Doğmakla Başladı

Bu yılki doğum günümde her yıl yaptığım gibi bir geçmiş yılı gözden geçirme, ne öğrendim ne aldım ne verdim üzerinden bir gönül muhasebesi yaptım yine tabii..

Fakat her yıldan farklı, oldukça değişik duygularla geçirdiğim bir yıl olduğundan, kağıda dökmek bir miktar zaman aldı..

Bir kere en büyük farkı öyle madde madde size sunacağım bir reçetenin kendini göstermemiş olması. Yazılarımı okuyanlar bilir, genellikle derler toparlar listeler ve kolaylaştırırım anltacaklarımı. Gelin görün ki, bu sefer onu kesinlikle yapamadım. 

Belki de bu yüzden kalem kağıttan kaçtım kim bilir.. O yüzden anlatacaklarım her zamankinden dağınık olabilir. Şimdiden affola..

Hepimiz,  hayatın çeşitli alanlarında sınava tabi tutulduğumuz günlerden geçiyoruz. Dünya tarihine yazılacak günlerden. Her birimize ayrı ayrı dokunup, dürten, zorlayıp, sarsan günlerden..

Tabii ki yılın altı ayını bu şekilde geçirdiğim bir yeni yaş diğer yıllardaki gibi olmayacaktı. Aynı olsaydı sıkıntı vardı.

Farkındalıklarımdan bahsetmem gerekirse, teorik olarak bildiğim ya da ufak ufak deneyimlediğim şeyleri koca koca, üstüme doğru gelen koca birer çığ gibi yaşadığım.

Bunlardan bazıları; belirsizlikle burun buruna yaşamak, birinci halka en yakınlarla 7/24 bir arada olmanın getirdikleri, “çok severim” dediklerimi ucundan bile yapacak zaman bulamamak, bulduğumda ise yapmak istememek, “ bu nereye kadar böyle gidecek?” sorularını kafamın içinde lunaparklardaki üstüne çekiçle vurunca diğer delikten çıkan tavşanlar misali susturmaya çalışmak, sağlığa yakın plan yaparken  ruh sağlığının elden gitmemesi için (hiçbir damardan beslenmeden) diimdik durmaya çalışmak, işle ilgili yaptığım planların hepsini uzunca bir süreliğine çöpe atmak.

Daha da uzayabilir liste.. Ama dediğim gibi bu bir listeden çok çözülmesi imkansız gibi görünen karmakarışık bir yün yumağına benziyor. 

Tüm bu yaşananların ana teması nedir diye kendime sorduğumda; esas meselenin “kendine tahammül etme” olduğunu gördüm.

47 yılı geride bıraktığım şu dünya denen gezegende, suratıma suratıma vuran rüzgar buydu işte.

İstediğin ya da planladığını yapamadığında da kendine tahammül edebiliyor musun?

Yapman beklenenleri yapamadığın gibi yaptığında da mahvettiğinde kendini yine de kabul edebiliyor musun?

Kanından canından olanları “çok sevdiğini” söylemek kolay, onlarla her zamankinden daha çok bir arada olup gözüne giren çalılara rağmen kendini hala hoş görebiliyor musun?

“Sabırlıdır o” diyenlerin yüzünü yere eğecek şekilde ortalığı kasıp kavurduktan sonra dönüp kendine “ tamam sen de insansın, olabilir” diyebiliyor musun?

Kendinle hayatının en yakın ilişkisini kurarken hatasıyla sevabıyla insan olmanın yükünü layıkıyla taşıyabiliyor musun ?

Hayatta bir şeyi yapabiliyorken, onu sonsuza kadar yapabileceğini zannetme yanılgısına düştüğünü fark ettiğinde hala aynada gözlerinin içine bakıp kendine şefkat duyabiliyor musun?

İşte bu minvalde sorularla hali hazırda hemhal olurken yazı yazmak bana zor geldi büyük ihtimalle. Bu da kendime tahammül etmekte zorlandığım bir konu oldu hatta; “yazamamak”. Dayandım, önce kızdım kendime, sonra bıraktım. Her şey olur.. İşte o kadar!

Ortalarda bolca içi boşaltılarak piyasada satışa sunulan “kendin ol” klişesinin gerçek yüzü işte böyle bir şey a dostlar! Yok öyle yere çarpmadan, düşüp kanamadan kendin olmak… Nerdee ?
Kim olabilmiş ki biz olalım?
Yol uzun, yol çetrefilli..
Devam..

Yine de, hala, her zaman, neye mal olursa olsun, öyle ya da böyle ve ısrarla; hayat iyi ki..

