Cesaretin Cahili mi Makbul Medenisi mi?

Cesaret güzel kelime. İçi dolu..

 

“Rağmen” bir şeyleri yapmayı, yapmaya devam etmeyi hatırlatıyor bana. İlk anda yaptığı çağrışım belki sizlerde farklı olabilir. Bendeki bu şekilde.

 

“Feel the Fear and Do It Anyway” kitabında Susan Jeffers’ın da bahsettiği gibi, cesaret korkuya rağmen var olmalı. Hatta korkunun kendisi cesaret için bir atlama tahtası olmalı diyor Jeffers. Yani cesaret, korkusuz olmak değil, bilakis korkuyu hissedip ona rağmen aksiyon alma işi olarak özetleniyor.

 

İki tür kullanıyoruz korkuyu, aksiyon ya da acı. Seçim sizin diyor, atıl kalıp korkularınızla acılara gömülebilirsiniz ya da korkunuz içinizde olacak şekilde kendinizi aksiyona yönlendirebilirsiniz.

 

Gerçekten hayat değiştirici kitaplardan biri olan “Feel the Fear and Do It Anyway”, “Korksan da Vazgeçme” ismiyle Türkçeye de çevrilmiş  şanslıyız ki. İlgilenirseniz almanızı şiddetle öneririm.

 

Cesaret konusuna tekrar dönecek olursak, İngilizcesi “courage” olan kelimenin Latince’den gelen kökü  “cor”, yani kalp. Kalp’ten gelenin korkuyu yenmesi diyorum ben ona. İyi özetliyor..

 

Çünkü korku, biz var oldukça hayatımızdan eksik olmayacak. Değiştiremeyeceğimiz ve kabul etmemiz gereken en önemli nokta bu öncelikle. Yani “dur şu korkum geçsin de uçağa bineyim”, “korkmasam çıkar o konuşmayı ben yapardım” diye diye ömrünü geçirenler “acı”ya doymayanlar.

 

Alın size asıl acı geçek hadi buyrun o zaman. Korkun geçince uçağa  binmek sonu olmayan bir kuyu. Çünkü esas korkunu geçirecek olan uçağa binmenin ta kendisi. Korkuyu yenmenin yolu, korktuğun şeyi defalarca yapmak. Ne ironik değil mi hayat ? Öyle…Maalesef ve iyi ki 

 

Bu kadar cesaret girizgahından sonra gelelim, çeşitlerine. Benim aklıma gelen iki türü var ki, ah dedirtiyor bolca. Bu yazımı yazmaya beni iten de bu ikilinin varlığı, ve biri diğerini yensin diye beklerken hiç beklenmeyenin at başı önde oluşu.

 

Medeni Cesaret ve Cahil Cesareti. Buyrun size iki nur topu gibi cesaret.

 

Ortalık medeni cesurlarla dolu olsun diye dilerken bakıyoruz ki elimiz kolumuz cahil cesurlara çarpıyor, büyüteçle arıyoruz medeni cesurları. Yoklar! Ya evlerinde ortalıktan kaçıyorlar ya da üretmekten geri duruyorlar, “ne işe yarar ki ?” duygusuyla. Bildiğiniz kaçıyorlar, kapanıyorlar iyice, yavaş yavaş azalıyorlar.

 

Cesaret iyi, güzel, hoş, çok lazım evet….fakat Cahil Cesareti denen mereti de hakkedilmiş cesaretten ayırmak gerekmiyor mu bir nebze?

 

İçi boş başakların dimdik durduğu, iki kelam edemeyenlerin hatipliğe soyunduğu, kitap kapağı açmamışların bilgi yarışmalarında baş gösterdiği, yarım yamalak bilgileriyle ahkam kesenlerin ortalığı kapladığını gördüğümde benim içim acıyor doğrusu.

 

Aklıma hemen Dunning-Kruger Sendromu (DKS) geliyor. Geçtiğimiz günlerde bir yazımda da bahsetmiştim, hatırlayanlarınız vardır belki. (https://ishegul.wordpress.com/2014/02/04/bir-tutam-niteliksiz-insan-yaklasimi-lutfen/)

 

Kısaca özetlemek gerekirse; Justin Kruger ve David Dunning isimli iki ABD’li psikiyatrın, bilimsel araştırmalara dayanarak oluşturdukları bir teori bu.

Teoriye göre, cahil ve bilgisiz insanlar, bilgili insanlara göre öz farkındalıklarının(ve aslında bilgi düzeyi farkındalıklarının) daha düşük olması nedeniyle, çok daha cesur ve kendilerine güvenliler.

Kolaylıkla kendilerini ortaya atabiliyorlar, bir şeyi tam ve eksiksiz bilmeye ihtiyaç duymadan “yapan” taraf olmaya geçebiliyorlar. Kendilerini övmekten kaçınmıyorlar, hep “ne kadar iyi” olduklarıın anlatıyorlar ve de en önemlisi herşeyi hakettiklerini düşünüyorlar.

Bilen, öğrenen, aydın ve devamlı okuyan kişiler ise, bilgileri arttıkça – aslında ne kadar çok şey bilmediklerini farkettiklerinden olsa gerek herhalde – daha geri planda kalmaya başlıyorlar.

Hadi bakalım buyrun buradan yakın!

Yine işin içine meşhur “mükemmeliyetçilik”i de almazsak olmaz. Okudukça, öğrendikçe, bildikçe, ne kadar bilmediğini fark ediyor ya insan Sokrates’in de dediği gibi, başlıyor bir mükemmeliyetçilik, içinde bol bol yetersizlik hissi. Ah ki ne ah..

Kısır döngüye girince de bu sefer meydan “ben bilirim” diyen içi boşlara kalıyor. DKS çeken insanlar bir de üstlerine mükemmeliyetçiliğin aşırı dozunu eklediler mi tadından yenmez bir ortam oluyor Cahil Cesareti olanlar için.

Tam da ihtiyacımız olan DKS çeken insanların ortaya çıkması, kendilerini göstermesi. “Ben de varım” demesi. Ortamın “ortalamalara” kalmaması, Cahil Cesurların bir ihtimal, kendilerine “ben ne yapıyorum” diye sorması, yine bir ihtimal kendilerini geliştirme istemeleri, gelişmeleri, öğrenmeleri..

Medeni Cesaret en çok bu insanlara yakışır, aksi Medeni Cesaret olmuyor işte dediğim gibi. O başka kategori. Gözümüzü açıp ortalarda gördüğümüzün çoğu medeni cesur DKS’undan muzdarip mükemmeliyetçiler olsa keşke !!

Bir şeye adım atmadan önce sorun kendinize, hele ki fazlasıyla düşünüp uzun süredir adım atamadıysanız.

“Beni geri tutan yeterince iyi olmamam mı yoksa DKS mu ?”

Yani Türkçesi “Cahil Cesaretim mi yok, Medeni Cesaretim mi yok?”

Eğer cevap ilkiyse, güzel! Doğru yoldasınız demektir. Biraz daha vakit var, aceleye lüzum yok.

Cevap ikinciyse, o zaman hatırlatın kendinize. Tüm ihtiyacınız olan kalbinizin korkunuzu yenmesi, yani cesaret, yani Medeni Cesaret. Korkudan acı çekmemek, korkuyla harekete geçmek. Daha çok çalışmak ya da daha çok bilmek değil.

Hadi..

Müjdeler Olsun! Erteleyenler Ölmüyormuş..

 

Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı son rapora göre her işini erteleyen, “bugün değil yarın” “ne acelesi var” diyen, çok isteyip de yapamadıklarını birbiri üstüne devamlı olarak yığanlar ölmüyorlarmış. Diğer fanilerin aksine, bu erteleyen insanların zamanları sınırsızmış. Bu bilginin ışığında, erteleyenlere “devam” diyen Dünya Sağlık Örgütü, geçtiğimiz gün diğer ölümlüler için yayınladığı bildiri ile  “İsteyen herkes ölümsüz olabilir, tek şart her şeyinizi ertelemek.” diyerek açık bir çağrıda bulundu..

