nde iki yüz tabloya bakarsanız ilk yüz elli tabloyu unutmanız neredeyse garanti gibidir. Yani “daha fazla” mutlaka “daha iyi” demek değildir ve yeterince iyi yeterince iyidir. (good enough is good enough.)
  7. Mükemmel iyinin düşmanıdır : Mükemmellik öznel/sübjektif bir kavramdır. Asla tek bir mükemmellik anlayışı yoktur. Fakat yine de ona ulaşma çabası “başarı delilerinin” hayatını yönlendirir. Sonuç sinirleri harap olmuş, aşırı iş yükü altında posası çıkmış ve gerçek bir varlığı bile olmayan “mükemmellik” denen meretin batağına saplanmış bir insana dönüşmek kaçınılmaz olur.
  8. Meyve veren ağacı taşlarlar : Pek çok insan başarılı olmanın hayranlık uyandırıcı olduğunu düşünerek hayatlarının hatasını yapmaktalar. Çünkü sizin başarınız diğerlerinin başarısızlığı anlamına gelir. Bir Japon atasözü bu durumu renkli ve çarpıcı bir şekilde ifade eder: “Yerine oturmayan çivinin başına gelecek olan en iyi şey bir çekiçtir.”
  9. Herkesin başarısı kendine ya da “Peki ama bundan bize ne?” prensibi: Hayatta en zevkli şeylerden birisi kimsenin umurunda olmayan bir konuda elde ettiği başarıyı ballandıra ballandıra anlatan kibirli bir adamın içine düştüğü zavallı durumu seyretmektir.  Kendinize bir sorun: Kimin umurunda?
  10. %4 Artı değer prensibi: Bu ilkeyi aynen kitaptan aktarıyorum: ”İnsanların genetik yapısının şempazeninkiyle %96 oranında örtüşmekte olduğu artık bilimsel olarak kabul edilmiş bir gerçek. Bunu bilmek size ne hissettiriyor? Bir durup düşünün:  Dünyanın en başarılı bireyleri de en müzmin vasatları da biyolojik olarak bakıldığında aynıl gen yapısına sahip. Kısacası diyorum ki hayatta kalabilmek hayatınızdaki en büyük başarınızdır.

Kitabın gerisi de çok ilgi çekici ve şaşırtıcı şekilde gerçek, ilgi duyanlara şiddetle tavsiye ederim.

Bu kitabı okumadan çok daha önce de Aziz Kedi’nin Tedx’te yaptığı “Ya Mağlubiyetin Günahını Alıyorsak ?”* başlıklı konuşmasını dinlemiş ve orada da tokat gibi bir gerçekle yüzleşmiştim başarı konusunda.(izlemeyi arzu edenler için linki aşağıda)

Harika keyifli anlatımının altında yatan ve hepimizin hayatını paçavraya çeviren trajediyi sizlerin de dinlemesini öneririm. Ondan sonra dönüp hayatınıza tekrar bakmanızı..

En son olarak da etrafınızda olan ve size yapay “başarı” konseptini pompalayan her türlü sığ insan ve oluşumdan jet hızıyla uzaklaşmanızı…

İşte orada pırıl pırıl parlıyor, özünüz..

 

*=https://youtu.be/R8K3vZ_9wt0

Farrokh’tan “Kraliçe”ye

Nasıl anlatsam nerden başlasam..

Bir filmin bütün müzikleri, tam başında kavak yelleri esmeye başlamışken olan dönemden bu yaşına kadar olan yıllara (20 küsür yıldan bahsediyoruz!) damga vuran şarkılardan oluşuyorsa, hele bir de, şu anda henüz on bir yaşında olan çocuğunun mp3 çalarında da aynı grubun şarkılar varsa, tahminen 3-4 yıldır onları dinliyorsa bir kere orada bir durmak gerek..

Bilmem anlatabildim mi ? Bu ne demek biliyor musunuz ?

Müziğin nasıl yılları aşıp, on yıllara daha sonra da yüz yıllara doğru ulaşabilen büyülü bir yapıltırıcı olduğunun çok canlı bir fotoğrafı. 

Yapıştırıcı çünkü, insanları birbirine, insanları anılarına, şarkıcıları sevenlerine, kalpleri kalplere zaman mekan tanımadan bağlıyor.  

Zamansız müzikleri yapanlara, söyleyenlere hayranlığım her zaman çok büyük olmuştur.