Nice yıllara 🎈 


Aç Mısınız? – II

Geçen hafta yazdığım “Aç Mısınız?” başlıklı yazıma öyle güzel geri dönüşler aldım ki, inanın daha güzel bir beslenme olamaz. Açlık falan kalmadı bende 🙂 (https://ishegul.wordpress.com/2020/08/10/ac-misiniz/)

 

Gelin görün ki, işin ilginç yanı bu geri dönüşlerin hepsi bana özelden geldi. Kimisi yazdı, kimisi aradı fakat hiçbiri görünür yorum olarak yer almadı. Bunu da (geri dönüş bildirme konusunda genel olarak gözlediğim eğilimleri) bir başka yazıma konu olarak saklıyorum günü gelince dökülecektir kelimeler.

 

Şimdi biz konumuza dönelim.

 

Gelen yorumlardan iki tanesi beni hem çok mutlu etti hem de öyle düşündürdü ki, bu yazıyı yazmaya karar verdirtti. İki kişiden gelen ve beni düşünceye sevk eden iki yorum. Her ikisine de üzerinde kafa yordukları için burada teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

 

Bir tanesi canım ciğerim çocukluğumuzun beraber geçtiği, araya mesafeler girse de hep kalp kalbe olduğumuz otuz beş yıldan fazladır birbirimizi çeşitli şekillerde beslediğimiz, okuyan, düşünen, hayata kafa yoran bir can.

 

Diğeriyse, belki on yıldır hayatımda olan ve fakat ilk andan itibaren ruhlarımızın birbirini asırlardır tanıdığını fark ettiğimiz, hayata başka başka yönlerden bakmayı seven, birlikte beyin jimnastiği yapmaya bayıldığımız bir başka can.

 

İkisi de fikirlerine önem verdiğim arkadaşlarım. Şimdi her ikisinden gelen yorumlar üzerine yazarak düşüneceğim. Siz ve zihniniz de katılırsanız çok sevinirim.

 

 

  • Bizi yine hem içsel yüzleşmeler hem de bilgiler ile dolu harika bir yazı ile buluşturdun. Bu açlık çeşitlerini hiç bilmiyordum, bir kaç kez okudum. Peki bu açlıkları gözlemlemek, bastırmadan ama anlayış geliştirerek tatmin etmek mümkün mü sence? Daha doğrusu tatminden ziyade, olanı ihtiyaçlar dahilinde doyurmak, daha fazla açlık yaratmak için uyaran aramamak.  Aksi halde, Samsara çarkının içinde bir açlıktan diğer açlığa koşa koşa geçecek bir ömür 🙂 

 

Özetle hayatımızın göbeğine açlıklarımızı koyarsak, nasıl nefis ve zihin terbiyesi olacak diye sormuş arkadaşım. Bir açlıktan diğerine giderek kısır döngüde kendimizi geliştiremediğimiz bir hayat yaşamak söz konusu olabilir diye düşünmüş. Haklılık payı var elbet. Böyle bakınca, yani “açlık” doyurmak gözüyle bakınca doymak bilmez hep kendini tekrar eden bir hayat yaşamayı salık veriyormuş gibi görünüyor bu açlıklar teorisi. Oysa öyle değil. Aslında belki de bu detaylara ilk yazıda girmiş olmam her şeyi çok daha fazla netleştirebilirdi. Eric Berne’in bahsettiği açlıklar bir farkında olsak da olmasak da arka planda işliyor. İnsan olmanın gereği bu. Biraz da Maslow’un ihtiyaçlar teorisini hatırlatıyor bana. Piramit en temel fiziksel ihtiyaçlarla başlıyor, sonra ise kendini geliştirme yolunda ihtiyaçlar farklılaşıyor çoğunuzun bildiği gibi . Yani karnını doyurup, güvenli bir çatı bulma ihtiyaçları gibi esas olanlar karşılandıktan sonra kendini gerçekleştirme, vb daha yüksek amaçlara yönelik ihtiyaçlar kendini gösteriyor. Fakat şunu da unutmamak lazım, kendini gerçekleştirme aşamasına geçmiş bir insan bile karnını her gün doyurma ihtiyacıyla baş başa. Yani o temel ihtiyaçlar karşılansa bile tekrar tekrar baş gösteriyor. Gözü dönmüş şekilde fiziksel açlıklara yönelmek ise, zaten diğer açlıkların getirdiği sonuçlar oluyor. Yani bir bakın, yeterince varlığını hissedemeyen, yeterince uyaran alamayan insan kendini kolaylıkla tatmin edeceği ihtiyaç hangisiyse ona yönlendiriyor. Sonuç; yine psikolojik rahatsızlıklar, günlük hayata adaptasyon zorluğu, vs. Hepsinin doyurulmasına ihtiyaç var çünkü. Yani amaç kompleks bir şekilde hepsine dokunmak. Hiç birini yok saymamak, hiç birini de başımızın üstüne çıkarmamak. Açlık doğal, tokluk ise kişisel.