 

Tamam tamam 🙂

Kesiyorum burada. Çünkü biraz daha saçmalamaya devam edersem inanıvereceğim, evlerden uzak 🙂

 

Biraz muzurca bir girişle aslında bugünkü yazımın konusunu size daha çarpıcı şekilde iletebilirim belki diye düşündüm. Evet, “ertelemek” üzerine konuşmak istiyorum bugün.

 

Yer yer, zaman zaman her birimizin içine düştüğü bir durum öyle değil mi? Fakat hayatın bazı alanlarında bu erteleme öyle kronik bir hal alabiliyor ki, dişe dokunur bir aktivitede bulunmak için sadece bir ufak adım yetecekken, üzerinden atlanacak koca bir dağla baş başa bırakıyor insanı.

 

25 Mart 2019’da New York Times’ta yayınlanan bir makalede* Dr. Piers Steel tarafından “kendi kendine zarar vermek (self-harm)” olarak tanımlanan ertelemek, aslında kendimizi kötü hissettiğimiz dönemlerde tavan yapıyor.

 

Yani kendimizi kötü hissettiğimizde, daha da kötü olmamıza yol açacağını bildiğimiz bir şeyi yapıyoruz. Evet, çoğu erteleyici aslında yaptığı şeyin kendine zarar verdiğini bile bile yapıyor işin ilginci.

 

Yine aynı makalede Psikoloji Profesörü Dr. Tim Pychyl, bunun bir “zaman yönetimi” değil, “duygu yönetimi” problemi olduğunu söylüyor. Daha önceki yazılarımda da defalarca konu ettiğim şu meşhur “duygu yönetimi” konusu. Geldi çattı yine..

 

Kısa dönemli iyi hissetme ile duyguları tamir edeceğini sanarak, insanlar genelde uzun dönemde kendilerine iyi gelecek olan fakat kısa dönemde belki birkaç sıkıntıya neden olacak olan aksiyondan kaçmayı uygun görüyor. Yani hemen şimdi burada acıya dur deyip hemen “haz”za geçiş yapmayı, uzun dönemli eline geçecek olan daha büyük ve doyurucu bir “haz”za tercih ediyor erteleyenler.

 

Ertelenen aksiyonun doğasıyla, neden olduğu duygu bağı bu sonucu doğuruyor.

 

Dağınık bir odayı toplamaktan tutun da sıkıcı olduğunu düşündüğünüz bir rapor hazırlamaya kadar uzanabiliyor skala.

 

Bu aksiyonun sizde uyandırdığı düşük özsaygı, anksiyete ya da güvensizlik gibi duygular bir anda sahneyi devralarak, o yapacağınız aksiyonun size getireceği faydayı göremeyeceğiniz şekilde sizi kör etmeye başlıyor.

 

Bomboş beyaz bir sayfaya saatlerce bakarak “Bunu yazacak kadar zeki değilim. Hem zaten öyle olsam bile, insanlar ne düşünecek ? Yazmak çok zor bir iş. Ya kötü yaparsam ?” diye sıralayabileceğimiz sayısız düşünce peş peşe gelerek görevlerini yapıyorlar. Tam da bu anda “Aman boşver sonra yazarım.” Diyerek bu acılarla dolu anlara son veriyor insan. Oh be! Dünya varmış. Dur onun yerine gideyim de bir film seyredeyim, rahatlarım..

 

Aslında erteleme olayı derinlemesine incelenmiş ve üzerinde çalışılan karmaşık bir konu tabii. Ben burada mümkün olduğunca basitleştirmeye çalışıyorum belki bir ikinize bir şeyler fark ettirebilirim diye.

 

Yine bilim adamları diyor ki, yukardaki şekilde ertelemeyle birlikte gerçekleşen kaçışla rahatlama yönetiminin insanda bağımlılık yaratarak ertelemeyi kısır bir döngüde tekrar tekrar deneyimletebildiğini söylüyorlar.

 

Of ki ne of!

 

Ben bunları okuyup fark edince kendi adıma biraz panikledim açıkçası. Balık nasıl sudan kafasını çıkarmadan yüzdüğü yerin su olduğunu fark etmezse, bizler de öyleyiz. Arada bir çıkmak lazım.

 

İyi hissetme oyununun sonunda “berbat hissetmek” garanti! Benden duymuş olun..

 

Peki ne yapacağız o zaman ?

 

  • Ertelediğimizi fark ettiğimiz anda tüm dikkatimizi ruhumuzda ve vücudumuzda hissettiklerimize yönlendireceğiz. Neler oluyor tam o sırada ? Ne hissediyorsunuz ? Bu size neyi hatırlatıyor ? Ertelediğinizi fark etmek nasıl bir duygu ? Bu farkındalık ruhen ve fiziksel olarak olanları değiştiriyor mu?

 

  • Hemen bir sonraki aksiyona odaklanacağız. Mesela rapor mu yazıyoruz, önce tarihi at, sonra başlığı yaz, vs şeklinde adım adım. Takiben motivasyonunuzun harekete geçtiğini göreceksiniz.

 

  • Sizi yoldan çıkarıp, dikkatinizi dağıtan şeyleri daha zor ulaşılabilir hale getirin. Mesela devamlı sosyal medyaya girmek için telefonunuzu elinize alıyorsanız telefonu uzağa koyun. O da olmuyorsa bir süreliğine söz konusu uygulamaları telefonunuzdan silin. (Demesi kolay biliyorum ama etkili olur sanki!) Ya da spora gitmeye üşeniyorsanız, geceden spor kıyafetlerinizle yatın ki sabah kalkar kalkmaz spora rahat gidebilesiniz. Örnekler çoğaltılabilir

 

Tüm bunlara rağmen “erteleme”nin varoluşsal bir durum olduğunu söylemeden de bitirmemeliyim. Yani öyle ya da böyle bunu deneyimleyeceğiz. Yeter ki farkında olup önce şefkatle kabul edelim, sonra biraz çabayla o yarattığımız küçük dağları yıkalım 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Motivasyonunuz Nereden ?

İçten mi dıştan mı?

Belki diyeceksiniz ki, “nasıl anlayacağım?”, ya da “ne fark eder nereden olduğu?” ya da benim aklıma gelmeyen başka başka şeyler..

Hadi şimdi bir bakalım nasıl bir meret bu motivasyon, içten geleni dıştan geçeni de mi var ?

Malum ne yapıyorsak yapalım, motivasyon mühim mesele. Motive olmadıkça bir aksiyonun devamını getirmek oldukça zor hatta bazı zamanlarda imkansız.

Hayatımızda yaşadığımız tıkanıklıkların çoğu motivasyon eksikliğinden kaynaklanıyor aslında. Adını bu şekilde koymasak da. Durun durun, düzeltiyorum, iç motivasyon eksikliğinden kaynaklanıyor. Evet durum tam olarak bu.

Motivasyon, tanım olarak, güdü, saik veya harekete geçmedir.

Bir insanı belirli bir amaç için harekete geçiren güç, bireyleri bilinçli ve amaçlı işlerde bulunmaya yönelten dürtü veya dürtüler bileşkesidir.

Bu ister bulaşık yıkamak olsun ister bir yüksek lisans tezi yazmak olsun farklı değil. Her ikisinde de motivasyon bizim en değerli arkadaşımız olmadıkça, devamı zor.

İçsel Motivasyon ve Dışsal Motivasyon olarak ikiye ayrılan bu itici güç, içsel olduğunda tükenmez, dışsal olduğunda ise tükenmeye mahkum bir hale geliyor.

Nasıl anlayacağınıza gelince, yaptığınız işe bir bakın ? Bir daha bir daha yaparken bir su gibi akıyor musunuz yoksa arkadan itmeli bir el arabası gibi zar zor mu ilerliyorsunuz ?

Sonucu rahatlıkla görebileceksiniz.

İçsel Motivasyongönüllülük içerir, ilgi ve meraktan kaynaklanır, tutkudan beslenir ve bir aidiyet duygusu oluşturur. Dışsal Motivasyon ise ödül/ceza sistemiyle beslenir, ucunda para, mevki, terfi,takdir, onay vb hızlandırıcı ya da yavaşlatıcılar içerir.

Aslında İçsel Motivasyon, bu hayattta hepimizin aradığı “anlam”a eşdeğerdir büyük ölçüde. Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim şu sözdeki gibi tıpkı “İnsanoğlu anlam arayan ve anlam yaratan bir varlıktır.”

