Öfke de Senindir, Kabul Edersen

 

Öfke!

Ne çağrıştırıyor size ?

Eminim ilk anda çok da hoşunuza gitmeyen şeyler geliyor aklınıza. 

Belk tüyleriniz ürperiyor. 

Belki daha önce yaşadığınız nahoş bir olay aklınıza geliyor, öfkeden bir yanardağ misali patladığınız. 

Kendi öfkeli haliniz geliyor gözünüzün önüne. 

Ya da küçükken size öfkelenen annenizin ateş saçan gözleri..

Kısacası kend bilinçaltınızda “öfke”yi ne şekilde kodladıysanız onlar gelip geçiyor gözünüzden ruhunuzdan…

“Amann uzak olsun” diyorsunuz..”Huzur arıyorum ben.” 

Size “Huzurun yolu öfkeden geçiyor.” desem ne dersiniz peki?

Şimdi biraz Duygu Yönetimi konusuna girmek gerekiyor tam da burada. 

Genel kanı şu; duyguyu yönetmek ya o duyguyu yok saymak ya da bastırmaktır. 

Ne büyükk yanılgı!!!!!

Yönetmek, adı üstünde, ortaya getirip onu ehlileştirerek ifade etmek demektir. 

Yokmuş gibi davranmak değil…

Nasıl öfkeden etrafı yıkıp döken kişi duygu yönetiminde sıfırsa, öfkesini bastıran da koca bir sıfırdır. 

İnsana özgüdür tüm duygular.. 

Heyecan da, sevinç de, öfke de, hayalkırıklığı da…

Hatayı en başta duyguları “cici” ve “kaka” diye ikiye ayırarak yapıyoruz. Uyanalım..

Keyif mutluluk heyecan cicidir, öfke, hayal kırıklığı kakadır. Kaçın!!!

Hayır. 

Hepsi bizim, hepsi bize dair.

Ayrım yaptıkça yargı giriyor işin içine.

Şunu kaçıırıyoruz, herkes bazen öfkeli bazen sevgi dolu, bazen durgun, bazen heyecanlı olur. Kimsenin hayatı TEK bir duygu üzerine kurulmaz, öyle değil mi?

Kendi içimizdeki yargıç “kaka” duygulardan bizi esirgemeye çalıştıkça huzurumuzdan da oluyoruz haberimiz yok.

Huzur bütünlükte, tümü kabulde, kendiyle barış yapmakta yatıyor çünkü. 

Bu bütün olma yolculuğunda da en zor kısım iç ve dış yargıçların kötü diye nitelediği duyguları, “nötr” hale getirip kabul etmek.

Öfkeden yola çıktık, öfkeyi anlatalım.

Yanlış olan öfke değil, onu ortaya koyuş biçimi olabilir ancak.

Öfkelenmek değildir ayıp olan, kalp kırmaktır düşünmeden.

Sevgi ile öfke pek ala bir arada olabilir, insan sevdiğine de öfkelenir. Öyle değil mi?

Ancak doğrusunu bilmediğimiz şey şu, öfkeyi dile getiriş biçimimiz.

Yıkıcı olmadan da öfkelenilir, kırıp dökmeden de konuşulur. 

Hiç konuşmadan geçince kendi öfkemize yabancılaşıp içsel kaygıları tavana vurduruyoruz. 

Bu da başka bir gerçek.

Öfkesini yönetemeyen “yetişkin” olamıyor tam anlamıyla. 

Vurup kırıyorsa zorbalıktan yalnız kalıyor, hiç dile getirmiyorsa bu sefer de hasta oluyor içinde tutmaktan. 

Tek yol, doğru ifadede..

Ne zaman ayırt etmeden tüm duyguların bizim olduğunu kabul edebiliriz, işte o zaman içsel huzurun kapısını aralayabiliriz. 

Öfkene de sahip çık, sevincine de, hayal kırıklığını da kabul et coşkunu da.. 

Çünkü hepsi senin, hepsi senden, hepsi sana dair..

Reklamlar

Çal bi 45’lik

 

Haha 🙂

Evet bildiniz bu sefer de 45 üzerinden bir metaforla karşınızdayım.

Her yıl doğum günümde yaratıcılığım coşuyor, önümüzdeki yıllarda ne yaparım şimdiden bilmem ama bir 70’lik büyük 🙂 olduğumda yapacağım metafor şimdiden belli 🙂

 

Şaka bir yana, geçtiğimiz yıl, şu dünyada 44 yılımı bitirdiğimde, kitabımın en çok yorum alan bölümlerinden biri olan “4/4’lük Manifesto”yu yazmıştım.

 

Bu yıl ise plak jargonundan gideyim dedim madem artık bir 45’lik oldum, kendi gözlerimden 33’lük uzunçalar:) olduğum zamanlarla şimdiyi karşılaştırayım istedim. Aradan geçen yıllar neler getirmiş neler götürmüş bakalım.  Ben de ne çıkacağını bilmeden bir yazı macerasına atılıyorum sizinle.

 

Hadi birlikte bakalım..

 

33’lük iken, hayatı ya hep ya hiçten ibaret sanıyordum.

45’lik iken, biliyorum ki hayat neredeyse hep ikisinin arasında bir yerde.

 

33’lük iken, hayatımın vazgeçilmezleri vardı.

45’lik iken, şimdi vazgeçilmez olan hayatım.

 

33’lük iken, “sağlık olsun” diyenleri dinlemezdim bile.

45’lik iken, öğrendim ki tek olması gereken şey sağlık.

 

33’lük iken, iyi ve kötü diye bir ayrım var zannediyordum.

45’lik iken, öğrendim ki sadece düşünce onu öyle yapıyor.

 

33’lük iken, hayatımda olan ama

45’lik iken, hayatımda olmayışlarıyla hafiflediğim insanlar var.

 

33’lük iken, “iş” demek tek yönlü bir meşgaleydi benim için.

45’lik iken, ise “iş” hem her şey hem de hayatın içindeki birçok detaydan biri olarak çok yönlü bir seviyeye ulaştı.

 

33’lük iken, birilerinin ya da bir şeylerin beni mutlu edeceğini sanıyordum.

45’lik iken, öğrendim ki mutluluk bir karar, ben istersem mutlu istersem mutsuz olabilirim.

 

33’lük iken, nicelik başroldeydi.

45’lik iken, nitelik at başı önde.

 

33’lük iken, sanıyordum ki düşüncelerim beni idare ediyor.

45’lik iken, biliyorum ki düşünceyi üreten benim, değiştirecek olan da!

 

33’lük iken, çabanın değil sonucun değerine daha fazla inanıyordum.

45’lik iken, çabanın değerini bizzat çalışarak görmek ne demek öğrendim.

 

33’lük iken, başıma gelen her şeyin kendimden farklı nedenlerini buluyordum.

45’lik iken, başıma gelen her şeyin nedenini biliyorum, ben!

 

33’lük iken, hayatın varılması gereken bir hedefle taçlanacağını sanıyordum.

45’lik iken, bildim ki yolculuğun kendisini taçlandırmak esas olan.

 

33’lük iken, görünene daha fazla kafa yoruyordum.