Onlardaki yeteneğin ne kadar kalpten ve ruhtan gelen bir enerjiyle fışkırdığını müziklerini her dinlediğimde yeniden hissederim, iliklerime kadar.

Queen deyince, tabii olay o kadar başka ki, ilk yıllarda eşlik ettiği anılara şimdi kırklı yaşlarımda yeni yeni anıları eklemeye devam eden, yetmişli seksenli yaşlara da taşımayı düşündüğüm, katmerli şarkıların birkaç mimarından biri onlar. 

“Grubun lideri değilim sadece lider solistiyim (lead singer).” diyecek kadar alçakgönüllü olsa da Freddie Mercury grubun rengi, ruhu, lokomotifi, ikonik solisti..

Zanzibar’da doğan Farrokh Bulsara’dan, Queen’in simgesi bir büyük dünya starı olan Freddie Mercury’e doğru olan hayat yolculuğu. Bana sorarsanız onun ruhu hep Freddie Mercry imiş zaten. Bu dünyaya onu keşftemek için düşmüş adeta..

Naif ruhu ile dalgalanan egosu arasında kalarak çektiği zorluklar ona ve etrafına epeyce çektirmiş olsa da bize her seferinde bir müzik ziyafeti olarak dönmüş.

Beni ve kitleleri kalbinden yakalamış olan bu şarkıların, nasıl bir hayatın yansıması olarak ortaya çıktığını, ne duygulardan süzülerek bize kadar ulaşmış olduğunu, Queen’in şarkıları doğururken kendi içinde yaşadığı çelişkileri, ilişkileri, bir dünya starının “sadece insan” olmaktan doğan zaafları ile birlikte sunan harika bir film olmuş “Bohemian Rhapsody”.  

İnsanın içine işleyen bir hüzün usul usul hep eşlik ediyor tabii..

Film eleştirmenlerince gerçek zamanlamalarla film arasında bazı tutarsızlıklar olduğu söylense de, bir izleyici olarak bana yaşattığı duygu yönünden bakmayı tercih ediyorum ben.  Tüm sanat eserlerinde yaptığım gibi. Beni nereye götürdüğüne, sonra oradan buraya döndüğümde elimde kalbimde ne olduğuna, içimde nereye dokunduğuna bakıyorum.

Tıpkı adı Queen gibi, Kraliçelere özgü bir ihtişam gördüm ben filmde.

Zor bir hayat, zor seçimler, cesur olmanın ödettiği bedel ve sonrasında sunduğu ödül, ne pahasına olursa olsun kendi olmaktan vazgeçmemesi, o gösterişli sahne insanının içinde sakladığı yumuşak, korunmaya muhtaç, sadece sevgi arayan küçük çocuğunu bizlerin kalbine yerleştirmiş. Ne mutlu ki..

Bu dünyayı terk edeli yirmi yedi yıl olsa da, hala küçük büyük kalplere dokunmaya devam ediyor. Doğuştan bir lütuf olan dört oktav sesi, her daim iç pusulası olan duyguları, onunla aynı yüzyılda yaşayanlara verdiği en büyük hediye bence. 

Lise 2.’deyken sıralara vurarak aynı anda hep bir ağızdan söylediğimiz “We Will Rock You”nun tam da bizi hedef aldığını görmeye bayıldım, “Bohemian Rhapsody” nin ölümünden yıllar önce yazılmasına rağmen hayatının sonunu anlatan bir ağıt olduğunu canlı hissettim, “hayatının aşkı her zaman bizim anladığımız çizgilerde olmayabilir”i, “aşk kategorize edilemez”i “Love of My Life”ta öğrendim, ve daha bir sürü şey..inanın kelimelere dökmeyi bu kadar istediğim dökerken de bu derece zorlandığım hiç bir film olmamıştı.

O yüzden birazcık olsun neler hissettiğimi ifade edeyim, gerisini de size bırakayım istiyorum. Hatta sevdiğiniz bir Queen şarkısı açın içinize çekin istiyorum.

Filmin herkesin içinde yakacağı ayrı ateşler olduğunu biliyorum çünkü. 

Filme gidin.

Sadece Freddie için değil, müzik için, nasıl kendiniz olunur görmek için, içten dışa yansımanın nasıl dünyayı aydınlatabildiğini öğrenmek için, cesur olmanın bir bedeli ve bir ödülü olduğuna şahit olmak için, insan olmanın zaaf sahibi olmakla eşdeğer olduğunu kabullenmek için, şükretmek için gidin, her ne için olursa…gidin.