Edward Deci ve Richard Ryan tarafından geliştirilen Öz Belirleme Teorisi (Self-Determination Theory) bu konuda oldukça fazla bilgi veriyor. İlgi duyanlar için araştırmaya değer.

Dışsal Motivasyon, yukarda bahsettiğim altı çizili elementler nedeniyle, tamamen dışardan gelir. Yani başkalarından!

Sorun tam da burada, bugün gelir yarın gelmeyebilir. İşte orada kalırız, devam edemeyiz, bekleriz, tırmalarız ama yok.

Çalışırız çabalarız elimizden geleni yaparız ama terfi alamadığımızda yıkılırız. Zira siz ne yaparsanız yapın, takdir başkasınındır. Siz kendinize göre en iyiyi verdiğinizi düşünseniz de, karşı taraf/kurum öyle düşünmüyorsa bitmiştir. Tamamen dışarı bağımlı bir sistemin kurbanı olmuşsunuz demektir.

Birileri beni beğensin, onaylasın, tasdik etsin diyerek devam ediyorsanız hayatınıza, aman diyeyim yol yakınken bir göz atın kendinize. Yapmayın etmeyin. Kimsenin eline sizi var etme ya da yok etme gücünü vermeyin. İnanın, bundan daha fazlasısınız.

Eğer, yaptığınız iş, tutkunuzdan besleniyorsa, sizi kolay kolay yıkamaz hiçbir fırtına. Eğer bireysel olmaktan çok ulvi bir amaca hizmet ediyorsanız, kimin ne dediği vız gelir tırıs gider.

Eğer iç pusulanız size doğruyu gösteriyorsa, ne terfi ne maaş ne takdir ne tekdir sizi yolunuzdan alıkoyar.

Hani meşhur “esneyin yoksa kırılırsınız” felsefesinde olduğu gibi. Rüzgar sizi esnetse bile kıramaz. Tekrar tekrar devam eder, gücünüze güç katabilirsiniz. İçten gelen kaynağınız tükenmek bilmez.

Hadi şimdi bakın bakalım hayatınıza, aktivitelerinize bir göz atın. Listeleyin hatta.

Hangisi içsel hangisi dışsal motivasyonla ilerliyor görmesi pek kolay olacaktır böylece.

Şu soruları da sorabilirsiniz kendinize:

  • Hiç kaybetmeyeceğimi bilseydim. bu hayatta ne yapmak isterdim ?
  • Karşılığında hiç para kazanmasam, onaylanmasam bile yapmaktan yılmayacağım şey nedir?

Sonuca göre bir düzenleme, bir farkındalık, bir yenileme gerekiyordur belki de kim bilir ?

Hadi..

Hoşgeldin : Güle Güle

Duygular..

Evet bugün duygularımızadan ve onları ağırlayış şeklimizden bahsetmek istiyorum.

Aslında, ikincisi ilkinden çok daha önemli. İnsan olarak bu dünyaya gelişimizden, hatta anne karnına düştüğümüz andan itibaren belki de, duygularımız var. Onların ne olduğunu genellikle biliyoruz. Genellikle diyorum çünkü bilmediğimiz bir kısmı da mevcut.

Duygu farkındalığını bilmiyoruz. Ne demek “duygu farkındalığı”? Tam olarak hangi duyguda olduğumuzu tanımlayabilmek, bir dış gözmüşcesine o duyguyu izlemek, bizi ziyaret etmesine ve vakti gelince de toplanıp gitmesine izin vermek. İşte duygu farkındalığı tam olarak bu. Yani bilemediğimiz, el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalıştığımız, bazen de elimize yüzümüze bulaştırdığımız.

Önce gelin birlikte duygularımıza bakalım. Sekiz tane temel duygu vardır. Bunlar:

  • Mutluluk
  • Üzüntü
  • Korku
  • Şaşkınlık
  • Öfke
  • İlgi
  • İğrenme
  • Utanç

Bir de bu ana duyguların içerdikleri var onları da şöyle detaylandıralım:

  • Mutluluk : Sevinç, neşe, zevk, rahatlama, keyif, haz, gurur, heyecan, coşkunluk
  • Üzüntü : Keder, acı, kasvetli, melankoli, umutsuzluk, yalnızlık, depresyon
  • Korku : Kaygı, endişe, sinirlilik, ürkeklik, dehşet, panik
  • Şaşkınlık : Hayret, sürpriz, şok, şaşırma, şaşkınlık
  • Öfke : Öfke, hiddet, kızgınlık, gazap, düşmanlık, hınç, şiddet
  • İlgi : Merak, kabul, dostluk, güven, şefkat, sevgi, bağlılık
  • İğrenme : Tiksinme, hor görme, küçümseme, kibir, nefret, hoşlanmama, sevmeme
  • Utanç : Suçluluk, utanç, hayal kırıklığı, vicdan azabı, pişmanlık, üzüntü, pişmanlık

Şimdi bu bilgiler ışığında şunu rahatça söyleyebiliriz, öyle değil mi? Bir şekilde tüm yukarıdaki duygulardan hatta duygu kombinasyonlarından geçmişizdir hayatımız boyunca. Geçmediysek de illa ki geçeceğizdir. İnsan olmanın doğası duygularla yaşamaktır çünkü.

Gelin görün ki, küçük yaşlardan itibaren (özellikle benim gibi bir X kuşağı iseniz) duygularınızı bastırmanız öğretilmiştir size. Bilmeden belki de, ama sonuç kesinlikle bu.

Ağlayan bir küçük çocuğa “ağlama” dediğiniz her an siz de bunu yapıyorsunuz inanın. Ağlamak bir duygu ifadesi ise “sus” demek de “duygunu yut” demekle aynı şeydir. Ben küçükken ağlamamı istemeyen büyüklerim, ya da beni ağlarken görmeye dayanamayanlar sıkça susturmuşlar. Böyle olunca da duygularımı göstermenin, ifade etmenin pek de hoş bir şey olmadığı kodlanmış bilinç altıma. Hadi bakalım hayata başlarkenn 1-0 yeniksiniz işte.

Aaa ama gülüp kahkahalar atınca bir çocuk, bayılırız. Onun daha da gülmesi için elimizden geleni yaparız. Hatta o derece yaparız ki, onu sırf ağlatıp üzmemek için bazen doğru olanı yapmayı bile ertleriz. Yeter ki mutlu olsun.

Çocuklar üzerinden örnekleme yapmamamın nedeni olayı daha net gözünüzün önüne getirebilmenizi sağlamak. Şimdi büyüteci kendinize çevirin.

Kendinizi mutlu, coşkulu görmeyi o kadar çok istersiniz ki bazen, üstesinden gelmeye çalıştığınız sigara tiryakiliğinizi devamlı rafa kaldırırsınız. Çünkü o süreç, sonunda lehinize olsa bile, sizi belli bir süre zorlayacak, mutsuz edecektir. Böyle böyle yıllar geçer gider.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ne kendimizin ne de bir başkasının üzüntüsüne, kaygısına, herhangi bir şeyi beğenmemesine hoşgörü gösteremiyoruz.

Hal böyle olunca, duyguları “iyi” ve “kötü” olarak sınıflandırmanın zararlarına geliyor konu.

Mutluluk ve içerdiği her türlü duygu baştacı edilirken, üzüntü ve türevleri de hasıraltı ediliyor. İnsan her dakika mutlu olmak için yaratılmış gibi yanlış bir düşünceden kaynaklanıyor hepsi. İnsan, oysa ki, yaşamak sanatını icra edebilmek için doğuyor, acısıyla/tatlısıyla hayatı göğüsleyip fırtınada dans etmeyi öğrenebilmek için.

Her şeyin güllük gülistanlık olduğu bir dünya yok. Sizi temin ederim.

Duygulara izin vermek, onları yaşamak, bize geldiklerinde misafir gibi davranmak, zamanı geldiğinde de yolcu etmek- yukarda söz ettiğim duygu farkındalığı- o kadar önemli ki bunun için. Oturup fırtınanın dinmesini beklerken hayat geçer gider yoksa. Size haber bile vermeden..