Tabii burada her ruhun her bedenin ihtiyacının da farklı olduğunu söylemeden geçmeyelim. Herkes kendi ruhunu, bedenini tanıyacak. Nasıl hayat yolunda dengeli bir şekilde yürüyeceğini bilecek. Fakat şu gerçek hiç sekmiyor ki; yolunda gitmeyen fiziksel ya da ruhsal sorunlar bu açlıklarla olan dengesiz ilişkilerimizden kaynaklanıyor. Ya kendini kusana kadar doyurmaktan ya da uzun süreler aç bırakmaktan. Tokken uyaran aramakta mesele, açken değil. Bu da kendini ve zihnini eğitip geliştirmekten geçiyor elbette.

Kendi kontrolümüzde olduğu sürece uyaranları yönetmek en iyisi ve en sağlıklısı.

 

  • Ben okurken bir de oradaki açlıkların zıttını düşündüm. Bende bazen onlar daha baskın oluyor çünkü. Mesela özellikle, uyaran açlığı, bağlantı açlığı ve zaman planlaması açlığının tam tersi neyse onları da çok yaşadığımı biliyorum. Hiçbir uyaran olmadan, ekstra insanlarla iletişime geçmeden, zamanı planlamadan kalabilmek… Özellikle son 1,5 senedir falan çok baskın bende bu hisler. Kısmen son işimde yaşadığım burnout’un da etkisiyle, ama genel olarak minimalizme girmek gibi biraz da…

 

Burada ise arkadaşım aşırı uyaranla yaşamanın zorluğu sonucu “burnout”a varabilecek durumlardan bahsetmiş. Bazen öyle ki, yukarda da dediğim gibi kusana kadar doyunca, insan bir mola, bir hareketsizlik, bir uyaransızlık ihtiyacı duyuyor. O kesin. Hatta kendi aramızda sık sık “ıssız ada” muhabbeti yapar, karşılıklı olarak duyduğumuz izole olma ihtiyacını paylaşırız bu arkadaşımla. Yorumu gönderdikten sonra ise, kendi hayatımı “uyaran şelalesiyle yaşam” olarak nitelediğimde çok güldük 🙂 E doğru..

Önemli olan noktanın kendi isteğinle uyaranlara dur demenin, azaltmanın bazen ruhen gerekli olduğu fakat kendi iradesi dışında insanın uyaransız kalmasının depresyon, anksiyete, vb rahatsızlıklara zemin hazırladığında hem fikir olduk. İnsan bazen “of yeter bir kafamı dinlemek istiyorum” noktasına rahatlıkla gelebiliyor şu stres düzeyi yüksek dünyada. Fakat yine farkında olmak lazım ki; kendi isteğimizle eğer uyaranları yönetebiliyorsak en iyi noktadayız. Bu demektir ki, uyaranlarımız var ve biz bazen az bazen çok maruz kalmak istiyoruz bu uyaranlara. Bir başka açıdan, bu demektir ki özgürüz. Eğer ki, irademiz dışında uyaransız bırakılırsak işte o zaman durum vahim demektir. Kimseye dilemem.

 

 

İşte bu iki yorum beni böyle düşünce yolculuklarına çıkardı. İstedim ki paylaşayım.

Umarım ki, sizlerde de ışıklar yakmıştır.

Sevgiyle,

 

Aç Mısınız ?

 

Arayı çok açtım, farkındayım…

 

Zaman bu ara her zaman olduğundan daha farklı, daha yoğun, daha derinden, daha zorlayıcı akıyor sanki benim algı penceremde.

 

Kaç sefer kağıdı kalemi alıp, kaç sefer bıraktığımı hiç söylemeyeyim burada; ki yazmak en büyük şifam iken. Havada, karada, denizde, en uygun ve en uygun olmayan zamanlarda dahi yazan ben kalem tutamadım bir süredir. İnanın..

 

Evet biliyorum bu bir dönem. Bir çoğumuzun farklı şekillerde içinden geçtiği.

Ortaçgil’in dediği gibi “anlamak çözmeye yetmez” bir hallerdeyim.

 

Buna rağmen içimde devamlı yazma isteği. Yatıyorum kalkıyorum, dilim “yazmak istiyorum” diyor, elim geri gidiyor.

 

Başlı başına bir ders.

 

Bir tek bu bile, şimdiye kadar yazdığım, düşündüğüm onca şeyi önüme yığdırıp,  “hadi bakalım şimdi ne yapacaksın?” dersi adeta!

Tabii ki derse maruz kalınca, düşünüyor bu zihin. Bazı şeyler düşüyor pat pat. Hatta bayağı yoğun konular geliyor zihnime. Bir seferde hepsini paylaşmam zor. Hem benim için hem sizin için. Yavaş yavaş acele edelim en iyisi biz 🙂

 

Baştan söyleyeyim sağlıkla ilgili her şey yolunda şükür.. Bu en büyük nimet öyle değil mi? Kesinlikle öyle..