 

 

 

PS: Rami Malek’in performansına söylenecek söz yok. Tek kelimeyle harika bir iş çıkarmış. Ödüller yağsın dilerim 😊

Öfke de Senindir, Kabul Edersen

 

Öfke!

Ne çağrıştırıyor size ?

Eminim ilk anda çok da hoşunuza gitmeyen şeyler geliyor aklınıza. 

Belk tüyleriniz ürperiyor. 

Belki daha önce yaşadığınız nahoş bir olay aklınıza geliyor, öfkeden bir yanardağ misali patladığınız. 

Kendi öfkeli haliniz geliyor gözünüzün önüne. 

Ya da küçükken size öfkelenen annenizin ateş saçan gözleri..

Kısacası kend bilinçaltınızda “öfke”yi ne şekilde kodladıysanız onlar gelip geçiyor gözünüzden ruhunuzdan…

“Amann uzak olsun” diyorsunuz..”Huzur arıyorum ben.” 

Size “Huzurun yolu öfkeden geçiyor.” desem ne dersiniz peki?

Şimdi biraz Duygu Yönetimi konusuna girmek gerekiyor tam da burada. 

Genel kanı şu; duyguyu yönetmek ya o duyguyu yok saymak ya da bastırmaktır. 

Ne büyükk yanılgı!!!!!

Yönetmek, adı üstünde, ortaya getirip onu ehlileştirerek ifade etmek demektir. 

Yokmuş gibi davranmak değil…

Nasıl öfkeden etrafı yıkıp döken kişi duygu yönetiminde sıfırsa, öfkesini bastıran da koca bir sıfırdır. 

İnsana özgüdür tüm duygular.. 

Heyecan da, sevinç de, öfke de, hayalkırıklığı da…

Hatayı en başta duyguları “cici” ve “kaka” diye ikiye ayırarak yapıyoruz. Uyanalım..

Keyif mutluluk heyecan cicidir, öfke, hayal kırıklığı kakadır. Kaçın!!!

Hayır. 

Hepsi bizim, hepsi bize dair.

Ayrım yaptıkça yargı giriyor işin içine.

Şunu kaçıırıyoruz, herkes bazen öfkeli bazen sevgi dolu, bazen durgun, bazen heyecanlı olur. Kimsenin hayatı TEK bir duygu üzerine kurulmaz, öyle değil mi?

Kendi içimizdeki yargıç “kaka” duygulardan bizi esirgemeye çalıştıkça huzurumuzdan da oluyoruz haberimiz yok.

Huzur bütünlükte, tümü kabulde, kendiyle barış yapmakta yatıyor çünkü. 

Bu bütün olma yolculuğunda da en zor kısım iç ve dış yargıçların kötü diye nitelediği duyguları, “nötr” hale getirip kabul etmek.

Öfkeden yola çıktık, öfkeyi anlatalım.

Yanlış olan öfke değil, onu ortaya koyuş biçimi olabilir ancak.

Öfkelenmek değildir ayıp olan, kalp kırmaktır düşünmeden.

Sevgi ile öfke pek ala bir arada olabilir, insan sevdiğine de öfkelenir. Öyle değil mi?

Ancak doğrusunu bilmediğimiz şey şu, öfkeyi dile getiriş biçimimiz.

Yıkıcı olmadan da öfkelenilir, kırıp dökmeden de konuşulur. 

Hiç konuşmadan geçince kendi öfkemize yabancılaşıp içsel kaygıları tavana vurduruyoruz. 

Bu da başka bir gerçek.

Öfkesini yönetemeyen “yetişkin” olamıyor tam anlamıyla. 

Vurup kırıyorsa zorbalıktan yalnız kalıyor, hiç dile getirmiyorsa bu sefer de hasta oluyor içinde tutmaktan. 

Tek yol, doğru ifadede..

Ne zaman ayırt etmeden tüm duyguların bizim olduğunu kabul edebiliriz, işte o zaman içsel huzurun kapısını aralayabiliriz. 

Öfkene de sahip çık, sevincine de, hayal kırıklığını da kabul et coşkunu da.. 

Çünkü hepsi senin, hepsi senden, hepsi sana dair..

Çal bi 45’lik

 

Haha 🙂

Evet bildiniz bu sefer de 45 üzerinden bir metaforla karşınızdayım.