“Şimdi, burada, anda olalım” mottolarının çoğunun havada kalmasının nedeni işte bu. Duyguyla temastan kaçınmak, duyguları iyi-kötü diye ayırarak hep “iyi” sandığımız duygunun etrafında dönmeye çalışmak, diğer duygulara kapıyı kapamak.

Başka bir deyişle, kendimize yapacağımız en büyük kötülük.

Adeta kendimiz sakatlamak.

Hepimizin yer yer hoşnut olmamaya, üzgün, sıkıntılı, endişeli, kaygılı olmaya hakkı var. Kendimize izin vermekte mesele. Eğer gereği gibi tüm duyguları yaşama becerisi geliştiremezsek, o çok bayıldığımız mutluluk aktiviteleri de havada asılı kalmaktan öteye geçemiyor inanın.

Tam olarak hangi duyguda olduğunuzu fark edebilirseniz gerisi kolay. En zoru bu çünkü..Kendine kulak vermek, duyguyu görmek, yaşamak ve göndermek..

Bir de son aşama olan, “göndermek”ten bahsetmek isterim. Yaşamamakta direndiğimiz durumlar dışında bir de göndermemekte direndiklerimiz var. Ah..

Bunda da özellikle “kötü” diye nitelendirdiğimiz duygulara bağlı kalmak, sündürmek, sıçratmak konusunda birebiriz.

Üzüntü, sıkıntı, utanç, vs her ne ise yaşandıktan sonra (gerçek anlamda kabul edildiyse eğer) gitmesi beklenir. Gereğinden fazla kalıp hayatınızı yönlendirmeye başladıysa o zaman tehlike çanları çalıyor demektir.

Asılmamak lazım duyguya..

Bırakın aksın gitsin..

Hayatımızı zenginleştirsin, bize içsel birer rehber olarak gelsin, gitsin, gelsin sonra tekrar gitsin.

Tek bir tanesine bağlanmadan..

Geldiğinde “hoşgeldin”, giderken “güle güle” demeyi bilerek.

Yaşayın gitsin..

Geribildirim; Senibildirim

Hayatta hangi alanlarda kendinizle ilgili geri bildirim alıyorsunuz?

Geribildirim ( feedback ), sözlük tanımıyla, kullanıcıya bulunduğu durum ve yaptığı eylem ile ilgili, sistem tarafından geri verilen her türlü bilgi ve bildirimlerdir.

Neden önemlidir?

Çünkü insan “tam olarak” nerede olduğunu bilmeden, bir sonraki hedefine doğru yol almakta zorlanır.

Ve çünkü; insan en çok kendine kördür. En az kendini görür, tarafsız olmakta en çok zorlandığı kendidir, ne ironiktir ki.

İşte bu yüzden kendimizle ilgili her konuda geribildirim alabilecek cesarete sahip olmak önemli ve insanı oldukça ileri taşıyan bir meziyettir.

Cesaretli olmak gerekir çünkü geribildirim her daim şekerli ballı gelmez, bazen acılı ekşili de gelebilir. Bu durumda da gönül rahatlığıyla geribildirimi alıp onu gereği gibi kullanabilmek maharet gerektirir.

Böyle lafa söze dökmek kolayken hayata geçirmek oldukça zahmetli olabilir. İnsanlar negatif geribildirim aldıklarında bazen o derece savunmaya (hatta saldırıya) geçebiliyorlar ki, karşıdakiler “samimiyetle” geribildirim vermekten kaçınmaya başlıyorlar.

Aslında belki de en kilit nokta burada. Geriblldirimi, her ne olursa olsun, alıp kabul etmek, geribildirimi veren için müthiş güvenli bir ortam yaratıyor. Bu da tamamen tarafsız ve samimi geribildirimin yolunu açıyor. Yani esas amacına hizmet eder bir hale geliyor o zaman geribildirim.

Harvard Business Review, Türkiye’de bu hafta okuduğum Peter Bregman’ın makalesinde, insanların negatif geribildirim aldıklarında başvurdukları 13 sapma listelenmiş. Çok hoşuma gitti ayrıca çok da kullanışlı buldum.

Diyelim ki “Çok çalışıyorsun!” şeklinde bir geribildirim aldınız. Olması muhtemel ego merkezli tepkilere buyrun siz de bir göz atın:

  • Mağduru Oyna: “Evet, bu doğru ama benim suçum değil.”
  • Gururlu Tavır Takın: “Evet, bu doğru ama iyi bir şey.”
  • Küçümse: “O kadar da önemli değil.”
  • Reddet: “Bunu yapmıyorum!”
  • Kaç: “Bu işe o kadar da ihtiyacım yok!”
  • Suçla: “Sorun, siz çevremdekiler. Kötü insanları işe alıyorum.”
  • Aksini Savun: “Böyle davranmadığımı gösteren birçok örnek var.”
  • Saldırıya Geç: “Bu berbat şeyi yapmış olabilirim ama sen de şu berbat şeyi yapmıştın.”
  • Çürüt: “X hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyorsun.”
  • Lafı Çevir: “Gerçek sorun bu değil.”
  • Hükümsüzleştir: “Diğerlerine sordum ve kimse aynı yorumu yapmıyor.”
  • Şakaya Vur: “Bu kadar iğrenç olduğumu hiç bilmiyordum.”
  • Abart: “Bu gerçekten çok kötü, berbat biriyim”

Tek tek okurken kendimi düşündüm, her zaman yaptığım gibi. Zaman içinde bir ya da bir kaçına başvurmuşluğum olduğunu farkettim, itiraf edeyim.

Aynı makalede diyor ki, diyelim ki hoşunuza gitmeyen bir geribildirim aldınız tek yapcağınız şu; “Fikrini bana söylemek için ayırdığın vakti ve harcadığın çabayı takdir ediyorum. Teşekkür ederim.” diyerek hediyeyi kabul etmek. Evet tam da bir hediyeyi alır gibi almak geribildirimi.

Düşünsenize, çok da beğenmediğiniz bir hediye aldığımızda da teşekkür edip almaz mısınız?

Bunu da size verilen bir hediye gibi kabul edin. İttirmeyin, reddetmeyin, savuşturmayın. Özenle alın kabul edin..

Savunmacı bir tonu olmayan bu basit cevabın ayrıca büyülü bir yanı da var: Geribildirim alma becerinizi muazzam ölçüde yükseltiyor. Yukarda bahsettiğim güvenli alanı oluşturarak çevrenizdekilerin size rahatlıkla ve açıklıkla geribildirim verebilmesini sağlıyor.

Ben kendi adıma bu yöntemi denemeyi ve alışkanlık haline getirmeyi hedefliyorum . Sizler de hayat kalitenizi arttırmak isterseniz belki denersiniz..

Biliyorum ki geribildirim, senibildirim’dir aslında. Kendini bilme yolunda işinizi kolaylaştırması dileğiyle..

Özünde Ne var ?

Bundan yedi yıl önce yazdığım “Mutluluk mu Tatmin mi“ isimli yazımda da  https://ishegul.wordpress.com/2012/08/25/mutluluk-mu-tatmin-mi/)belirttiğim gibi genellikle mutluluk ve tatmin birbirine karıştırılan iki kavram. Örnek vermek gerekirse almayı planladığımız arabayı aldığınızda hissettiğiniz tatmin iken hayatınızda ne olursa olsun mutlu olmayı seçtiğiniz durum ise mutluluktur.

Yani kendinize koyduğunuz maddi ya da manevi hedeflere ulaştığınızda hissettiğiniz anlık duygu yükselişleri sizin tatmin olduğunuzun göstergesi. Bu tatminleri hayatımızın içersinde evet ihtiyacımız var fakat şöyle bir tuzağı da içinde barındırıyor ne yazık ki. Elde etmeyi hayal ettiğiniz şeyi aldıktan sonra tatmin duygusu en üst noktaya erişiyor ve zaman içinde tekrar sıfırlanıyor. Yani yıllardır almayı beklediğiniz arabayı aldığınızda çok mutlu oluyorsunuz ama belki bir ay sonra belki de bir yıl, orada hissettiğiniz tatmin duygusu yok olup gidiyor.