45’lik iken, buz dağının altını görebiliyorum.

 

33’lük iken, hemen tepki veriyordum.

45’lik iken, bir nefes alıp tepki yerine “cevap” vermeyi seçiyorum.

 

Evet neticede aradan geçen yıllar birçok şey öğretmiş, belki birçok şeyi de henüz öğretememiş. Zaten hayat bir yolculuk.

Güzel olan bu yıl geçen yıldan daha öğrenmiş, daha farkında olarak hayata devam edebilmek.

Yaş almanın güzelliğine vararak yolculuğun kendisini taçlandırmak.

 

Son olarak da plak jargonuna uygun olarak;

 

33’lük iken, karışık şarkılardan oluşuyordum.

45’lik iken ise bir yüzümde Nora Jones’tan “Sunrise”, bir yüzümde ise Nathalie Merchant’tan “Kind & Generous” çalıyor 🙂

 

Sevgiyle..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Akıştayım, Akıştasın, Akışta

Şu son yıllarda dillere pelesenk olmuş “akışta olma” halini masaya yatırmak istiyordum uzunca zamandır. Malum bazı kavramlar adeta moda gibi, giyilip çıkarılırcasına, hayatımıza girip çıkıyor.

Aslında gerçekten “trendy” olmaktan çok öte, ezeli ebedi hayatımızda olması gereken çok çok önemli bir kavram akış. Yazılarımda ve tüm çalışmalarımda hedeflediğim hayat kalitesine de katkısı büyük.

Gel gelelim, moda olması nedeniyle, sıklıkla içi boşaltılmış bir çok kavramdan da biri. Ne yazık ki..

Çoğu kişinin derinlemesine bilmeden kullanarak sığlaştırdığı bir durum.

Nedir peki genelde anlaşılan ve kullanılan hali akışın ?

Tabiri caizse yan gelip yatmak !!!

Evet, bunu çok kişide gözlemledim kendi hayatımdan örneklemem gerekirse.

“Kendimi akışa bıraktım, rüzgar nereye eserse, benden bu kadar..” ifadeleri eşliğinde, çabadan, emekten uzak pasif bir hal algısı yaratılıyor akış için.

Oysa akış, aktif hatta yer yer pro-aktif bir olgu.

Doğru okudunuz, akış kendini yaprak gibi rüzgara ya da kağıttan bir gemi gibi suya bırakmak değil.

Peki nedir ?

Burada Akış(Flow) Teorisi’nin yaratıcısı psikolog Mihaly Csikszentmihalyi’den bahsetmemek olmaz.

Akış, bireyin bir aktivite ile bütünüyle meşgul olması, adeta kaybolması halidir. Belli hedefler peşinde kişi kendini kaptırır, zaman-mekan algısı bulanıklaşır.

Akış, çok yüksek düzeyde bir odaklanma gerektirir.

Bir miktar zorlanma (İngilizce’de challengeolarak ifade edilen durum) da işin içindedir.

Bu zorlanmakısmı akışı anlamakta en önemli kısım fikrimce. Zira yukarıda bahsettiğim yanlış anlamaların temelinde akışın hiçbir çaba/zorlanma içermemesi algısı yatıyor.

Belli miktar zorlanma odaklanmayı kolaylaştırırken, daha düşük zorlanma bıkkınlığa, daha yüksek oranda bir zorlanma ise aşırı strese yol açarak akış halinden çıkmayı getiriyor.

Görsel olarak akışı harikulade özetleyen yine Csikszentmihalyi’nin Akış Teorisi tablosunu aşağıda bulabilirsiniz.

Çinli bilgisayar oyunları tasarımcısı Jenova Chen de oyunlarda akış teorisini incelediği bir tez ve proje hazırlayarak, oyuncunun becerisi arttıkça oyun zorluğunun da buna uygun olarak artmasının beklendiği sonucuna ulaşmıştır.

Yani zorluk derecesi bilgi-beceri ile doğru orantılı şekilde artmalıdır. Aksi takdirde bir akış halinden söz edilemez.

Bilimsel bilgilerin ışığında, şimdi güncel aktivitelerden örnekleme yaparak daha da netleştirelim.

Örneğin aynı aktiviteyi yıllarca aynı seviyede yapmak insana keyif vermez hepimizin bildiği gibi.

Bir noktadan sonra otomatikleşme gelir ve otomatikleşme de zihnin akıştan çok, o yapılan iş dışındaki bir sürü şeyle meşgul olmasını getirir. Ki bu da zaten akış tanımının tam zıddı durumdur.

En iyi anlar genellikle bir kişinin bedeni ve zihni zor ve değerli bir şeyi başarmak için gönüllü bir çabayla sınırlarına kadar zorlandığında olur.

Peki ne yapacağız, nasıl akış hallerini hayatımızda daha çok arttıracağız diye sorduğunuzu duyar gibiyim 🙂

Shaa Wasmund Mbe ve Richard Newton akışta olmak için yapılacakları güzel ve pratik bir reçete halinde sunmuşlar, elinizin altında olmasının faydasına inanarak ben de sizlerle paylaşmak isterim:

 

  • Net hedefler koymak

 

  • Ortalamanın üzerindeki zorluklarla ortalamanın üzerindeki yeteneklerin eşleşmesi

 

  • Anında geribildirim imkanı veren aktiviteler, yani iyi yapıp yapmadığınızı, bir ayarlama gerekip gerekmediğini anlamanız

 

  • Üzerinde doğrudan etkiniz olan (kişisel kontrolün üst düzeyde olduğu) aktiviteler

 

  • Yüksek derecede konsantrasyon

 

Bu bilgileri bilerek, bundan sonra akışta olacağınız aktiviteleri fazlalaştırmak, ister iş hayatınızda ister özel hayatınızda, hayat kalitenizi, aldığınız hazzı ve kendinizi geliştirme fırsatlarını adeta bir kaynaktan fışkırır gibi sonsuz bir döngüye çevirerek önünüze serecektir.

Siz ne olduğunu anlayamadan hem de..

Mutluluk akışta..

Şu Mutluluk Meselesi

Defalarca, hatta yüzyıllarca, yazılmış bir konuda bir de sen mi yazacaksın diye sorarsanız, evet ben de yazacağım diyeceğim size 🙂

Her insanın dönem dönem üzerinde kafa yorduğunu düşündüğüm bir kavram aslında “mutluluk”.

Nedir ? Ne değildir ? Nelere bağlıdır ? gibi uzayıp giden sayısız soru sorulup üzerinde saatlerce günlerce konuşulup tartışılabilir hatta. Uçsuz bucaksız bir insanlık meselesi esasen mutluluk.

Kendi açımdan baktığımda, özellikle hayatımın – genel yanlış kanı itibariyle – “mutsuz” sandığım dönemlerinde mutluluk üzerine daha çok kafa yorduğum doğrudur.

Bunca zaman çok çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgiler, aldığım eğitimler, bir insan olarak hayatın içinde bizzat deneyimlediklerim ve şu dünyada geçirdiğim yılların bana kazandırdığı gram gram da olsa bilgelik kırıntılarını bir araya getirdiğimde, mutluluk üzerine olan söylemleri kısaca aşağıdaki maddeler çerçevesinde ele almak istiyorum.