Her yıl doğum günümde yaratıcılığım coşuyor, önümüzdeki yıllarda ne yaparım şimdiden bilmem ama bir 70’lik büyük 🙂 olduğumda yapacağım metafor şimdiden belli 🙂

 

Şaka bir yana, geçtiğimiz yıl, şu dünyada 44 yılımı bitirdiğimde, kitabımın en çok yorum alan bölümlerinden biri olan “4/4’lük Manifesto”yu yazmıştım.

 

Bu yıl ise plak jargonundan gideyim dedim madem artık bir 45’lik oldum, kendi gözlerimden 33’lük uzunçalar:) olduğum zamanlarla şimdiyi karşılaştırayım istedim. Aradan geçen yıllar neler getirmiş neler götürmüş bakalım.  Ben de ne çıkacağını bilmeden bir yazı macerasına atılıyorum sizinle.

 

Hadi birlikte bakalım..

 

33’lük iken, hayatı ya hep ya hiçten ibaret sanıyordum.

45’lik iken, biliyorum ki hayat neredeyse hep ikisinin arasında bir yerde.

 

33’lük iken, hayatımın vazgeçilmezleri vardı.

45’lik iken, şimdi vazgeçilmez olan hayatım.

 

33’lük iken, “sağlık olsun” diyenleri dinlemezdim bile.

45’lik iken, öğrendim ki tek olması gereken şey sağlık.

 

33’lük iken, iyi ve kötü diye bir ayrım var zannediyordum.

45’lik iken, öğrendim ki sadece düşünce onu öyle yapıyor.

 

33’lük iken, hayatımda olan ama

45’lik iken, hayatımda olmayışlarıyla hafiflediğim insanlar var.

 

33’lük iken, “iş” demek tek yönlü bir meşgaleydi benim için.

45’lik iken, ise “iş” hem her şey hem de hayatın içindeki birçok detaydan biri olarak çok yönlü bir seviyeye ulaştı.

 

33’lük iken, birilerinin ya da bir şeylerin beni mutlu edeceğini sanıyordum.

45’lik iken, öğrendim ki mutluluk bir karar, ben istersem mutlu istersem mutsuz olabilirim.

 

33’lük iken, nicelik başroldeydi.

45’lik iken, nitelik at başı önde.

 

33’lük iken, sanıyordum ki düşüncelerim beni idare ediyor.

45’lik iken, biliyorum ki düşünceyi üreten benim, değiştirecek olan da!

 

33’lük iken, çabanın değil sonucun değerine daha fazla inanıyordum.

45’lik iken, çabanın değerini bizzat çalışarak görmek ne demek öğrendim.

 

33’lük iken, başıma gelen her şeyin kendimden farklı nedenlerini buluyordum.

45’lik iken, başıma gelen her şeyin nedenini biliyorum, ben!

 

33’lük iken, hayatın varılması gereken bir hedefle taçlanacağını sanıyordum.

45’lik iken, bildim ki yolculuğun kendisini taçlandırmak esas olan.

 

33’lük iken, görünene daha fazla kafa yoruyordum.

45’lik iken, buz dağının altını görebiliyorum.

 

33’lük iken, hemen tepki veriyordum.

45’lik iken, bir nefes alıp tepki yerine “cevap” vermeyi seçiyorum.

 

Evet neticede aradan geçen yıllar birçok şey öğretmiş, belki birçok şeyi de henüz öğretememiş. Zaten hayat bir yolculuk.

Güzel olan bu yıl geçen yıldan daha öğrenmiş, daha farkında olarak hayata devam edebilmek.

Yaş almanın güzelliğine vararak yolculuğun kendisini taçlandırmak.

 

Son olarak da plak jargonuna uygun olarak;

 

33’lük iken, karışık şarkılardan oluşuyordum.

45’lik iken ise bir yüzümde Nora Jones’tan “Sunrise”, bir yüzümde ise Nathalie Merchant’tan “Kind & Generous” çalıyor 🙂

 

Sevgiyle..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Akıştayım, Akıştasın, Akışta

Şu son yıllarda dillere pelesenk olmuş “akışta olma” halini masaya yatırmak istiyordum uzunca zamandır. Malum bazı kavramlar adeta moda gibi, giyilip çıkarılırcasına, hayatımıza girip çıkıyor.

Aslında gerçekten “trendy” olmaktan çok öte, ezeli ebedi hayatımızda olması gereken çok çok önemli bir kavram akış. Yazılarımda ve tüm çalışmalarımda hedeflediğim hayat kalitesine de katkısı büyük.