Bu sefer yeni bir hedefe doğru yönelip yeniden tatmin olma yoluna gidiyoruz. Buradaki en büyük sıkıntı mutluluğu bu tarz tatmin duygularıyla birbirine karıştırmak. Yani şu gibi söylemler “şu okula girersem mutlu olacağım”, “şu arabayı alırsam harika olacağım”, “böyle bir evim olursa benden mutlusu olmayacak” gibi düşünceler bizi yanlış yollara saptırabiliyor çünkü mutluluk bundan çok daha geniş çok daha farklı bir kavram. Bunu çeşitli seferler çeşitli yazılarımda söylemişimdir yinelemekte de bir sıkıntı görmüyorum; mutluluk bir tercihtir.

Mutlu olmaya karar verirsiniz ya da vermezsiniz. Bu kadar basittir aslında. Eğer mutlu olmaya karar verdiyseniz hayatınızda sizi mutlu edecek ufak ufak sayısız şey bulmakta hiç sıkıntı çekmezsiniz. Tabi bu demek değildir ki hayatımızda hiç olumsuz şeyler olmayacak her şey süt liman devam edecek. Böyle bir hayat yok ne yazık ki. Dolayısıyla ne olursa olsun mutlu olmaktır esas mutluluk. Şöyle olursa, bunu alırsam, bunu giyersem, buraya gidersem gibi ön şartlar içermeyen, daha büyük daha hayata dair, saf bir helikopter bakışıyla karar almaktır mutluluk.

Felaefede de bir çok filozofu düşünsel anlamda meşgul eden mutluluk kavramından bahsederken Epikürcülük’ten bahsetmeden olmaz. Helenistik dönemin ilk büyük felsefe okulu, Epikürosçu Okul’dur ve okul Yunanlı bir filozof olan Epiküros tarafından kurulmuştur. Mutluluğun hazla ilişkili olduğunu söylerler. Hedonist’lerden farkları ise hazzın yanında ihtiyatın da bulunmasıdır. 

Her bireyin mutluluğu nasıl sağlanır ve korunur?” sorusuna şöyle yanıt veriyor Epikürcüler: “Yaşamdan zevk almalı, fakat düşünüp tartarak. “

Çok derine girmeden hemen şu iki madde ile özetlenebileceğini söyleyebiliriz Epikürcü yaklaşımın:

1- Var olan tek “iyi”, hazdır.

2- En fazla hazzı elde edebilmek için, yalnızca kontrol edebildiğimiz hazların tadını çıkarmalıyız.

Epikürcüler için bu  girizgahı yaptıktan sonra,  tatmin olmak amaçlı istediğimiz/hayalini kurduğumuz konuları bir süzgeçten geçirip hem daha gerçekçi hem de daha geniş kapsamlı hale getirecek (tatminden çıkıp mutluluğa hizmet edecek hale getiren) bir düşünce yöntemi paylaşacağım şimdi.

Felsefenin Tesellisi (A.de Botton) kitabından, özü Epikürosçu düşünceye dayanan bu beş basamaklı sistem şöyle ilerliyor:

1- Sizi mutlu edeceğini düşündüğünüz bir şey bulun.

Tatilimi mutlu geçirmek için Hawaii’ye gitmeliyim.

2- Şimdi bu düşüncenizin yanlış olduğunu farzedin. Arzu ettiğiniz nesne ile mutluluk arasında varsaymış olduğunuz ilişkiyi değiştirebilecek bir istisna arayın. Acaba arzu ettiğiniz nesneye kavuştuğunuz halde mutlu olamayabilir misiniz?

Tatilde Hawaii’ye gittiğim halde mutlu olmama ihtimalim var mı?

3  Bir istisna bulduysanız, arzu ettiğiniz nesne gerekli ya da yeterli değil demektir.

Eğer arkadaşlarımla birlikte değilsem, tatilde Hawaii’ye gitmeme rağmen çok da iyi vakit geçiremeyebilirim.

Eğer sevdiklerimle birlikteysem, tatilde nereye gittiğim çok da önemli değildir.

4- Mutlu olmak istiyorsanız, bulduğunuz istisnayı da ilk düşüncenize dahil ederek onu yeniden biçimlendirmelisiniz.

Tatil için Hawaii’ye gidip mutlu olmam, sevdiğim insanlarla birlikte olmama bağlıdır.

5- Artık gerçek gereksinimleriniz ile başlangıçta gereksinim duyduğunuza inandığınız şey arasındaki farkı açıkça görebilirsiniz.

Mutluluk tatil için Hawaii’ye gitmekten çok, sevdiğim dost ve arkadaşlarla çevrili olmama bağlıdır.

İlk okuduğum andan itibaren çok hoşuma giden bu beş basamaklı Epikürosçu düşünme yöntemi ile, kendi mutluluğunuz için koyduğunuz belli şeyleri test etme fırsatı bulabilirsiniz.

Gerçekten gerekliler mi?

Onlar olmadan da mutlu olunabilir mi?

Bu sayede hem beklentilerinize bir fine-tuning yapar hem de öz’de sizin için gerçekten önemli olanın ne olduğuna ulaşabilirsiniz.

En başta bahsettiğim tatmin ve mutluluğu da yine bu yöntemle birbirinden ayrıştırabilir ya da bütünleyebilirsiniz.

Hayattan almak istediklerinizi özünüzle harmanlamanız dileğiyle..

Önüm, Yönüm, Sağım, Solum; KARAR

Siz hiç karar verdiniz mi hayatınızda?

Saçma bir soru ile başlayayım dedim 🙂 En azından cevabı belli bir soruyla. Tabii ki verdiniz.

Doğduktan sonra bilinçli bir hale gelmemizi takiben, hayatımızın her alanında devamlı olarak karar veriyoruz. Neredeyse her an.

Ne giyeceğimizden ne yiyeceğimize, nereye gideceğimizden ne düşüneceğimize, ne cevap vereceğimizden ne okuyacağımıza kararlarla yaşıyoruz.

Tabii bu kararların bazıları gündelik ufak kararlar bazıları ise hayatımızda büyük önem arz eden konularla ilgili kararlar.

Ufak kararlar diyeceğimiz gündelik kararları verirken bir miktar daha rahatız. Sonunda yanlış bir karar olduğunu anlasak bile çok da hayatımızı etkilemiyor.

Oysa iş seçimi, okul seçimi, sevgili/eş seçimi, ev seçimi ve bunun gibi kararlar hayatımıza büyük damgalar vurabilecek, yönünü değiştirecek kararlar. Dolayısıyla bu kararları alırken daha fazla düşünmeye, daha fazla ölçüp biçip tartmaya, risk faktörlerini öngörmeye çalışmaya eğilimliyiz. Emin olmak istiyoruz, verdiğimiz kararın bizim için “iyi” olduğundan! Ne demekse o “eminlik” hali ? Olmasa da böyle bir şey, arıyoruz biz ısrarla..

Freud’un şu sözünü çok seviyorum: “Basit kararlar alırken artıları ve eksileri göz önünde bulundurmak avantaj sağlar. Hayati öneme sahip konularda ise karar bilinçsizce, içimizdeki derin bir yerden alınmalıdır.”

Bu bana çok yakın geliyor. Ve oldukça derin.

Aşırı mükemmeliyetçi ve her şeyi öngörüp kontrol etmek isteyen (ya da edebileceğini sanan!) yapılar bu sözü okuduğunda bile rahatsız olabilir:) Eğer siz de onlardansanız, uyanın derim. 

Karar alma eyleminin nasıl oluştuğunu merak etmişimdir ben hep. Konuyla ilgili de bayağı bir kitap, döküman karıştırdım tahmin edersiniz. Süreç karmaşık, bir çok değişkenin bir araya gelmesiyle veriliyor karar tabii ki. Kişinin psikolojik durumu, elindeki veriler, o andaki şartlar, istekler, ihtiyaçlar, yetişme şekli, beklentiler, farkındalık düzeyi, geleceğe dair planlar, hayaller, vs vs.. Liste uzar gider.

Psikolog Kurt Lewin, “önkarar” ve “karar” farkından bahsediyor.  “Önkarar”, bir değişim niyeti belirtse de bu daha çok bir sözlü karardır” diyor. “Karar” ise, önkarardan eyleme geçişle birlikte bir değişimi getiren süreçtir.