Buyrun benim mutluluk listeme:

  • Mutluluk bir haldir, duygu değil.

Evet doğru okudunuz. En yanlış bilinen kısmı sanırım budur mutluluğun.

Çok istediğimiz, uzun süredir dört gözle beklediğimiz bir elbise satın aldık diyelim. “Çok mutlu oldum elbiseyi aldığıma. Oh sonunda!” benzeri ifadelerle duygu paylaşımında bulunduğumuz durumları kastediyorum. Aslında burada “mutluyum” derken kastettiğimiz, “sevinçliyim”, “heyecanlıyım”, “içim içime sığmıyor” vb duygular olacakken “çok mutlu oldum” diyoruz. Nesi mi yanlış ?

Şöyle söyleyeyim; eğer bir elbiseyi almak sizi mutlu ediyorsa aynı şekilde alamamak da mutsuz edecektir bu durumda. Oysa mutluluk bilinçli şekilde seçilen bir haldir ve sizin dışınızdaki her şeyden bağımsızdır, yani, ola ki o elbiseyi alamadığınızı farz edelim. Evet üzülebilirsiniz, evet hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz, bunlar duygulardır ve dış uyaranlarla içimizde oluşabilirler. Ama “mutsuz” olamazsınız. Eğer oluyorsanız, demek ki siz hala mutluluğun ne olduğunu anlamamışsınız.

  • Mutluluk olan biten her şeyden bağımsızdır.

Hemen yukarıda bahsettiğim gibi, dışsal faktörlere bağımlı olan şey mutluluk olamaz. Çünkü mutlu olmaya karar veren insanların da hayatlarında, hepimizin hayatında olduğu gibi, olumsuz olaylar olacaktır. Üzüntüler, acılar, sıkıntılar olacaktır. Mutluluk bunların çok üzerinde bir kavramdır. Ne kadar üzülürseniz üzülün, hala hayatınızda mutluluğun yanında duruyor olabilirsiniz. Kulağa çelişkili gibi gelse de aslında birbirinden tamamen bağımsız şeylerdir. Aşağıda daha detaylı anlattığımda siz de bana hak vereceksiniz.

  • Mutluluk bir seçimdir.

İnsanların bilinçli şekilde karar vererek seçtiği bir yaklaşımdır mutluluk. Ne olursa olsun ya da ne olmazsa olmasın mutlu olmaya karar veren bir insanın bakış açısını değiştiremezsiniz. Eğer kolaylıkla değişiyorsa, o zaman o da tam anlamamış ya da işin özünü henüz kavramamış demektir. Burada “Rasyonel İyimserlik” kavramından bahsetmezsem olmaz. O bilinen körü körüne iyimserlik yerine, her türlü gerçeğin farkında olarak, gerçekçi bir bakış açısı ile olumluya odaklanmak ve/veya mevcut durumu olumluya çevirmek için neler yapılabileceğine odaklanmak demek Rasyonel İyimserlik. Mutluluk kararı veren bir insanın en yakınında bulunması gereken kavramlar içinde en önemlisidir. Zira kimse size “bundan sonra hayatınızda olumsuz hiçbir şey olmayacak” gibi bir söz veremez, olacakları bilerek her durumdaki olumluyu yakalamak biraz eğitim, biraz zihin terbiyesi çokça da çaba gerektirir haklısınız. Ama değer inanın!

  • Mutluluk erdemin kendisidir.

17.yüzyııl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerinden Baruch Spinoza’nın ünlü sözü “Mutluluk erdemin ödülü değil, erdemin kendisidir.” mutluluğun özünü anlatan kısa fakat derinlikli bir ifadedir. Mutluluk üzerine söylenmiş en etkili sözlerden biri olmuştur benim için. Demek istediği, herhangi bir şeyi düzgün, ahlaklı, beklenen, vs şekilde yaparsak mutlu olmaya hak kazanacağımız düşüncesinin tamamen tersinin doğru olduğu. Her şeyden bağımsız olarak mutlu olabilmektir asıl erdem zira. Toplumun büyük oranda kişilerde oluşturduğu, “şunu yaparsan mutlu olmaya hak kazanırsın” dayatması, mutsuzluğun temel nedeni çünkü.

Neden mi ? Bir şeyleri elde ettikçe, yine bu sefer yeni bir şeyler elde etmek gerekliliği doğacak, bu böyle kısır döngü halinde devam edecek ve mutluluk denen şey her ulaştığınız hedefte elinizden kayıp giden bir balığa dönüşecektir.

Oysa şu hayatın tüm getirilerine, acısına tatlısına rağmen, cesur davranıp mutlu olabilen insanoğlundadır en büyük erdem. Takdire şayan olan odur.

  • Mutluluk üçüncü şahıslar tarafından size verilen ya da sizden alınan bir şey değildir.

Tabii ki olan biten her şeyden bağımsızdır dediğimiz mutluluk, birilerini bize bahşedeceği ya da men edeceği bir hal olamaz. Fakat yine, dilimize yerleşen “beni çok mutlu ettin”, “o kadar mutsuz ettin ki beni” gibi ifadeler mutlulukla ilgili algı çarpıklığına neden olmaktadır.  Ben mutlu olma kararı verdiysem, karşımdaki ne yaparsa yapsın, evet ne yaparsa yapsın beni mutsuz edememeli. Beni üzebilir, beni hayal kırıklığına uğratabilir, beni sevinçten havalara uçurabilir (ilk maddede bahsettiğim gibi), yani beni duygulara sürükleyebilir ama benim bilinçli seçimim olan mutluluğumu elimden alamaz. Eğer alıyorsa o zaman ya ben mutsuz olmaya karar vermişimdir ya da mutluluğu daha anlamamışımdır. Durup her şeye baştan başlamak gerekebilir.

Kimse birini mutlu ya da mutsuz edecek güce sahip değil, siz ona o yetkiyi vermedikçe.

  • Mutluluk yolun sonundaki hedef değil yolun kendisidir.

Bu ifade şuna benzer, hani yarışmalara katılıp da kaybedenler “Önemli olan yarışmaktı” derler ya sonunda, onlar gönülden mi söylerler bilmem ama doğrusu da odur. Bir ödül kazanmak olsa olsa sizi sevindirebilir, kaybetmek de üzebilir ama mutlu ya da mutsuz edemez. Eğer bir yola baş koyduysanız yoldur sizi mutlu edecek olan. Sonuç odaklı insanların zorlukla zihinlerini eğitecekleri bu düşünce mutlu olmak yolunda kat edilecek yolun önemli kısmıdır. Yine toplumda sıklıkla karşılaşılan ödül kazanmanın alkışlanması bu yanlış kodlamayı bizlere yaptırır. Oysa ki, alınan ödülden önce gösterilen çabadır alkışlanacak takdir edilecek olan. Hiç çabasız ödül alanla, bin bir çaba ile ödülü kaybeden yanana dursa kazanan alkışlanır. Oysa ki çabayı gösteren, o yolda bulunmanın hakkını vermiş olandır. Bu yüzden işte mutluluk bir son değil, bir sonuç değil bir süreçtir. Sürecin içinde mutlu olmak, mutluluk dersinin en önemli konusudur.