 

Gelin görün ki, benim gibi devamlı içi fık fık eden ruhlar rahat durmuyor. Deşiyor duruyor. Buluyor bir şeyler, ya da bulamıyor. Bilemiyorum o kısmını.

 

Transaksiyonel Analiz (TA) yaklaşımında insanın içindeki açlık çeşitlerinden bahseder.

Kurucusu Eric Berne altı çeşit açlık tanımı yapar. Bu açlıkların her biri insanın huzurlu olabilmesi için tatmin edilmelidir.  Biri ya da birkaçı doyurulmazsa çeşitli sıkıntılar baş göstermeye başlar.

 

Buyrun şöyle bir göz atalım birlikte:

 

  • Uyaran Açlığı (Stimulus Hunger)

 

  • Tanınma/Takdir Edilme/Onaylanma Açlığı (Recognition Hunger)

 

  • Bağlantı Kurma Açlığı (Contact Hunger)

 

  • Cinsel Açlık (Sexual Hunger)

 

  • Zaman Planlaması Açlığı (Time Structure Hunger)

 

  • Olay/Vaka/Skandal Açlığı (Incident Hunger)

 

Bu dönemde kendimi içsel ve tarafsız olarak gözlemeye çalıştığımda (elimden geldiği kadar tarafsız tabii!) hangi açlığın bu ruh haline yol açtığını sordum kendime. O zaman da TA’nın bel kemiği olan bu altı açlığı hatırladım. Kısa kısa sizi sıkmadan üstünden geçeceğim.

Birlikte hem öğrenip hem kendimizi masaya yatıralım diyorum,  ne dersiniz ?

 

  • Uyaran Açlığı : Beş duyumuzun tek tek uyarılmasına hayatın içinde sıklıkla ihtiyaç duyarız. Eğer yeterince uyaran alamazsak bu ciddi strese ve sıkıntıya yol açar. Yeterli şekilde uyarı aldığımızda ise “adrenalin” salgılarız ki, bu da ihtiyacımız olan ilaçtır. Psikiyatrik olarak uygulanan bazı terapilerde bilinçli şekilde bütün uyaranlar kesilerek, içe bakış sağlanır. Onu bir kenara koyarsak günlük hayatımıza sağlıklı devam edebilmek için uyaranlara açız. Beş duyu dışında duygusal ve entelektüel uyaranlar da bu başlık altında incelenebilir. Duygu paylaşımı, acı verici toplumsal olaylar ya da hoşa giden bir kitap bu uyaranlara örnek olabilir. (uyaranın mutlaka olumlu olması gerekmiyor, fark etmiş olabileceğiniz gibi.)

 

  • Tanınma/Takdir Edilme/Onaylanma Açlığı : Diğerleri tarafından görüldüğümüzü, onaylanıp desteklendiğimizi hissettiğimizde şu dünyadaki varlık ve aidiyet duygularımız tatmin olur. Şimdi ve burada olduğumuzu derinden hissettirir bize. Psikolojik olarak sağlıklı olabilmek için bu açlık da doyurulmalı elbet. Çok büyük olaylar da gerekmiyor onaylanma için üstelik, kapıdan geçerken bir yabancıya kapıyı açtığınızda size başıyla teşekkür hareketi yaptığında ya da bir arabaya yol verdiğinizde korna çalarak size gülümsediğinde bile varlığınızı hissediyorsunuz.

 

  • Bağlantı Kurma Açlığı: Burada bahsedilen insanlarla fiziksel olarak temas ederek bağlantı kurma açlığı. Herhangi bir insana dokunduğumuzda bir yandan kendi kimliğimizi gerçekleştirmiş oluyoruz diğer yandan da iki farklı insan olduğumuzu fakat birbirimize bağlı olduğumuzu hissediyoruz. Bu bağ, konfor ve bağlılık yaratıyor. Tıpkı küçük çocukların ebeveynleriyle ya da oyun sırasında diğer çocuklarla sıklıkla temas etmelerinde görüleceği gibi. Fiziksel temas azaldıkça, insanlardaki izolasyon ve stres düzeyi yükseliyor. Bu da gerek psikolojik gerekse fiziksel rahatsızlıklara zemin hazırlıyor. 

 

  • Cinsel Açlık: Bildiğiniz üzere evrimsel olarak hayatta kalmak ve türün devamını sağlamak adına insanın temel açlıklarından biri de cinsel açlık. Bu dürtüyle karşı cinse yönlenip, bu dürtüyle insanın dünya üzerindeki devamlılığı sağlanıyor. İnsan cinsinin hediyesi de işin içine katılan tutku, şehvet, aşk ve romantizm. Temeldeki cinsel açlığı tatmin etmek amacıyla yola çıkılırken, tuzu biberi baharatı da duygular oluyor.