Lewin’in bu ayrımını öğrendikten sonra ben fikri biraz daha katmerledim, şekerledim, karar yerine “yönkarar” demeye başladım. Biri önkarar, diğeri yönkarar. Yani yönü belli aksiyon içeren hal.

Şimdi bu tanım ışığında dönüp baktığımızda, hayatımızın hangi alanları “önkarar”larla gereksizce dolu?

Onları “yönkarar” a çevirmek için neye ihtiyacımız var?

Bu bekleme süreci bize nelere mal oluyor?

Düşünmeye değer sorular bence. Bir durup nefeslenip bakmalı..

Hiç şüphesiz yönkarar seviyesine geçmekte herkesin risk algısının önemli bir payı var. Risk, belirsizlik gibi kavramlarla olan ilişkinin yani.

Zorlukla karar alan insanların risk iştahlarının düşük, hızlı karar alanların ise daha yüksek olduğu aşikar.

Daha önce bir yazımda da bahsettiğim “belirsizlikle yaşamak” becerisi de çok önem arz ediyor. https://ishegul.wordpress.com/2019/04/02/belirsizligin-hediyesidir-hayat/)

Yönkararlar hayatımıza yön verirken, ivme kazandırıyor. “Yaparak” öğrenme imkanı tanıyor. Hata da yapsak, öğreti çok güçlü ve kalıcı oluyor. Bir sonraki adımı güçlendiriyor.

Önkarar safhasında kalmak ise, dilimize vuruyor. “Şunu yapacağım”, “bunu yapacağım” diyerek vakit geçirmekten, kendimizi eylemleri yapmış kadar yorarken diğer yandan yapmamışlığın deneyimsizliğine terk ediyoruz.

Kararla ilgili bir başka ilginç bulgu ise MIT mezunu James Stoner’ın 1960’larda yürüttüğü çalışma. Bu çalışmada kişilerin bir gruba ait olduklarında, tek başlarına verdikleri kararlardan daha riskli kararlar alabildikleri çeşitli sosyal deneylerle ispatlanmış. Bu sonucun nedenleri var tabii.

Bunlardan bazıları; grup içerisinde bir kararı sesli olarak ifade edebilme, bu fikre tamamen karşı olan başka fikirlerle yüzleşme ve onların da sonuçlarını tartışabilme, bazı ekstrem fikirleri ortaya koyabilme güveniyle birlikte diğerlerinin de benzer fikirlerinin olabildiğini görme olarak özetlenebilir.

Kısacası, açık zihniyetli ve öğrenmeye hevesli insanlardan oluşan bir grupla birlikte daha verimli bir beyin fırtınası yapabilmek, daha riskli kararlara adım atabilmek de mümkün. Eğer isterseniz..

“Yok, ben kendi içimde iyiyim” diyorsanız o da ok:)

Karar alma mekanizmasıyla ilgili biraz olsun sizi kıpırdatmak istedim. Belki bazı şeyleri yerinden oynatmak 😉 Farkındalığınıza başka açılar katarak hayatınızda iyileştirmeler yapabileceğinizi kulağınıza fısıldamak..

Yeter ki “yönkarar”lar “önkarar”lardan bir tık önde olsun..

Getirin Çekicimi, Kırılacak Kabuk Var !

Istakozun nasıl büyüdüğünü duymuş muydunuz?

Malum sert kabuklu, içi yumuşak bir hayvan ıstakoz. Büyüdükçe kabuğun da büyüdüğünü sanırdım ben fakat öyle değilmiş. Etkileyici bir hikaye..

İçindeki yumuşak kısım büyürmüş önce. Sonra kabuğu dar gelip sıkıştırmaya başlarmış ıstakozu. Basınç arttıkça sıkıntısı daha da artarmış. Kendini avcı balıklardan korumak için kayalıkların altına gider, orada kabuğunu kırar ve kendine yeni kabuk üretirmiş. Sonra zaman geçtikçe o kabuk da dar gelmeye başlar, yine aynı süreç tekrarlanırmış.

Istakoz bu kabuğunu kırıp yeniden yapma işini hayatı boyunca birkaç defa tekrarlamak suretiyle büyümeyi gerçekleştirirmiş.

Hikayenin en can alıcı kısmı; büyüme sürecinin bir rahatsızlık hissiyle başlaması ve tetiklenmesi..

Eğer kabuğu ona yetseydi gidip yenilenme ihtiyacı olmayacak ve aynı kabukla hayatını geçirecekti. Oysa yaşadığı bu sıkıntılı his onu kendini yenilemeye iterek büyümesini sağlıyor..

Ne ilham verici öyle değil mi?

Bu hikayeyi alıp hayatlarımıza uyarlasak ne görürüz acaba? Hayatımızda kabuğumuzu kırdığımız her durumun önce bir rahatsızlık hissiyle başladığını tabii ki..

Düşünün bakın… İnsan rahatsızlık/sıkıntı duymadığı hiçbir durumu değiştirmeye çalışmaz. Çoğunlukla en azından. Konfor alanı iyidir, hoştur, atıldır, güvenlidir..

Ama hayat öyle değil!

Eğer kendi kabuğumuzu kırıp yenilemezsek hayat bizi köşeye kıstırır.  Öylece durmanın maliyeti, isteyerek değişim adımı atabilmenin maliyetinden çok daha büyük olur. “Değişmeyen tek şey değişim” klişesini kullanacak olursak, siz yerinizde sabit kaldığınızı sandığınızda bile değişiyorsunuz aslında. Ama farkındalıksız, istemeden, seçmeden, sizin dışınızda bir değişim oluyor bu.

Oysa değişime kendi ayağınızla atlayarak girerseniz ancak değişime liderlik edebilirsiniz. Zamanlamasını yapabilir, dozunu ayarlayabilirsiniz. Vizyonunuzu, misyonunuzu tercihleriniz doğrultusunda ince ayarlarla oluşturabilir, kendi eseriniz olan bu muhteşem ve size ait “değişim tablosu”nun içinde bizzat yer alabilirsiniz.

Sevgili Özkan Zere’nin “Değişim Yönetilmez, Değişime Liderlik Edilir” konuşmasında https://youtu.be/4HdCrI6pzcY bahsettiği gibi tıpkı..

Önce değişim ihtiyacını erkenden hissetmeniz, sonra ona tüm kalbinizle inanmanız gerekir yola çıkarken. Şirketlerde değişim için nasıl %85-90’lar civarında çalışanın bu değişime inanması, ortak vizyona doğru birlikte yolculuk etmeye gönüllü olması gerekiyorsa, kendi içinizdeki, kendinize özel değişiminizde de aynı oranları yakalamanız gerekiyor. Tüm içinizden yükselen sesleri, gideceğiniz yolda kendinize yoldaş etmeniz kaçınılmaz..

Istakoz örneğine dönecek olursak, eğer kendi ihtiyacını hissetmeseydi o ıstakoz, ya ölecek ya da kabuğu bir başkası tarafından kırılacaktı. Her iki durum da onun adına çok hayırlı olmayacaktı elbette, iki durum da ayrı ayrı değişimdir diğer yandan, dikkatinizi çekmek isterim.

Yani değişim siz isteseniz de istemeseniz de olur. “Kaçamayacağınız tek şey değişim” diye yenileyelim yukardaki klişeyi 🙂

Rahatsızlık hissi ya da acil durum hissi duyduğumuzda sinyali alabilmek, bunun aslında bir değişim çağrısı olduğunu fark edebilmek çok kıymetli. Yaşanan istenmeyen olayları ya da durumları şikayet tuzağına düşmeden kendi lehimize çevirmenin tek yolu. Çünkü tüm adımlar bu hislerin öncülüğünde gerçekleşiyor.

Önemli olan doğru zamanda, doğru kıvamda yaşama zenginlik verecek, geliştirecek olan değişimin ne olduğunu fark ederek, vakit kaybetmeden direksiyona geçmek. Kırılması gereken kabuksa kendi ellerimizle kırmak.. Kanayacak, acıyacak diye korkmadan kolları sıvamak. Liderliği ele almak. Sonrasında ise yeni ve konforlu kabuğu ince ince inşa etmek. İçine geçip keyifle devam etmek..