Kendimce oluşturduğum mutluluk listesi ile ilgili sizlerin görüşleri de elbette benim için her zaman olduğu gibi çok önemli. Sizlerle paylaşırken, fikirlerinizi de bekliyorum 🙂

Mutlu olmaya karar vermiş olmanın dayanılmaz hafifliğiyle,

Sevgide kalın..

Hüzünlü Kadın Güle Güle

Dolores’in böyle zamansız çekip gitmesi beni derinden etkiliyor… Günlük tempoma devam ederken içimde bir sızı var günlerdir. Anlamıyorum neden, sonra farkettim ki üzgünüm. Cidden üzgünüm.

Aklıma geldikçe bir Cranberries şarkısı açıyor, gazetelerdeki Dolores haberlerini karıştırıyorum. Ölüm nedenini bekliyorum 4 gözle. Ne olacaksa… ama öyle işte. Takipteyim. Ne zaman cenaze olacak vs herşey önemli benim için. Gideceğim sanırsınız..

Evet hayatta olsaydı da şu anda bende birşey değişmeyecekti elbet ama gelin görün ki şimdiye kadar aniden ölen müzisyenler içinde beni en çok etkileyeni bu oldu..Şarkılarındaki ve sözlerindeki hüzün vücuda geldi sanki.

Nedenleri var bu durumda olmamın..

Öncelikle tabii ki 16-17 yaşla başlayan gençlik dönemimin vazgeçilmezi olan müziklere sesiyle can vermiş biri o. Her müziğin eşlik ettiği bir anı var. Tıpkı ruhumla dinlediğim tüm parçalarda olduğu gibi. Her bir şarkısı zihninde bir olaya fon müziği olmuş adeta.

Yıllar sonra 2002 yılında Türkiye’ye geldiklerinde heyecandan kalbim yerinden çıkmış koşa koşa konserine gitmiştim. Berbat bir organizasyondu ne yazık ki fakat önemli olan orada olmaktı ve aynı havayı solumaktı. O içler acısı ses düzeninde bile müziğin muhteşemliğini duyabilmekti.

Sesimin fena olmadığını fark edip de amatörce kendi çapımda şarkı söylemeye başladığımda söylemekten en keyif aldığım, hem müzik hem söz olarak kendimi ait hissettiğim şarkılar hep Cranberries şarkıları oldu. Şarkıları arkadaş topluluklarında söyledikçe ses rengimin Dolores’e benzediğini ( tabii ki onun muhteşem sesinin yanında geçemesem de! ) söyleyenler olmaya başladı peş peşe, göğsüm kabarıyordu. Yavaştan özdeşleşmişim demek ki içten içe.

Şan dersi almaya başlayıp, ilk defa stüdyoda kayıt yapmak isteyince parça seç dediler. Fazla düşünmedim, tabii ki seçimim belliydi. Ode To My Family.. Hayatımdaki en ama en heyecan verici deneyimlerden biri olan stüdyo ortamında şarkı söylemek ve kayıtta olmak beni uçurmuştu. Elbette kendi aramızda defalarca ve rahatça söylediğim Ode To My Family’i sesim titreyerek ve “Aman neyse Dolores duymuyor ya 😄” kıvamında söyledim. Zormuş anladım gerçekten stüdyoda söylemek. Ama olsun, stüdyo deneyimiydi beni mutlu eden ve tabii en sevdiğim şarkılardan birini söylemiş olmak. O yetti.

Hayat hikayesini okuduğumda onun da Eylül’de doğan bir Başak kadını olduğunu görmek de -gülmeyin ama öyle- beni mutlu etti çok. Demek ki bağlar fazlalaşıyordu aramızda.

Oldukça zorlu bir hayatı olmuş evet. O konuda benzeşmiyoruz, hangi duyguları yaşadığını birebir bilmem mümkün değil. Ne kadar naif bir ruha sahip olduğuydu hep hissettiğim sadece. Yüzünde, sözünde, müziğinde hep bir hüzün vardı sanki, gülerken bile gözleri anlatıyordu içini. Bendeki hüznü de uyandırıyordu her defasında.

Diğer yandan olağanüstü bir yetenekle taçlandırılmış bir insandı Dolores. Baksanıza, taaa oralardan bana bu yazıyı yazma ilhamını verdi. Sesiyle ulaştığı yetmedi bir de gidişi ile titretti gönül telimi..

Bir röportajında şu hayattaki en mutlu anlarının çocukları ile olduğunu söylemiş. İşte bunu yürekten anlayabiliyorum. Keşke daha fazla burada kalsaydı da sevenlerini zenginleştirseydi.

Yapacak birşey yok. Artık şarkıları kaldı bize.
Güle güle Dolores.. Huzur bulursun umarım..

Yeni Yılda Bırakın Gitsin Bırakın Bitsin

Yeni bir yıla başladığımız bugün, sizlere Paulo Coelho’nun çok etkilendiğim yazısı “Closing Cycles”‘ın Türkçe çevirisi ile mutlu yıllar demek istedim.

Kelimeler bana ait değil belki fakat duygular tamamen bana ait.

Hepinize iyi yıllar 🙂

 

İnsan her zaman bir sona geldiğini fark etmeli. Eğer gereğinden fazla bir yerde kalmakta ısrar edersek, mutluluğu ve bir adım sonra hayatımızda geçeceğimiz aşamaların anlamını yitiririz.
Bir dönemin bitişi, kapıların kapanışı, bölüm sonları – ne derseniz deyin, önemli olan geçmişi geçmişte bırakabilmektir.

 

İşinizi mi kaybettiniz ? Sevgilinizden mi ayrıldınız ? Anne ve babanızın evinden mi ayrıldınız ? Yurtdışında yaşamaya mı başladınız ? Uzun süreli bir arkadaşlığınız aniden mi bitti ?

 

Oturup “neden oldu?” diye düşünerek uzuuun bir zaman geçirebilirsiniz. Hayatınızdaki bu kadar önemli bir olayın neden olduğunu bulmadan, bir adım daha atmayacağınız konusunda kendi kendinize konuşabilirsiniz.

 

Fakat bu tavır, etrafınızdaki herkes için (ve sizin için) korkunç bir stres yaratmaktan başka işe yaramayacaktır; ebeveynleriniz, eşiniz, arkadaşlarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, vb
Herkes belli şeyleri bitirir, hayatında yeni sayfalar açar, hayatın akışına kaptırır gider, bu arada sizi böyle durağan görmek onları üzer.

Çünkü hayatta olaylar olur, geçer, tek yapacağımız onların gitmesine izin vermektir.

 

Bu yüzden, her ne kadar acı verici olsa da, tüm hatırası olan eşyaları yok etmek, ileri doğru hareket etmek, mümkün olduğu kadar ihtiyacı olan insanlara ve kurumlara fazla eşyalarınızı bağışlamak çok çok önemlidir.

 

Maddesel dünyadaki herşey, içimizde olan biteni, yaşananları temsil eder. Bazı anılardan uzaklaşmak, yeni anılar için yer açmamızı sağlar.