 

  • Zaman Planlaması Açlığı: Hepimiz bu gezegende vaktimizin sınırlı olduğunu bildiğimizden, anlamlı bir şeyler yapmak ve bu anlamlı şeyleri bir an önce yapmak istiyoruz. Bunun için de adı konmuş hedefi belli zaman planlamalarına açız. Zamanı gerektiği gibi planlayamayınca, vakti boşa harcama duygusu kaplıyor insanın içini. Boşluk içinde kalıyor. Bu yüzden bir şeyler yapmaya çalışıyoruz her daim. Kurslara gidiyoruz, kitap yazıyoruz, tatil planları yapıyoruz. Özgeçmişimizi anlamlı ve başarılı işlerle doldurmaya gayret ediyoruz ki bir sonraki işimize zemin oluştursun. Diğer yandan dinlenmek ve eğlenmek için de vaktimiz olsun istiyoruz. Zamanı belli bir yapılandırma içinde kullanırsak psikolojik olarak daha güvenli ve konforlu hissediyoruz kendimizi.

 

  • Olay/Vaka/Skandal Açlığı : Bu açlık, uyaran açlığıyla yakından ilişkili. Etrafımızda olan ve hayatımıza bir şekilde renk/hareket katacak olaylar arıyoruz sürekli olarak. Renk katma deyince her zaman olumlu olayları aradığımız anlamına gelmesin, bazen olumsuzları da arıyoruz. Hatta daha ileri gidip kendimizle ilgili vakalar da “yaratabiliyoruz” bu açlığı dindirmek için. Gazeteler, TV ve diğer medya bu açlığımızı doyurmaya büyük oranda hizmet ediyor. (şükür mü etsek bilemedim!!) İşin ilginç yanı, öyle ya da böyle bu açlığımızı tatmin edecek bir şeyler bulmamız ya da yaratmamız.

 

İşte böyle insanın altı açlığı. Hepsi hepimizde var. Amaç hepsini sırayla doyurmak. Bir döngü gibi. Bir onu bir öbürünü, bazen üçünü aynı anda bazen beşini. Ama hep bu açlıklarla yürüyoruz. Tükenmiyor, kısa süreli uyuyorlar sadece. Bir süre sonra tekrar..Hoooop hadi bakalım 🙂

 

Şimdi kendime dönecek olursam, en çok en son açlığı yaratıp yaratıp tatmin etmeye çalıştığımı fark ediyorum kendi hayatımda. Galiba bu da o dönemlerden biri. Gelin görün ki, bunca yıllık ömrümde bu derece debelendiğimi hatırlamıyorum.

 

Haa, şunu da söylemek gerek bazı haberler etrafımda olan bitenler Vaka Açlığı’mı fazlasıyla doyuracak şekilde de gelişmiyor değil. Yine de ben çalışıp değişik vakalar yaratıyorum.

 

Siz ne durumdasınız ?

 

Aç mısınız ?

 

 

Mekan’la Ben

 

Mekanlarla insan ruhu arasında hep bir bağ olduğunu hissederim.

Mesela evler orada yaşayan kişilerin enerjileri ile dolar. Hatta kokusuyla da. Her evin kendine has bir kokusu olur. Tüm diğer kokulardan başka. Orada yaşayanların kokusudur o.

Kokusunu sevdiğiniz insanların evini de seversiniz. Özlersiniz.

O evlerden çıkmak istemezsiniz bir şekilde. Evin şekli, yeri, içi, dışı hiç fark etmez. Sizi çeker. Detayları çok da fark etmezsiniz aslında. Aidiyet duygusudur sizi orada tutan, sorgusuz sualsiz.

Bazı evler ise kapıdan girer girmez üzerinize bir karabasan gibi çöker.

Hiç yaşadınız mı bilmiyorum ama bana sıkça olur. Hep de bir neden ararım kendimce “çok eşya var” ya da “renkler çok koyu”, “desenler çok büyük” vs vs şeklinde uzayıp giden. Bunların da payı vardır elbet ama artık biliyorum ki mekanlar içindeki ruhların birer yansıması.

Başka neden aramaya gerek yok.

Sadece evler değil ofisler, cafeler restoranlar, barlar, okullar, kütüphaneler, vs vs neresi olursa olsun yaşam alanı olan mekanlar insanla bağlantı kurar. Ya da insan mekanla..

Neden aynı sokakta sekiz tane alternatifi varken hep aynı eczaneye girdiğinizi ya da aynı cafenin bir başka şubesinde diken üstündeyken diğer şubesinde evinizdeymiş gibi hissettiğinizi hiç düşündünüz mü ?