Belli dönemlerde yeniden yeniden gerekli değişimleri yapabilmek… Belki başta zorlanabilir insan, bu da bir çeşit kas gibi çünkü. Çalışmaya çalışmaya güçsüzleşen bir kas. Değişim kası. Hatırlamak lazım, orada duruyor. Bizim onu kullanmamızı bekliyor. Paslanmasına izin vermemeli

Zeus’un çok sevdiğim sözlerinden burada bahsetmeden geçemeyeceğim;

“Kendini yontmayı unutma!

Kendi kabuğunu kendin soyabilirsin,
Kendi özgürlüğünü kendin dışarı çıkartabilirsin…

İnsan biraz da kendi emeğidir!”

Hadi o zaman herkes kırılacakları, dökülecekleri belirlesin… Yeni kabuklar yakındır 🙂

Sürdürdüğün Belki de Bitmiştir

Kaçımız farkında olabiliyoruz acaba sürdürdüğümüz şeyin çoktan bitmiş olduğunu ?

Bazen bir ilişki, bazen bir iş, bazen de kendi kendimize koyduğumuz/belirlediğimiz düşünce kalıpları..

Sırf başlamış olmasının yüzü suyu hürmetine devam ettirdiğimiz ne çok “bitmiş şey”le yaşıyoruz oysa ki..

Başlarkenki niyeti, nedeni, niçini unutup bir akıntıya kaptırıyoruz kendimizi..Nereden nereye geldiğimize hiç aldırmadan, bizden götürdüklerini kabullene kabullene devam ediyoruz. Sanki başka seçeneğimiz yokmuş gibi..

Diyeceksiniz ki, “o kadar kolay mı?” Fark etsek bile bitiremediklerimiz var bir de.. O daha da acı verici, bile bile göre göre “öğrenilmiş çaresizlikle” devam etmek. Tam bir kurban sendromu.. Yaşamaksa adı bunun, siz söyleyin artık..

Korkular başrolde yine!!!! Bile bile bitirememek başka neden olabilir? Tek nedeni arkada yatan korkular.

Ya başka bir iş bulamazsam?

Ya bir daha aşık olamazsam?

Ya bu düşündüklerim değiştiğindeki ben’le baş edemezsem?

Evet bilemeyiz çünkü hiçbir şeyin garantisi yok hayatta. Başta hayatın kendisi garanti değil. Her an her şey mümkün..

Peki böyle bir hayat varken elimizde -her an kayıp gidebilecek kırılganlıkta- o zaman bitenleri sürdürmek niye? Kendimizden korkuyoruz olsa olsa…

“Ya her şey daha iyi olursa?” korkusu belki de.. İnanmayacaksınız ama var böyle bir şey.

Anhedoni deniyor, bu tatmin ya da mutluluk deneyileyememe haline. Kişi zevk almaktan kaçıyor adeta, kapatıyor kendini. Örtük depresyonun başlangıcı. İlerisi vahim..

En çarpıcısı ne oluyor biliyor musunuz?

Bu bittiğini fark etmeden sürdürülen durumun, karşıdaki kişi tarafından sonlandırılması!!!

Aman Allahım bir facia. “Nasıl böyle bir şey yapar bana?” ile başlayan, yüzleşememe halinin serzeniş olarak dışavurumu..

İşinizi sevmiyorsunuz bir süredir. Hatta nefret ediyorsunuz. “Ben burada ne yapıyorum?” diyorsunuz. Her sabah ayaklarınız geri geri gidiyor, bir zulüm adeta sizin için oraya gitmek. Çalışma arkadaşlarınızdan bir kaçı hariç hiçbirinin yüzünü bile görmek istemiyorsunuz. Düşünün..

Diğer yandan da bu memnuniyetsizliğinize kulak verip aksiyona geçmiyorsunuz. “Aman canım var işte bir işim gidip geliyorum paramı da alıyorum. İdare edeyim.” diyorsunuz. Konfor alanı içinde kalma kararı veriyorsunuz.

Sonra bir gün işe geliyorsunuz, o da ne? Sizi işten çıkarmışlar!! Aman Allahım!! Bunu nasıl yaparlar? Oysa siz ne kadar da kıymetli bir çalışandınız.. İnsafsızlar, kıymet bilmezler!!!! Zor bulurlar bir daha sizin gibisini duygularıyla, isyanlarda tüm eşyalarınızı toparlıyorsunuz. Size verilen koliye masanızdaki kalemleri, kartları, çerçeveli resimlerinizi koyarken ağlıyorsunuz bir yandan. “Neden ben?” yankılanıyor içinizde avaz avaz..

Nedeni görebildiniz mi? Benim görmem epey bir zamanımı aldı, bayağı bir maliyet ödetti ama gördüm. Zaten o iş bitmişti, gidip geliyor olmak o işi var etmeye yetmezdi çünkü. Çoktan kopmuş bağları birinin kökünden kesmesi gerekiyordu yanlızca. Evrende yarım yamalaklığa yer yok. Siz değilse başkası..

Kızacak bir şey yok ortada, olacak olan olur..Kimin yaptığı çok da önemli değil. Ona takılan ego’dur. “Ben bitiririm gerekirse!” der devamlı olarak. “Kimse beni kovamaz.”, “Kimse benden ayrılamaz.” “Ancak BEN yaparım..”

Vallahi öyle bir yaparlar ki, benden duymuş olma sevgili Egocuğum 🙂

Bitmiş ama sürdürdüğümüz kangren olmuş ilişkilere gelelim. Yine aynı şey söz konusu değil mi?

Düşünün yine.. Hiçbir paylaşımınız kalmamış, birbirinize sevginiz saygınız çoook uzaklarda. Görünmez olmuş adeta. Bir aşktan söz etmek artık bir masaldaki kadar -mış,-miş içeriyor. Özlem yok, istek yok.. Alışkanlık var. Bildiğimiz limanda dinlenme var. Zaten hayat zor. Bari burada nefeslenelim.

Didem Madak “Limanı olanın aşkı olmaz ki bayım” diyor oysa. Ne güzel, ne şairane ve ne kadar aşka dair..

Sonra günlerden bir gün o güvendiğiniz, elde bir kabul ettiğiniz, “ne olursa olsun beni sever” dediğiniz sevgiliniz karşınıza dikiliyor “Bitti” diyor.. Tıpkı yukardaki hikayede olduğu gibi, birisi ipleri kesiyor. Daha erken uyanan, daha çok gören, daha çok kırılganlığı göze alan..

“Ama ama nasıl olur?” demeye kalmıyor, o liman bir tsunamiye kurban gidiyor. Dün varken şimdi yok oluyor..İlişkiye başlarken iki taraf da açık niyetini ortaya koyarken, biterken bu nadiren böyle oluyor. Tek taraflı bitirme kararı veriliyormuş gibi görünüyor. İşin aslı ise, aslında her durumda bu karar iki taraflı veriliyor. Sadece bir taraf kendini ortaya atarak görünürlüğe gönüllü oluyor..

Gelsin acı ve ıstırap dolu günler… Ağlama, kabullenememe, kendine acı verme.. Taa ki bir gün “Aslında çoktan bitmişti.” deme cesaretini gösterebilene kadar..

Kimin yaptığının önemi yok, kim yapamazsa birisi onun yerine yapıyor.

El birliği evrendeki başka bir şey değil..

Örnekleri çoğaltabiliriz.. Kendimizle olan ilişkimizde de benzer durumlar yaşanabilir, ya da başka konularda seçtiğimiz yollar için.

En iyisi belli dönemlerde, durumları yeniden, şimdi durduğumuz yerden bakarak bir daha değerlendirmek.

Siz siz olun elinizde olup, hala sürdürdüğünüz bitmişleri çok geç olmadan fark edin.. Ayıklayın önce. Kenara koyun. Sonra onları iyileştirmeye çalışın. Var mı tekrar canlandırmanın bir yolu ona bakın. Elinizden geleni yapın. Kendinize “Yapabileceğim her şeyi yaptım.” dediğiniz noktada ise artık ne yöne doğru aksiyon alacağınızı siz seçin.

Bu hayat sizin..

Hala Aşk Var

Alain De Botton’un ilk olarak 1993 yılında yayınlanan kitabı Aşk Üzerine (Essays in Love), ne kadardır okunacak kitaplar güruhumun içinde onu bulmamı bekleyip duruyordu.