Gel gelelim, moda olması nedeniyle, sıklıkla içi boşaltılmış bir çok kavramdan da biri. Ne yazık ki..

Çoğu kişinin derinlemesine bilmeden kullanarak sığlaştırdığı bir durum.

Nedir peki genelde anlaşılan ve kullanılan hali akışın ?

Tabiri caizse yan gelip yatmak !!!

Evet, bunu çok kişide gözlemledim kendi hayatımdan örneklemem gerekirse.

“Kendimi akışa bıraktım, rüzgar nereye eserse, benden bu kadar..” ifadeleri eşliğinde, çabadan, emekten uzak pasif bir hal algısı yaratılıyor akış için.

Oysa akış, aktif hatta yer yer pro-aktif bir olgu.

Doğru okudunuz, akış kendini yaprak gibi rüzgara ya da kağıttan bir gemi gibi suya bırakmak değil.

Peki nedir ?

Burada Akış(Flow) Teorisi’nin yaratıcısı psikolog Mihaly Csikszentmihalyi’den bahsetmemek olmaz.

Akış, bireyin bir aktivite ile bütünüyle meşgul olması, adeta kaybolması halidir. Belli hedefler peşinde kişi kendini kaptırır, zaman-mekan algısı bulanıklaşır.

Akış, çok yüksek düzeyde bir odaklanma gerektirir.

Bir miktar zorlanma (İngilizce’de challengeolarak ifade edilen durum) da işin içindedir.

Bu zorlanmakısmı akışı anlamakta en önemli kısım fikrimce. Zira yukarıda bahsettiğim yanlış anlamaların temelinde akışın hiçbir çaba/zorlanma içermemesi algısı yatıyor.

Belli miktar zorlanma odaklanmayı kolaylaştırırken, daha düşük zorlanma bıkkınlığa, daha yüksek oranda bir zorlanma ise aşırı strese yol açarak akış halinden çıkmayı getiriyor.

Görsel olarak akışı harikulade özetleyen yine Csikszentmihalyi’nin Akış Teorisi tablosunu aşağıda bulabilirsiniz.

Çinli bilgisayar oyunları tasarımcısı Jenova Chen de oyunlarda akış teorisini incelediği bir tez ve proje hazırlayarak, oyuncunun becerisi arttıkça oyun zorluğunun da buna uygun olarak artmasının beklendiği sonucuna ulaşmıştır.

Yani zorluk derecesi bilgi-beceri ile doğru orantılı şekilde artmalıdır. Aksi takdirde bir akış halinden söz edilemez.

Bilimsel bilgilerin ışığında, şimdi güncel aktivitelerden örnekleme yaparak daha da netleştirelim.

Örneğin aynı aktiviteyi yıllarca aynı seviyede yapmak insana keyif vermez hepimizin bildiği gibi.

Bir noktadan sonra otomatikleşme gelir ve otomatikleşme de zihnin akıştan çok, o yapılan iş dışındaki bir sürü şeyle meşgul olmasını getirir. Ki bu da zaten akış tanımının tam zıddı durumdur.

En iyi anlar genellikle bir kişinin bedeni ve zihni zor ve değerli bir şeyi başarmak için gönüllü bir çabayla sınırlarına kadar zorlandığında olur.

Peki ne yapacağız, nasıl akış hallerini hayatımızda daha çok arttıracağız diye sorduğunuzu duyar gibiyim 🙂

Shaa Wasmund Mbe ve Richard Newton akışta olmak için yapılacakları güzel ve pratik bir reçete halinde sunmuşlar, elinizin altında olmasının faydasına inanarak ben de sizlerle paylaşmak isterim:

 

  • Net hedefler koymak

 

  • Ortalamanın üzerindeki zorluklarla ortalamanın üzerindeki yeteneklerin eşleşmesi

 

  • Anında geribildirim imkanı veren aktiviteler, yani iyi yapıp yapmadığınızı, bir ayarlama gerekip gerekmediğini anlamanız

 

  • Üzerinde doğrudan etkiniz olan (kişisel kontrolün üst düzeyde olduğu) aktiviteler

 

  • Yüksek derecede konsantrasyon

 

Bu bilgileri bilerek, bundan sonra akışta olacağınız aktiviteleri fazlalaştırmak, ister iş hayatınızda ister özel hayatınızda, hayat kalitenizi, aldığınız hazzı ve kendinizi geliştirme fırsatlarını adeta bir kaynaktan fışkırır gibi sonsuz bir döngüye çevirerek önünüze serecektir.