 

Bırakın, herşeyi serbest bırakın, kendinizi özgürleştirin..
Kimsenin bu hayat oyununda kartları önceden belli değildir, bazen kazanırız bazen kaybederiz.

 

Hiçbir şeyin karşılığında birşey beklemeyin, çabalarınız için takdir beklemeyin, dehanızın keşfini beklemeyin ya da sevginizin anlaşılmasını beklemeyin.

 

Duygusal televizyonunuzun devamlı olarak aynı programı yayınlamasına izin vermeyin. Bu programda hayatta ne kadar acı çektiğinizin ve kaybettiklerinizin gösterilmesine DUR deyin! Çünkü bu yalnızca ve yalnızca sizi zehirler, o kadar!!!

Biten ilişkileri, iş ile ilgili verilen sözlerin gerçek olmadığını, “ideal zamanı”nı bekleyeyim derken devamlı ertelenen kararları kabullenmemek kadar tehlikeli birşey yoktur.

 

Yeni bir bölümün başlaması için eskinin bitmesi gerekir. Kendinize şunu telkin edin, giden gitti ve bir daha geri gelmeyecek.

 

Hatırlayın, bir zamanlar o vazgeçemediğiniz şey/kimse olmadan da yaşıyordunuz. Hiçbir şey vazgeçilmez değildir, ve asıl önemlisi alışkanlık denen şey ihtiyaç değildir.

 

Zor görünebilir belki bunlar, ama inanın ki çok önemli.

 

Hayatınıza uymadığını farkettiğiniz olayları kapatın, gurur, yetersizlik veya saldırganlıkla değil. Kabulle..

 

Kapıyı kapatın, kaydı değiştirin, evi temizleyin, üzerinizdeki tozu silkeleyin.

 

Bir zamanlar kim olduğunuzu bırakın, şimdi kim olduğunuza bakın.”

 

PS: Yazının orjinali için http://paulocoelhoblog.com/2015/12/27/closing-cycles/

 

Yaratıcılık Üzerine

Uzun zamandır aklımda olan bir konu; yaratıcılık.
Evet üzerine çok sözler söylenmiş çok konuşmalar yapılmış fazlasıyla irdelenmiş bir konu. Fakat hala üzerinde düşünmeye değer.
Ne söyleniyorsa, bir öncekine ekleniyor başka başka kapılar açıyor. Yaratıcılık konusu yaratıcılığa yol açıyor J

Dediğim gibi çokça kafa yorduğum bir konu bu. Tabii her zamanki gibi, beni bu konuda da etkileyen ilham veren bir konuşmaya gönderme yaparak başlayacağım yazıma.

Ünlü İngiliz aktör John Cleese’in “Creativity in Management” isimli konuşmasını – 36 dakika olmasına aldırmadan ve nasıl geçtiğini anlamadan – ilgiyle ve ilhamla izledim. Dinleme imkanı olanlara şiddetle tavsiye ediyorum, yok yok hatta yalvarıyorum izleyin..lütfen izleyin, ne olur izleyin, ne yapın edin izleyin. (https://www.youtube.com/watch?v=Pb5oIIPO62g)

Hakikaten ciddi bir açılım sağladığı gibi, o meşhur İngiliz espri anlayışını da konuşmasının aralarına yedirdiği için tadından yenmez bir konuşma olmuş.

Ben ise izleyemeyenler için çok kısaca özetlemeye çalışacağım Cleese ne diyor.

Psikolog Donald MacKinnon’ın yaratıcılık üzerine yaptığı araştırmadan yola çıkarak konuşmasını biçimlendireceğini dile getiren Cleese, öncelikle yaratıcılığın kesinlikle bir yetenek olmadığını söylüyor. Evet doğru okudunuz, yaratıcılık bir yetenek değil. Yani “Ali çok yaratıcı ama ben değilim” deme lüksünüz yok, baştan söylüyor. Çünkü bu bir kişilik özelliği değil. Bende var, sende yok o zaman hadi o şekilde devam edelim hayatımıza denecek bir konu değil. (çokça bilinenin aksine!)

Yaratıcılık, kendinizi kullanma biçiminiz. Tıpkı bir bilgisayar üzerindeki işletim sistemi gibi. Yani eğer isterseniz ve üzerine kafa yorarsanız “yaratıcılık”ı kendinizi ortaya koyma şekli olarak rahatlıkla kullanabilirsiniz.

Üstelik IQ ile de ilgili olmadığını söylüyor. Hiç ilgisi yok. Yani süper zeka olmanız gerekmiyor bir şeyler yaratabilmek için. MacKinnon’ın araştırmasında, yaratıcı yönünü ortaya koyan çeşitli mesleklerden insanların, IQ anlamında diğer insanlardan farklı ve önde olmadıkları görülüyor.

“Yaratıcılık” moduna geçebilmeniz için gerekenleri Cleese’in saydığı şekilde listeleyeyim:

1) Çocuksu olmak.
Evet çocuksu bir oyun oynama amacıyla olaylara yaklaşmak. Fikirlerle oyuncaklarla oynar gibi oynayabilmek. Hiçbir belirgin hedefe yönelik olmadan sadece ve sadece eğlence için bunu yapmak.

2) Zihnin açık modda olması.
Kapalı ve açık mod olarak iki zihinsel moddan söz ediyor burada.
Kapalı mod genelde bir hedefe yönelik çalışmalarda oluyor. Kesinlikle yaratıcılık içermiyor. Yapılacak çok iş olduğunda, hafifçe bazen de fazlaca gerginlik içeren, sabırsız, yüksek tansiyonlu, espriden uzak ve “manyakça” bir mod. Çoğunlukla iş ile ilgili çalışmalarda zihin otomatikman kapalı moda giriyor.

Açık mod ise daha rahat, daha az hedef odaklı, hatta mümkünse hedef odaklı değil, esprili ve eğlenceli, oyunbaz ve meraklı bir mod. Çabuk olmak gibi bir kaygısı olmadan fikirlerle “oyun oynayan” hali getiriyor. Yaratıcılık ancak ve ancak açık modda kendini gösterebiliyor.

Gerektiğinde, modlar arası geçiş yapabilme özelliği de önemli yaratıcılıkta. Belli dönemlerde kapalı modda devam etmek de gerekebiliyor çünkü. Özellikle, açık modla bir fikre ya da çözüme ulaştıktan hemen sonra. Uygulamaya geçme aşamasında kapalı moda ihtiyaç oluyor. Fikri hayata geçirdikten hemen sonra tekrar açık moda geçebilmek de mümkün. Devamlı olarak açık ve kapalı mod şeklinde bu sırayla gidiyor olması esas olan.

Dolayısıyla etkin olabilmek için iki mod arasında gidip gelebilmek gerekiyor. Sorun ise kapalı modda çakılı kalmamız ve bunu fark edemememiz. Ne zaman geri çekilip açık moda geçmemiz gerektiğini çoğunlukla göremeyebiliyoruz.

Şunu unutmamak gerekiyor ki, kapalı modda yaratıclık MÜMKÜN DEĞİL. Bunu bilip buna göre zihnimizi izlememiz gerekiyor. Eğer uzunca süre yaratıcı bir çözüm bulamıyorsak, hep aynı düşünceler etrafında dönüp duruyorsak bilmeliyiz ki, kapalı moddayız.