Geçtiğimiz hafta, bu bekleyiş son buldu. Elim gitti, onu buldu ve hemen okumaya başladım.

Öncelikle şunu söylemeliyim, şimdiye kadar okuduğum aşk üzerine yazılmış kitaplar içinde açık ara en iyilerinden biri Aşk Üzerine.

Londra-Paris uçağında tanışıp birbirine aşık olan iki insanın hikayesini okuyorsunuz kitapta. Burada değişik bir durum yok, herhangi bir aşk hikayesi aslında yaşanan.

Kitabı diğerlerinden ayıran özelliği (ve güzelliği) okura aşkı yaşatırken bir yandan da dışına çıkartarak aşkın felsefesini, aşkın psikolojisini hatta patolojisini 🙂 yaptırarak çarpıcı değerlendirmeler sunması oluyor. Roman boyunca hepsi el ele gidiyor, bir içine giriyorsunuz bir dışına çıkıyorsunuz aşkın. Adeta yüzerken nefes almak için kafanızı dışarı çıkarır gibi oluyorsunuz.  Sonra hop tekrar içeri..

Yine Botton’un kendi sözleriyle bu durumu açıklarsak “İnsanlarda başka hiçbir canlıda olmayan ikiye bölünme yeteneği vardır, hem davranabilir hem de bu davranışları dışardan izleyebilirler-düşünce işte bu ayrımdan doğar.” Romanda hem aşkı hem düşünceyi şahane bir şekilde bir arada sunuyor, ki romanın lezzeti de buradan geliyor.

Bu böyle iç içe sürüp gidiyor ve nasıl bittiğini anlamadan, bir ömür kafa yorduğunuz bir çok noktaya ışık tutmuş olduğunu, “Hah işte bu!” dedirttiğini fark ediyorsunuz kitabın.

Dante’nin İlahi Komedya’da “Her ruh kendini yakan aleve sarılır iyice, zira yalnız kalan kor daha çabuk söner..” dediği aşk tüm zamanlarda aynı şekilde yaşanıyor. Akla, mantığa sığmıyor, açıklamalar havada kalıyor, tanımladıkça uzaklaşılıyor aşktan. Sonunu düşünmeden kendini yakan aleve sarılıyor her ruh. Kül olacağını bilse de, yanmanın o dayanılmaz hazzına kaptırıyor kendini.

“Geleneksel ikilik prensibi çerçevesinde , düşünür ile aşık bir yelpazenin iki zıt ucunda yer alırlar. Düşünür aşkı düşünür, aşık ise yalnızca aşıktır.” diyor De Button. Bu yüzdendir ki aşkı yaşarken düşünemiyoruz. Tüm idrakler aşk bittikten sonra kucağımıza düşüyor bir bir.. “Ah” diyoruz “keşke bunları daha önce fark etseydim.” Kitap işte bunu bizim için yapıyor adeta. Benim için yapmış olduğunu söyleyebilirim en azından 🙂

Daha önceki yazılarımda sıklıkla bahsettiğim, Brene Brown’ın üzerine basa basa söylediği mutluluk formülü, kırılganlık (vulnerability) hallerinin en üst hali işte aşk. İnsan aşıkken hem çılgıncasına kırılgan, diğer yandan da her şeyin üstesinden gelebilecek kadar cesur hissetmez mi kendini ?

Brown diyor ki, “bir durumun kırılganlık içerip içermediğini  kendi kendinize ölçmek için şu üç kriteri kullanın. Belirsizlik, risk ve duygusal ifade. Bunlar varsa, o durum kırılganlık içerir.” Ve mutluluğa giden yoldur. Kendi kırılganlığımızdan ne kadar uzaklaşır, ne kadar steril hale gelmeye çalışırsak mutuluk o derece uzaklaşıyor bizden çünkü. Mükemmel olmama halimize tahammülle başlıyor mutluluğun ilk adımı. Gerisi hikaye.

Ha ayrıca diyor ki Brown  “Cesur olun kendinizi cesaretle ortaya koyun ve bilin ki cesur olduğunuz sürece her zaman poponuza tekme yiyeceğiniz durumlarla karşılaşacaksınız. Bu cesaretin kaçınılmaz sonucudur, yine de değer.”.

Yani her zaman herkes bizi pohpohlamayacak, bunu beklemeyin. Bırakın her şeyi, alkış almayı bırakın, cesur olun. Yaşamanın tadı orada saklı. Beklentisizce kendini ortaya koyabilmekte.

Aşkı yaşarken ya da yaşayacakken kim bilir kaçımız bu cesaret, kırılganlık ve mükemmel olmama hallerinden kaçındığımız için elimizden kaçırıverdik mutlulukları..

Aşk karşılıksız olsa bile, yine de güzeldir. Zira hiçbir zaman birebir karşılığı olamaz fikrimce aşkın, çünkü herkes kendi dilinde yaşar aşkı, kendi içinde açtırır. O yabaniliği, ipe sapa gelmezliği, biricikliği, deliliği, bir kereliği değil mi aşkı aşk yapan ? Bırakmak lazım ne olacaksa…Çiçeklenelim..

Romana dönecek olursam, duygu/durum analizlerinden bazıları özellikle ilgimi çekti ki, altlarını kalın kalın çizdim.

Şimdi onlardan birkaç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Sizin de aşk ile olan ilişkinizde bir yerlere dokunur belki diye.

 

  • Aşkta arzu ne kadar yoğunlaşırsa kayıtsız görünmek gibi oyunları oynayamaz oluruz, ne kadar çok ilgi duyuyorsak karşımızdaki kişide bulduğumuz mükemmeliyet o denli bir aşağılık duygusuna dönüşür.

 

  • Baştan çıkarma eylemi, doğal davranışlardan vaz geçmeyi, başka bir deyişle bir tür oyunculuğu içerir.

 

  • Aşk kancaları görünür tüm mantıksal yasaların üzerindedir.

 

  • İnsan bir şeye inandığı anda, o inancın gücü tüm seçenekleri kendiliğinden yok etmek durumundadır.

 

  • Aşk ortak hoşnutsuzlukları bulup çıkarmakla besleniyordu.

 

  • Aşk ile liberalizm.. Bir seçimdir bu, çünkü ikincisi ancak mesafeli bir dostlukta ya da kayıtsızlığın hakim olduğu bir ilişkide elverişli görünüyor.

 

  • Gülme yeteneksizliği insani olanı fark edebilme yeteneksizliğine yol açıyor.

 

  • “Seni seviyorum” ancak ve ancak “Seni şimdi seviyorum” anlamında söylenebilir.

 

  • Güzellik mi aşkı doğurur, aşk mı güzelliği ?

 

  • “Bazı insanlar aşkın varlığından habersiz olsalardı asla aşık olmazlardı” diye bir aforizması var La Rochefoucauld’nun; tarih onu haklı çıkarmıyor mu?

 

  • Her aşk öyküsünün üzerinde nasıl biteceğine dair bilinmez ve en az o kadar korkunç bir düşünce bulutu gezinir.

 

  • Büyük bedel ve özveriyle verdiğimiz bir armağan reddedildiğinde bir suçlu aranmalı belki, ama veren kişi vermekten, bizim almaktan aldığımız zevk kadar zevk almışsa, o zaman ahlaki bir dil kullanmayı gerektirecek bir durum var mı?

 

  • Aşk ne kadar ıstıraplı ve ne kadar mantıksız olursa olsun unutulmaz bir duyguydu aynı zamanda. Ve mantıksız olduğu ölçüde de kaçınılmazdı.

Her birinin üzerine ayrı ayrı yazılır, konuşulur, düşünülür.

Derinliklerde kaybolmayı size bırakıyorum 🙂 Ben size bir ilham olayım yeter.

Siz de kendi yaşadığınız aşklardan öğrendiklerinizi çıkarıp yazabilirsiniz belki bunlara ek olarak. Ya da hepsini siler yepyeni bir “Aşk Manifestosu” yazarsınız kendinize kim bilir.

Ya da hepsini bir kenara bırakır, sadece yaşarsınız aşkı ..

Aşk olsun..❤️