Siz ne olduğunu anlayamadan hem de..

Mutluluk akışta..

Şu Mutluluk Meselesi

Defalarca, hatta yüzyıllarca, yazılmış bir konuda bir de sen mi yazacaksın diye sorarsanız, evet ben de yazacağım diyeceğim size 🙂

Her insanın dönem dönem üzerinde kafa yorduğunu düşündüğüm bir kavram aslında “mutluluk”.

Nedir ? Ne değildir ? Nelere bağlıdır ? gibi uzayıp giden sayısız soru sorulup üzerinde saatlerce günlerce konuşulup tartışılabilir hatta. Uçsuz bucaksız bir insanlık meselesi esasen mutluluk.

Kendi açımdan baktığımda, özellikle hayatımın – genel yanlış kanı itibariyle – “mutsuz” sandığım dönemlerinde mutluluk üzerine daha çok kafa yorduğum doğrudur.

Bunca zaman çok çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgiler, aldığım eğitimler, bir insan olarak hayatın içinde bizzat deneyimlediklerim ve şu dünyada geçirdiğim yılların bana kazandırdığı gram gram da olsa bilgelik kırıntılarını bir araya getirdiğimde, mutluluk üzerine olan söylemleri kısaca aşağıdaki maddeler çerçevesinde ele almak istiyorum.

Buyrun benim mutluluk listeme:

  • Mutluluk bir haldir, duygu değil.

Evet doğru okudunuz. En yanlış bilinen kısmı sanırım budur mutluluğun.

Çok istediğimiz, uzun süredir dört gözle beklediğimiz bir elbise satın aldık diyelim. “Çok mutlu oldum elbiseyi aldığıma. Oh sonunda!” benzeri ifadelerle duygu paylaşımında bulunduğumuz durumları kastediyorum. Aslında burada “mutluyum” derken kastettiğimiz, “sevinçliyim”, “heyecanlıyım”, “içim içime sığmıyor” vb duygular olacakken “çok mutlu oldum” diyoruz. Nesi mi yanlış ?

Şöyle söyleyeyim; eğer bir elbiseyi almak sizi mutlu ediyorsa aynı şekilde alamamak da mutsuz edecektir bu durumda. Oysa mutluluk bilinçli şekilde seçilen bir haldir ve sizin dışınızdaki her şeyden bağımsızdır, yani, ola ki o elbiseyi alamadığınızı farz edelim. Evet üzülebilirsiniz, evet hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz, bunlar duygulardır ve dış uyaranlarla içimizde oluşabilirler. Ama “mutsuz” olamazsınız. Eğer oluyorsanız, demek ki siz hala mutluluğun ne olduğunu anlamamışsınız.

  • Mutluluk olan biten her şeyden bağımsızdır.

Hemen yukarıda bahsettiğim gibi, dışsal faktörlere bağımlı olan şey mutluluk olamaz. Çünkü mutlu olmaya karar veren insanların da hayatlarında, hepimizin hayatında olduğu gibi, olumsuz olaylar olacaktır. Üzüntüler, acılar, sıkıntılar olacaktır. Mutluluk bunların çok üzerinde bir kavramdır. Ne kadar üzülürseniz üzülün, hala hayatınızda mutluluğun yanında duruyor olabilirsiniz. Kulağa çelişkili gibi gelse de aslında birbirinden tamamen bağımsız şeylerdir. Aşağıda daha detaylı anlattığımda siz de bana hak vereceksiniz.

  • Mutluluk bir seçimdir.

İnsanların bilinçli şekilde karar vererek seçtiği bir yaklaşımdır mutluluk. Ne olursa olsun ya da ne olmazsa olmasın mutlu olmaya karar veren bir insanın bakış açısını değiştiremezsiniz. Eğer kolaylıkla değişiyorsa, o zaman o da tam anlamamış ya da işin özünü henüz kavramamış demektir. Burada “Rasyonel İyimserlik” kavramından bahsetmezsem olmaz. O bilinen körü körüne iyimserlik yerine, her türlü gerçeğin farkında olarak, gerçekçi bir bakış açısı ile olumluya odaklanmak ve/veya mevcut durumu olumluya çevirmek için neler yapılabileceğine odaklanmak demek Rasyonel İyimserlik. Mutluluk kararı veren bir insanın en yakınında bulunması gereken kavramlar içinde en önemlisidir. Zira kimse size “bundan sonra hayatınızda olumsuz hiçbir şey olmayacak” gibi bir söz veremez, olacakları bilerek her durumdaki olumluyu yakalamak biraz eğitim, biraz zihin terbiyesi çokça da çaba gerektirir haklısınız. Ama değer inanın!