Açık modda olabilmek için ise 5 önemli faktörden söz ediyor. Bunlar ise;

– Alan
– Zaman
– Zaman
– Güven
– Espri

İlk gerekli olan şey alan. Yani günlük rutininizden dışarı çıkarak kendinize oluşturacağınız bir alan. Bir anlamda kendi fişinizi çekip rahatsız edilmeyeceğiniz bir alan. Derin nefes alıp kapınızı kapatıp oturacağınız, sessizce kalacağınız bir alan.

İkincisi ise zaman. Alan yeterli değil. Bu alanı belirli bir zaman için oluşturmalısınız. Sözgelimi saat 10:00’da başlayıp 11:00’de bitecek şeklinde sınırlı bir zaman belirlemelisiniz kendinize. Sınır önemli çünkü oyunu bile oyun yapan zamandır diyor Cleese. Sınır koymazsanız o zaman onun adı oyun olmaz. Bir başı ve bir sonu olduğunu bilmeniz, o sözkonusu zamanı daha verimli ve oyunbaz kılıyor.

Üçüncü faktör de zaman, evet. Yanlış yazmadım J
Fakat bu sefer şöyle ki, diyelim ki kendinize bir alan yarattınız, saatiniz de ayarladınız ilk bahsedilen zaman kısıtını oluşturdunuz. Şimdi hazırsınız. Fakat düşünceler, özellikle yapılacak günlük işler, ufak tefek işler, bir bir zihninize üşüşmeye başladı. Bir bombardıman gibi “akşama ne pişirsem?”, “yarın toplantıya ne giysem?”, vs türü gayet gündelik şeylerle zihniniz dolmaya başlar. E hani alanımızda zaman kısıtıyla oturunca yaratıcılık başlayacaktı ? İşte şimdiki de, yani yine “zaman” dediğimiz, bu düşüncelerin gelip geçmesine izin vermek. Yani bırakın düşünceler tek tek gelip geçsinler, onlara zaman verin, acele etmeyin ve en önemlisi bir an önce karar vermeye çalışmayın. İttirmeyin. Akışa takılın gidin. Zaman kısıtınızı mümkün olduğunca geniş tutun (bir buçuk saat gibi) fakat daha uzun değil. Böylece, yarım saat geçip giden düşünceleri izledikten sonraki bir saat size kalır. Ve tavsiye edilen ara vermenizdir. Peş peşe bunu yapmamanız daha faydalıdır. Örneğin bir buçuk saat bugün, bir buçuk saat haftaya bir gün bunu uygulamak, bir günde 4 saat uygulamaktan çok daha fazla fayda verir.

Ayrıca yaratıcı insanların, bu karar verememe (belirsizlik) durumuna daha fazla toleranslı oldukları ispatlanmış. Acele etmektense uzuuun süreler fikirlerle oynayıp bir sonuca varamama halini hoş karşılamak, izin vermekte mesele. Bu süreç içerisinde çevreniz tarafından “kararsız olmak”la suçlanabilirsiniz, fakat lütfen kulak asmayın. Zira burada önemli olan yaratıcı sürecin bizzat içinde olmanız ve bunun sonucu olarak varacağınız karar. Dolayısıyla acele etmek neredeyse her zaman bu süreci baltalar. Bunu farkında olun.

Dördüncü faktör ise güven. Yanlış yapma korkunuz olduğu sürece hiçbir zaman orijinal bir fikir bulamazsınız. Yani her ne olursa olsun uygun görülmelidir, yanlış diye bir şey yoktur. Yaratıcı süreçte merak ve deney önemlidir. “şöyle yaparsam ne olur?” diyerek denemeye fırsat verilmelidir. Gülünç, saçma, absürd olabilmeye izin vermek ve her ne olursa olsun sonuca güvenmek gerekir. Yargılayıcı bir tavırla yaratıcı olamazsınız. Bu süreçte doğru-yanlış yoktur. Herşey mümkün ve kabul edilebilirdir. Mantık çerçevesinde kalmaya çalıştığınız her an yaratıcılıktan uzaklaşırsınız. Tabiri caizse “uçmak” serbest olmalıdır.

Açık modda olabilmek için son faktör ise espridir. Kapalı moddan açık moda en çabuk geçişi espri sağlar. Sanılanın aksine ciddiyet ve espri kolkola da olabilir. Örneğin eğitimden, çocuklardan, evliliğinizden bahsederken kahkahalarla gülüyor olabilirsiniz, fakat bu gülme hali, bahsettiğiniz konuların ciddiyetini en ufak şekilde olumsuz etkilemez. Ciddi olmak demek tatsızca ciddi olmak anlamına gelmez. Cleese, şimdiye kadar katıldığı cenaze törenlerinin en etkileyici olanlarının espriyle dolu olanlar olduğundan bahsediyor. Esprili yaklaşım, bu törenlerin ciddiyetini azaltacak en ufak bir etki yapmazken, bilakis çok daha unutulmaz kılmış.

Bu 5 faktör yardımıyla zihninizi yaratıcı çözüm aradığınız konunun etrafında gezinir kılarsınız. Er ya da geç bir çözüm bulacaksınızdır. Bazen bir anda hiç beklenmedik şekilde bu çözümü karşınızda da bulabilirsiniz. Tabii ki açık modda olduğunuz sürece.

3) Unutmamanız gereken bir konu ise, çevrenizde bulunan insanları doğru seçmeniz. Eğer bir beyin fırtınası yapıyorsanız ve etrafta yargılayıcı kişiler varsa ve siz de komik ya da saçma duruma düşmemek adına savunmaya geçiyorsanız yaratıcılığa elveda diyebilirsiniz. Eğer toplu şekilde yaratıcı sürece girecekseniz, muhakkak ve muhakkak çevrenizde pozitif ve destekleyici kişileri bulundurun. Birlikte saçmalamaya izin verin, kendinizi düşünce anlamında sınırlamayın.

4) “Gelişigüzel bağlantı” yaratmak bazen çok işe yarar. Örneğin, motosiklet ile çikolata, dadı ile araba, parfüm ile restoran örneklerinde olduğu gibi alakasız görünen konseptleri ilişkilendirmeye çalışmak, gelişigüzel içgüdülere fırsat verdiği gibi hiç ama hiç beklemediğiniz açılımlara doğru sizi götürebilir. Yani anlamlı olmaya çalışmadan serbest çağrışım yapmak da yaratıcılık için oldukça işe yarar. Beyin fırtınasında bu ve benzeri oyunlar oynayabilirsiniz.

Ben Cleese’in bu konuşmasından ciddi şekilde etkilendim. Ve anlattıklarını da hem uygulanabilir hem de mantıklı buldum. Şimdilerde aklımda olan ve feci şekilde ikilem yaşadığım, çözüme ihtiyaç duyduğum bir süreç için yukarda bahsi geçenleri uygulamaya başladım.