Boş mekanlar hüzünlü gelir bana. Bir devir kapanmış gibidir oralarda. Bir önce orada olanların enerjisi hala belli belirsiz hissedilirken, yeni geleceklerin enerjileri kapıyı çalmaktadır. Kim bilir ne hayatlara şahit olmaya hazırlanmaktadır mekan.

Ruhumun içinde bulunduğum mekanlara aktığını (bazen de akamadığnı!) hisseder dururum. Çocukluğumdan beri..Eğer uyum yakalandıysa, nefistir her şey. Bir melodi gibi kusursuz akar.

Tersi durumları da yaşadım, bayağı zorlandım, ruhen törpülendim adeta. Ama geçti..

Ben bunca kafa yorup dururken, 2018 yılında gittiğim “Muğlak Alan” isimli bir sergide sanki tüm bu düşündüklerim, hissettiklerim postmodern bir sanat eseriyle karşımda duruyordu.

Yanında bir de açıklamayla beni bekliyordu sanki..

İnanın bana, bu yabancıların “epiphany” dediği türden bir aydınlanma idi benim için.

Sergideki tüm eserler klasik estetik kalıplarının dışında, sanat ve tasarım arasındaki sınırların kalkışı ile birlikte oluşan muğlaklığa yönlendiriyordu gezeni.

Ve sorgulamaya elbette..

Mekan-Space isimli bir dizayn stüdyo tarafından yapılmış olan “Expedition” isimli bir kinetik entalasyondu beni en çok vuran, en çok çeken, en çok alan, en çok götüren. (Fotoğrafını yazının başına koydum, merak edenler için.)

Durun hemen geri çekilmeyin, modern sanattan uzak durmayın sakın.

Gelin böyle, bakın anlatacağım nasıl her şey bir anda berraklaşacak.

Yanındaki açıklama şöyle başlıyordu:

Canlı nedir ?

Canlı ve cansız arasındaki ayrım aldığı nefeste midir ?

Kendiliğinden çoğalan hücrelerde mi?

Beni çarpan yerine ise geliyordu açıklama yavaş yavaş sonuna doğru:

Bedenleşen mekan, mekanın bir organizmaya dönüşüp akışkan, kendi kendine büyüyebilen ve aynı zamanda etkileşime geçen bir yapıya dönüşmesidir.

Bu durumda mekan da bedene ait özelliklere sahiptir.

Mekanla bedenin kurduğu etkileşim, iki beden arasındaki etkileşime benzer bir yapıya dönüşür.

İşte bu!

Hep hissettiğim yukarda da ifade ettiğim şeydi bu.

Mekanın bedenleşmesi..Daha mükemmel anlatılamazdı. Sanatın gücüydü bu işte.

Tıpkı geçenlerde okuduğum bir sözdeki gibiydi yaşadığım;

Sanat görmemizi sağlar; çok tanıdık bir şey dahi olsa sanki daha önce hiç görmemişiz gibi görmemizi.

Ve o günden beri bu büyülü eser benim zihnimde kalbimde büyük öneme sahiptir. Taşırım kendimle beraber. Ne zamandır da paylaşmayı arzu ediyordum sizlerle.

Gelip giden düşüncelerle benzer hislerle yaşayıp dururken, birden “Mekanın Poetikası” kitabıyla karşılaştım bir de üstüne. Gaston Bachelard’ın eseri.

İşte o zaman tam oldu her şey, bütünleşti. Yazmasam olmazdı, çünkü taştı. Yakalamak farzdı.

Kitapta diyor ki; (bayıldım) “Mekan, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar.

Alın size bir başka şairane anlatım.

Mekan, hafızasından neler neler barındırır. Kimse bütünen bilemez ancak hissedebilir.

Mekan, yalnızca fiziki bir oluşum değil ondan çok daha ötedir.

Anıların yerleştiği yerdir mekan, mahzenden tavan arasına kadar bizimle var olur bizimle yaşar.

Çocukluğumuzu bizimle birlikte hatırlar, mezun olduğumuz günkü heyecanımızı sarar sarmalar, ilk işe girişimizdeki sevinç çığlıklarımızı içinde saklar, anneannemizin öldüğü gün yatağa kendimizi zor atarak sabaha kadar ağladığımızı bir sır gibi saklar. Duyabilenler hariç..

Kimseye söylemez mekan..

Bilir..

Bir Aruoba Geçti Buralardan

İlişki saptanamaz – işte kapsanamaz. Rilke ne diyor ?“ Anılara sonuna dek sadığımdır, insanlara hiçbir zaman öyle olmayacağım.” Bencillik kiminkiyse, onun değeri kadar değerlidir. Bilmiyorum..

Geçicilik hep çullanır ilişkinin üstüne ve raslantısallık. En uç durumu düşün: sen ile ben, hiç bir arada olmadan da “birlikte olabiliriz. Hep derim.