  • Mutluluk erdemin kendisidir.

17.yüzyııl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerinden Baruch Spinoza’nın ünlü sözü “Mutluluk erdemin ödülü değil, erdemin kendisidir.” mutluluğun özünü anlatan kısa fakat derinlikli bir ifadedir. Mutluluk üzerine söylenmiş en etkili sözlerden biri olmuştur benim için. Demek istediği, herhangi bir şeyi düzgün, ahlaklı, beklenen, vs şekilde yaparsak mutlu olmaya hak kazanacağımız düşüncesinin tamamen tersinin doğru olduğu. Her şeyden bağımsız olarak mutlu olabilmektir asıl erdem zira. Toplumun büyük oranda kişilerde oluşturduğu, “şunu yaparsan mutlu olmaya hak kazanırsın” dayatması, mutsuzluğun temel nedeni çünkü.

Neden mi ? Bir şeyleri elde ettikçe, yine bu sefer yeni bir şeyler elde etmek gerekliliği doğacak, bu böyle kısır döngü halinde devam edecek ve mutluluk denen şey her ulaştığınız hedefte elinizden kayıp giden bir balığa dönüşecektir.

Oysa şu hayatın tüm getirilerine, acısına tatlısına rağmen, cesur davranıp mutlu olabilen insanoğlundadır en büyük erdem. Takdire şayan olan odur.

  • Mutluluk üçüncü şahıslar tarafından size verilen ya da sizden alınan bir şey değildir.

Tabii ki olan biten her şeyden bağımsızdır dediğimiz mutluluk, birilerini bize bahşedeceği ya da men edeceği bir hal olamaz. Fakat yine, dilimize yerleşen “beni çok mutlu ettin”, “o kadar mutsuz ettin ki beni” gibi ifadeler mutlulukla ilgili algı çarpıklığına neden olmaktadır.  Ben mutlu olma kararı verdiysem, karşımdaki ne yaparsa yapsın, evet ne yaparsa yapsın beni mutsuz edememeli. Beni üzebilir, beni hayal kırıklığına uğratabilir, beni sevinçten havalara uçurabilir (ilk maddede bahsettiğim gibi), yani beni duygulara sürükleyebilir ama benim bilinçli seçimim olan mutluluğumu elimden alamaz. Eğer alıyorsa o zaman ya ben mutsuz olmaya karar vermişimdir ya da mutluluğu daha anlamamışımdır. Durup her şeye baştan başlamak gerekebilir.

Kimse birini mutlu ya da mutsuz edecek güce sahip değil, siz ona o yetkiyi vermedikçe.

  • Mutluluk yolun sonundaki hedef değil yolun kendisidir.

Bu ifade şuna benzer, hani yarışmalara katılıp da kaybedenler “Önemli olan yarışmaktı” derler ya sonunda, onlar gönülden mi söylerler bilmem ama doğrusu da odur. Bir ödül kazanmak olsa olsa sizi sevindirebilir, kaybetmek de üzebilir ama mutlu ya da mutsuz edemez. Eğer bir yola baş koyduysanız yoldur sizi mutlu edecek olan. Sonuç odaklı insanların zorlukla zihinlerini eğitecekleri bu düşünce mutlu olmak yolunda kat edilecek yolun önemli kısmıdır. Yine toplumda sıklıkla karşılaşılan ödül kazanmanın alkışlanması bu yanlış kodlamayı bizlere yaptırır. Oysa ki, alınan ödülden önce gösterilen çabadır alkışlanacak takdir edilecek olan. Hiç çabasız ödül alanla, bin bir çaba ile ödülü kaybeden yanana dursa kazanan alkışlanır. Oysa ki çabayı gösteren, o yolda bulunmanın hakkını vermiş olandır. Bu yüzden işte mutluluk bir son değil, bir sonuç değil bir süreçtir. Sürecin içinde mutlu olmak, mutluluk dersinin en önemli konusudur.

Kendimce oluşturduğum mutluluk listesi ile ilgili sizlerin görüşleri de elbette benim için her zaman olduğu gibi çok önemli. Sizlerle paylaşırken, fikirlerinizi de bekliyorum 🙂

Mutlu olmaya karar vermiş olmanın dayanılmaz hafifliğiyle,

Sevgide kalın..