Belki sizlere de bir ışık tutar ve yaratıcılığa davet eder ümidiyle, hepinize verimli olabileceğiniz “açık mod” dolu günler diliyorum J

Sevgiyle,

Bir Hastaya Nasıl Davranılmaz

Aslında bu yazıyı oldukça uzun zamandır yazmayı düşünüyordum. Bugün bir arkadaşımdan ilham aldım, inşallah en kısa zamanda o da şifalanıyor 🙏🏼Ve tüm şifaya ihtiyacı olanlar 🙏🏼🙏🏼

Bundan iki yıl önce annemin ciddi bir rahatsızlık geçirdiği dönemde arayan soran ziyaret edenleri gözlemleme fırsatı buldum. Aslında bu kişilerin hastaya ve biz hasta yakınlarına etkilerini izledim daha çok.

Ve sonucunda bir hastaya (ve hasta yakınına) nasıl davranılmayacağını kanlı canlı yaşadım, maalesef.

Ben 3’e ayırdım bu kitleyi.

– Arazi Olanlar
– Meraklılar
– Felaket Tellalları

İlk grup Arazi Olanlar. Bunlar hiç bilmiyormuş gibi davranıp, bir anda ortadan kaybolan grup. Kendileri en ufak olumsuzluğa dayanamadıkları için arayıp sorma zahmetine bile katlanmayan insanlar. Bilseler ki, o dönemde aranmak ne kıymetli. Eminim böyle yapmazlar. Haa bir de en tahmin etmediğimiz yakın bildikleriniz bu gruba girdiğinde o zaman şaşkınlık ve hayal kırıklığı kol kola..

İkinci grup Meraklılar. Geldiğinde ya da aradığında sadece bilgi almaya gelmiş gibi soru yağmuruna tutanlar. Adını hepimizin bildiği hastalığa izninizle burada “grip” demek istiyorum.
Sorular çok çeşitli, yok efendim saçları dökülmüş mü, gribin kaçıncı evresiymiş, tedavi sonrası bitkin miymiş, vs vs .. türü hastayı ve hasta yakınını BERBAT hissettiren üstüne üstlük karşı tarafa da hiçbir şey kazandırmayan sorular bunlar. Lütfen sorularla taciz etmeyin. Süreç zaten yeterince zorlu, bir de cevap vererek olayları yeniden yaşatmak niye? Gelip aramanız yetiyor. “Nasılsın?” sorusu yeter de artar.. Detaya hiç gerek yok.

Üçüncü ve en rahatsız edici grup Felaket Tellalları. Bunlar da etraflarında grip geçirmiş ne kadar tanıdık eş dost akraba varsa onların olumsuz süreçlerini paylaşanlar. Yok efendim komşusu da gripmiş de tedavi sırasında şöyle zorlanmış böyle zorlanmış, arkadaşı geçirmiş mahvolmuş bitmiş. İnanın o dönemde bunları duymaya hiç kimsenin ihtiyacı olmuyor. Tam tersine grip geçirip şimdi bomba gibi olanlardan bahsetseniz, neler değişiyor bilemezsiniz. Bir insanın içinde ışık yakmak gibisi var mı? Sanki o anda tüm kara bulutlar dağılıyor. Hep sözü edilen yüksek moral böyle böyle elde ediliyor. Neden o ışığı söndürmeyi seçiyorsunuz ki? Ben hakikaten anlayamadım.
Ama bu davranış şekli herşey bitip de sağlıklı günler geldiğinde, ilişkilerin şeklini değiştiriyor. Emin olabilirsiniz.

Bu gruplardan sonra bir grup daha var ki o da Canlar grubu. Her daim sorgusuz sualsiz yanımızda olan, aman moraller sallanmasın diye bir soru bile sormadan hassasiyetle davranan, hep gelen, hep arayan,, güzel şeyler paylaşan, şakalaşan, sanki hayat bizim için hiç farklı değilmiş gibi davranarak kısa süre için de olsa yaşanan zorlukları unutturanlar. Onlar iyi ki varlar💜 Tüm kalbimle teşekkürü bir borç bilirim.

Bu zorlu süreci atlatmakta çok fazla destekleri oldu. İnsan insanın ilacı da olabiliyor ne mutlu ki.

Şifa her daim sizinle olsun.

Limitsizlik Limitlerde Saklı

philhansen5 By Phil Hansen

Çok mu anlamsız ? Aslında hiç değil..

Şöyle ki, Amerikalı sanatçı Phil Hansen*’in hayatı bana ilham oldu. “İnsan ÖNCELİKLE kendi limitlerini kabul etmeden o limitlerin ötesine geçemez” anafikrine vardırttı. Nasıl mı?

Hayat hikayesi şöyle..

Hansen sanatçı olmayı kafasına koymuş idealist bir genç. Sanat Okulu’nda parlak bir öğrenci. Özellikle resimde noktacılık (pointillism) konusu çok ilgisini çekiyor.

(Noktacılık: 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında Fransız izlenimci ressamlar tarafından yaygın olarak kullanılmış bir resim tekniğidir. Bu teknikle yapılan resimlerde, çok sayıda ufak temel renk noktası, birbiriyle karıştırılmadan bir araya getirilerek izleyicinin gözünde çeşitli ara renklerin illüzyonu oluşturulur.)

Fakat bu konuda o kadar takıntılı hale geliyor ki, ufacık noktaları çok düzgün koymak gereken stilde ilerlerken ellerinde bir titreme oluşmaya başlıyor.

Hayal kırıklığı diz boyu..Kendini kontrol etmesi ne mümkün, elleri düz çizgi bile çizemez hale geliyor.

Israr ettikçe daha da artıyor, devam ettikçe işin içinden çıkamıyor ve sonunda kalıcı sinir hasarına neden oluyor beyninde. Sonuç olarak da değil kalem, hiçbirşey tutamayacak hale geliyor.

Eyvah depresyon kapıda!!! Çünkü tüm hayalleri sanat üzerine kurulu…Şimdi ise hiçbirşey yapamıyor!

Kendini sanattan uzaklaştırıp okulu bırakıyor…Evet, aynen böyle. Tüm o hayallerini süsleyen geleceği elinin tersiyle itiyor. Eve kapanıyor, hiçbirşey yaratamıyor, kendini yiyor..”Ben bittim” noktasındaL

Bu süreçte bir nörologa gidiyor ve kalıcı hasar için yapılabilecek birşey olmadığı iyice tescilleniyor.

Fakat o nörolog, Hansen’e hayatını değiştirecek cümleyi kuruyor, “Neden bu titremeyi kabul etmiyorsun (kucaklamıyorsun)?”. !!!!!!!!!!!!!

Belki hemen etkisini göstermiyor bu cümle ama Hansen zaman içinde düşündükçe, durumu kabullenmenin önünde yepyeni fırsatlar yaratabileceği bir şimşek gibi çakıyor..

Mesela aşırı düzgün noktalar yerine zikzak çizgilerden oluşan eserler yaratabileceğini farkediyor..

Mesela eli yerine vücudunu kullanarak bambaşka eserler yarabileceğini deneyimliyor..

Mesela 3 boyutlu tahtalardan inanılmaz sanat eserleri oluşturulabileceğini görüyor..

Mesela büyük malzemeler kullandığında elini zorlamadığını keşfediyor..

Mesele Starbucks’tan aldığı 50 tane karton bardaktan harika şeyler yapabildiğini ispatlıyor..