Bir de sevdiğin bilmediğindir.

Tam bir kişi ilişkisi olamazdır oysa, her kişi tam olarak ilişkileridir – öyleyse hiçbir kişi, tam değildir.

 

Yokuş aşağı iniş başlamıştı—trensiz.

 

Sarkaçlar gibi sallanır

Dünle yarın arasında düzensiz

Ya çok ileri gider ya da çok geri kalır

Düzgün işletemeyiz – (Zaman Kayması / Necatigil)

 

İlişkiyi kurmak ne az şeydir. “Ayrılma tek kişilik bir edimdir, ayrılmak isteyen ayrılır.” Dedim. Hem ilişki yitebilen bir şey değildir – nasıl var edilebilecek bir şey değilse….

 

Ama biz – ben ile sen—de öyle ‘nesne’ler değil miyiz –kişi zaten baştan olan ama sonradan yaşadıkça oluşan bir ‘şey’ ise, kişi ilişkisinin aynıgaripliği—hem de ‘iki kez’—taşıması, anlaşılır bir şey değil mi?

 

Kişi başka bir kişi ile birlikte yapacağı her bir şeyi iyi yapabileceği tek bir kişi bulamaz—farklı farklı kişilerle iyi yapabilir, tek tek yapacaklarını.

 

“Kararsız mısın,

korkuyor musun,

istemiyor musun ?” diye sordum sen de hepsine birden “Evet” dedin.

Bunlar çok farklı şeyler oysa ki:-

‘Kararsızlık kişinin ötekine yönelik;

‘korkmak’ kendisine yönelik;

‘isteksizlik’ de ilişkiye yönelik

yetersiz kalmasıdır.

 

“Sana büyük acılar vereceğim; çünkü senin büyük sevinçler yaşamanı istiyorum” dedim sana. Ah..

 

Ne

demektir dokunmak

ya da Ne yapar bir el

senin saçınla

benim hayalimde (E.E. Cummings)

 

Garipti , o süre içindeki yazma eğilimim: Sanki yazarak sana yeniden ulaşabileceğim; seni yazarak elimde tutabileceğim yanılgısı içindeydim.

 

—————————————————-SON—————————————————————

 

Bugün Oruç Aruoba gitti.

Başka diyarlara..

İçim boşaldı biraz, epey eksildi.

Bıraktı sanki ipin ucunu ve ben düştüm.

 

Biraz onun kitabından alıntılar yapmak istedim.

Gelişigüzel, altını çizdiğim yerleri sırasızca peş peşe yazdım. Belki bir iki bağlaç eklemişimdir benden. Şiir alıntıları da ondandır.

Bütünüyle bir anlam ifade ediyor mu tekrar okumadım bile. Her bir cümlenin üzerine bir kitap yazılır ama, onu biliyorum.

İster peş peşe ister tek tek okuyun, isterseniz açın Oruç Aruoba okuyun.

Dolun, taşın. Acıkın fikirlerine.

 

İstedim ki bu yazıyı ben yazmayayım da o yazsın.

Kendime serbest akış izni verdim, sizin de izninizle..

Kalemi,ruhu, zihni ile dokunduğu sayısız insandan biriyim.

Bu da benden ona bir saygı duruşu olsun.

 

Hoş geldin Haziran..

 

 

Kaygıdan Doğuyor Hayat

Gün geçmiyor ki hayat önümüze kaygılanacağımız deneyimler çıkarmasın.

Hepimizin toplu şekilde içinden geçtiğimiz şu tarihe damga vuracak günleri bir yana bırakırsak, kendi hayatıma baktığımda da net bir şekilde bunu görüyorum.

Biri bitiyor, biri başlıyor hatta biri bitmeden diğeri öncekilere ekleniyor.

Hangisi ne zaman bitiyor ya da bitiyor mu onu bile tam algılayamayacağım karmaşıklıkta bir “kaygılanacaklar” yol haritam var önümde.

Şükür..

Evet çok hem de..

Benim canım kaygılarım olmasaydı nasıl bir tuzum olacaktı şu hayat denen merete ? Önde gelen değerlerimden olan “iz bırakma”yı nasıl ortaya koyacaktım ?

Diyeceksiniz kaygı ve şükür, karmaşa ve iz bırakma ilişkisi çok net değil. Tamam şimdi başlıyorum anlatmaya..

Önce Varoluşçuluk’un önde gelen yazar ve düşünürlerinden Jean Paul Sartre’ın şu sözünü yolumda kendime rehber edinmek isityorum. “Kaygıdan korkan doğru-düşünen insan kendini iğdiş eder.”

Bir nefes alın ve üzerine bir iki dakika düşünün lütfen.

Ne demek istiyor olabilir Sartre ?

Doğru-düşünen insan, kaygıdan korkup ondan kurtulmaya çalıştıkça kısırlaşır yani yaratıcılıktan uzaklaşır diyor aslında.