Hüzünlü Kadın Güle Güle

Dolores’in böyle zamansız çekip gitmesi beni derinden etkiliyor… Günlük tempoma devam ederken içimde bir sızı var günlerdir. Anlamıyorum neden, sonra farkettim ki üzgünüm. Cidden üzgünüm.

Aklıma geldikçe bir Cranberries şarkısı açıyor, gazetelerdeki Dolores haberlerini karıştırıyorum. Ölüm nedenini bekliyorum 4 gözle. Ne olacaksa… ama öyle işte. Takipteyim. Ne zaman cenaze olacak vs herşey önemli benim için. Gideceğim sanırsınız..

Evet hayatta olsaydı da şu anda bende birşey değişmeyecekti elbet ama gelin görün ki şimdiye kadar aniden ölen müzisyenler içinde beni en çok etkileyeni bu oldu..Şarkılarındaki ve sözlerindeki hüzün vücuda geldi sanki.

Nedenleri var bu durumda olmamın..

Öncelikle tabii ki 16-17 yaşla başlayan gençlik dönemimin vazgeçilmezi olan müziklere sesiyle can vermiş biri o. Her müziğin eşlik ettiği bir anı var. Tıpkı ruhumla dinlediğim tüm parçalarda olduğu gibi. Her bir şarkısı zihninde bir olaya fon müziği olmuş adeta.

Yıllar sonra 2002 yılında Türkiye’ye geldiklerinde heyecandan kalbim yerinden çıkmış koşa koşa konserine gitmiştim. Berbat bir organizasyondu ne yazık ki fakat önemli olan orada olmaktı ve aynı havayı solumaktı. O içler acısı ses düzeninde bile müziğin muhteşemliğini duyabilmekti.

Sesimin fena olmadığını fark edip de amatörce kendi çapımda şarkı söylemeye başladığımda söylemekten en keyif aldığım, hem müzik hem söz olarak kendimi ait hissettiğim şarkılar hep Cranberries şarkıları oldu. Şarkıları arkadaş topluluklarında söyledikçe ses rengimin Dolores’e benzediğini ( tabii ki onun muhteşem sesinin yanında geçemesem de! ) söyleyenler olmaya başladı peş peşe, göğsüm kabarıyordu. Yavaştan özdeşleşmişim demek ki içten içe.

Şan dersi almaya başlayıp, ilk defa stüdyoda kayıt yapmak isteyince parça seç dediler. Fazla düşünmedim, tabii ki seçimim belliydi. Ode To My Family.. Hayatımdaki en ama en heyecan verici deneyimlerden biri olan stüdyo ortamında şarkı söylemek ve kayıtta olmak beni uçurmuştu. Elbette kendi aramızda defalarca ve rahatça söylediğim Ode To My Family’i sesim titreyerek ve “Aman neyse Dolores duymuyor ya 😄” kıvamında söyledim. Zormuş anladım gerçekten stüdyoda söylemek. Ama olsun, stüdyo deneyimiydi beni mutlu eden ve tabii en sevdiğim şarkılardan birini söylemiş olmak. O yetti.

Hayat hikayesini okuduğumda onun da Eylül’de doğan bir Başak kadını olduğunu görmek de -gülmeyin ama öyle- beni mutlu etti çok. Demek ki bağlar fazlalaşıyordu aramızda.

Oldukça zorlu bir hayatı olmuş evet. O konuda benzeşmiyoruz, hangi duyguları yaşadığını birebir bilmem mümkün değil. Ne kadar naif bir ruha sahip olduğuydu hep hissettiğim sadece. Yüzünde, sözünde, müziğinde hep bir hüzün vardı sanki, gülerken bile gözleri anlatıyordu içini. Bendeki hüznü de uyandırıyordu her defasında.

Diğer yandan olağanüstü bir yetenekle taçlandırılmış bir insandı Dolores. Baksanıza, taaa oralardan bana bu yazıyı yazma ilhamını verdi. Sesiyle ulaştığı yetmedi bir de gidişi ile titretti gönül telimi..

Bir röportajında şu hayattaki en mutlu anlarının çocukları ile olduğunu söylemiş. İşte bunu yürekten anlayabiliyorum. Keşke daha fazla burada kalsaydı da sevenlerini zenginleştirseydi.

Yapacak birşey yok. Artık şarkıları kaldı bize.
Güle güle Dolores.. Huzur bulursun umarım..