Mesela bir muzun üzerine dövme yapabiliyor..

Mesela vücudunu bir tuval gibi kullanabileceğini farkediyor..

Mesela kendi kendini imha eden (kibritlerden Jimmy Hendrix portresi gibi) sanat eserleri yapıyor..

Bunlar sadece bahsettiği birkaç alternatif yöntem.

Ama eminim ki daha seçenekler sınırsız.

Evet okulu bırakmış oluyor çoktan, geri de dönmüyor, ama ne oluyor ? Kendinde hiç keşfetmediği ve ona hayat boyu sınırsız bir kaynak olacak yeni bir düşünme şekline geçiş yapıyor.

NE MUHTEŞEMM!!!

Belki başına o korkunç olay gelmeseydi, gene sanatçı olacaktı evet ama bugün geldiği bilinç düzeyinden çok çok uzak olacaktı.

Şimdi ise alaylı bir sanatçı olmanın yanında, hayatında hep var olan bir pırlantayı keşfetmiş gibi sınırsız..Hem de sınırlar içinde kalarak!

Hala yer yer yaratıcılıkta tıkanabildiğini, fakat şunu hiçibir zaman aklından çıkarmadığını söylüyor. “Ne olursa olsun, mevcut limitleri kabul et ve işte o zaman limitsiz ol. “

Ne yaşarsanız yaşayın, ideallerinizden vaz geçmeyin ❤

Belki gideceğiniz yolları hayat bazen değiştirebilir ama siz vazgeçmezseniz, tüm limitler limitsizliklere dönüşür.

 

*=http://www.ted.com/talks/phil_hansen_embrace_the_shake

*= http://artfucksme.com/phil-hansen/

Hastalıktan Gelen Şifa

c41dc906-7ca4-40fb-bbec-cf4134f12cc6 (1)

Regina Brett, göğüs kanserini yenen bir yazar. Kitabı “God Never Blinks” 24’ten fazla dile çevrilmiş ve bestseller olmuş. 41 yaşında hastalanan Brett, kanserin ona tek bir hayatı olduğunu hatırlattığını söylüyor.

Kitabında, 45.doğumgünü gecesinde hayatın ona öğrettiği 45 dersi kaleme alıyor, beş yıl sonra ise (50 olduğunda), 5 tane daha ekliyor.

İşte bugün sizlerle bu değerli 50 hayat dersini paylaşmak istiyorum. Umarım bir yerlere dokunur:

  1. Hayat adil değil ama yine de güzel.
  2. Tereddütünüz olduğunda, sadece bir sonraki adımı düşünün ve atın.
  3. Hayat birilerinden nefret etmek için çook kısa.
  4. Kendinizi fazla ciddiye almayın. Kimse almıyor.
  5. Kredi kartlarınızı her ay mutlaka ödeyin.
  6. Her tartışmayı kazanmanız gerekmiyor. Bazen anlaşamadığınızı kabul edin.
  7. Birisiyle birlikte ağlayın. Tek başına ağlamaktan daha iyileştiricidir.
  8. Bazen Allah’a isyan edebilirsiniz, bu normaldir.
  9. Emeklililğiniz için tasarruf edin, hemen ilk maaşınızla başlayın.
  10. Konu çikolata olunca, direnmek nafiledir.
  11. Geçmişinizle barış imzalayın, böylece bugününüz mahvolmamış olur.
  12. Çocuklarınızın sizi ağlarken görmesinde hiçbir sıkıntı yok.
  13. Kendi hayatınızı diğerleriyle karşılaştırmayın. Onların ne yaşadığından haberiniz bile yok.
  14. Eğer bir ilişki gizli kalmak durumundaysa, o ilişkiye sakın girmeyin.
  15. Göz kırpmak kadar kısa bir sürede herşey değişebilir. Ama merak etmeyin; Allah hiçbir zaman göz kırpmaz.
  16. Hayat acımakla geçirmek için çok kısa. Ya yaşamakla uğraşın ya da ölmekle meşgul olun.
  17. Eğer bugünde kalırsanız, herşeyin üstesinden gelebilirsiniz.
  18. Bir yazar yazar, eğer bir yazar olmak istiyorsanız yazın.
  19. Mutlu bir çocukluk için hiçbir zaman geç değildir. İkincisi tamamen sizin elinizdedir.
  20. İstediğiniz birşeyin peşinden giderken, “hayır”ı bir cevap olarak asla kabul etmeyin.
  21. Mumları yakın, güzel çarşaflarınızı serin, şık iç çamaşırlarınızı giyin. Özel bir güne saklamayın. Bugün özeldir.
  22. Çok iyi hazırlanın, sonra tamamen akışa bırakın.
  23. Hemen şimdi egzantrik olun. Mor giyinmek için yaşlanmayı beklemeyin.
  24. En önemli seks organı beyindir.
  25. Mutluluğunuz konusunda sizden başka sorumlu yok.
  26. Başınıza gelen her nahoş olayda şunu sorun kendinize “5 yıl sonra bunun önemi olacak mı?”
  27. Her zaman yaşamayı seçin.
  28. Herşeyi ve herkesi affedin.
  29. Başkalarının sizin hakkında düşündükleri sizi ilgilendirmez.
  30. Zaman hemen hemen herşeyin ilacıdır. Zaman verin.
  31. Durum ne kadar iyi ya da kötü olursa olsun, değişecektir.
  32. Hastaladığınızda işiniz size bakmayacak, arkadaşlarınız bakacak. Her zaman onlarla temasta olun.
  33. Mucizelere inanın.
  34. Allah sizi, Allah olduğu için seviyor, sizin yaptığınız veya yapmadığınız şeyler yüzünden değil.
  35. Sizi öldürmeyen şey güçlendirir.
  36. Yaşlanmak, genç ölmenin alternatifidir.
  37. Çocuklarınızın sadece bir çocukluğu olacak, o zamanı hatırlanabilir kılın.
  38. Ruhani şarkılar söyleyin, onlar her türlü insan duygusunu barındırır.
  39. Hergün dışarı çıkın. Mucizeler orada sizi bekliyor.
  40. Eğer herkes problemlerini bir araya koyup çöpe atsaydı ve siz diğerlerininkileri görseydiniz, hemen kendinizinkileri geri alırdınız.
  41. Hayatı denetlemeyi bırakın. Çıkın ortaya ve dibine kadar yaşayın.
  42. İşe yaramayan, güzel ve eğlenceli olmayan herşeyi hayatınızdan çıkarın.
  43. Hayatın sonunda tek önemli şey ne kadar sevdiğiniz olacak.
  44. Kıskançlık zaman kaybıdır. İhtiyacınız olan herşeye zaten sahipsiniz.
  45. En güzel günler henüz yaşanmamış olanlardır.
  46. Kendinizi nasıl hissederseniz hissedin, kalkın, giyinin ve ortaya çıkın.
  47. Derin bir nefes alın. Zihni dinginleştirir.
  48. Hiç sormazsanız, hiç alamazsınız.
  49. Verin.
  50. Hayat güzel bir fiyonkla süslenmiş değildir, ama gene de bir hediyedir.