Sonra devam ediyor “Olumsuz an’ı özgürlüğünden kesip atar, özgürlüğü ikiye böler. Bu parçalardan yalnızca birini kendine saklar, “iyi” olanı varlıkla özdeşleştirir.”

Yani deneyimlediğimiz şeyleri iyi-kötü diye ayrıştırmak hem bizi iğdiş ediyor dolayısıyla da bütünlükten uzaklaştırıyor. Sadece “iyi” lerden ibaret bir hayat inşa etmeye çalışırken, diğer taraftan bir bakıyoruz ne yapsak olmuyor. Hep bir şeyler eksik kalıyor. İskambil kağıdından kuleler gibi ..

Oysa hayat böyle mi ? İyi-kötü, doğru-yanlış, acı-tatlı kol kola..Biri olmadan diğeri olmuyor, biri diğerine götürüyor, sonra o gidiyor öbürüne uğruyor. Devamlı bir devinim hali var. İç içe, kaçınılmaz ve kendini tekrar eden örüntüler gibi tıpkı.

Mesele bu bütünlüğü bozmayacak şekilde kabulde kalarak, “kötü” diye nitelendirdiğimiz o yukarda bahsettiğim ikinci parçadan kurtulmaya çalışmamak. Onunla birlikte yürümeye devam etmek. Tükaka etmemek. Sakince bakmak, dışarı çıkarak deneyime odaklanmak ve mevcut deneyimden kendinize bir şeyler katarak çıkabilmek.

Yoksa bu kaçındığımız deneyimler nasıl kendi misyonlarını tamamlayacaklar öyle değil mi? İyi olanlar gibi kötü dediklerimizin de hayatımıza katkıları yadsınamaz.

Ve biliyor musunuz ki eğer kaygılanıyorsanız özgürsünüz demektir! Hadi bir nefes daha bunu da sindirin  Ben beklerim..

İlerlemeden önce korku-kaygı ayrımını yapmam gerekir belki de bu noktada.

Korku somut nesnesi olan bir duyguyken, kaygı ihtimalleri düşünmekten doğan tedirginlik halidir. Yani biri kafanıza silah dayarsa korkarsınız, ihtimal düşünecek haliniz kalmaz üstelik özgürlüğünüze de bir tecavüzdür bu durum.

Oysa kafanıza bir silah tutulabileceğini düşünmektir sizi ciddi şekilde kaygılandıran. Bu ikinci durumda fark edin ki, olay şu anda geçmemekte ve size bir olasılık olarak görünmektedir. Bir olasılık varsa diğerleri de var demektir. Adı üstünde “olasılık”, “olan” değil.

Yani oturup herhangi bir şeyi düşünerek kaygılanıyorsanız, özgürsünüz demektir. Bu yaklaşımı Danimarkalı filozof Kierkegaard’da bolca bulabilirsiniz, meraklılarına.

Şimdi gelelim kaygıyı kabul edip olasılıklar denizinden seçim yapmaya. Büyük sorumluluk, değil mi? Düşünmesi bile basit değil.

Fakat kaygının tetiklediği yaratıcı güç işte tam da burada. Önünüzde seçenekler var, özgürce düşünebiliyorsunuz. E peki ne duruyorsunuz ? Seçim yapsanıza..

Dadadannnnn…

Geldi dayandı mı iş seçime, bireysel sorumluluğa ? Yok öyle ben kaygılandım deyip kenara kıvrılmak.

Eğer bu kaygıyı yönetmek istiyorsanız önünüzdeki önce onu kabul edip sonra olasılıkları iyice düşünüp (vakit geç olmadan) aralarından bir ya da bir kaçını seçip mümkün olduğunca erken aksiyon almalısınız. Aksi takdirde kaygı gereğinden fazla içinizde taht kurup yerleşirse, psikolojinin ya da psikiyatrinin alanına giren Kaygı Bozukluğu’na kadar gidebilecektir. Alev topu 🔥 

Tehlikeli sular öyle değil mi?:)

Ama biliyoruz ki, daha önceki yazılarımdan birinde de bahsetmiştim, hayat kaosun eşiğinde. Öyle ince bir çizgide ki, ne kaosun böğründe ne de konfor alanının göbeğinde.

Arada derede incecik bir ufuk çizgisi gibi uzanıyor boylu boyunca..

Neden siz de o güzel, ince, zarif ve renkli çizgide olmayasınız değil mi? Hayat çizgisinde.

Hadi şimdi kaygıları kucaklamaya, seçenekleri sayıp dökmeye, içinden seçebileceklerinizi belirleyip kendi hayatınızın yaratıcısı olmaya..

Vakit kaybetmeyin..

Kaygılarımla 🙂

Kırıktan Sızan Işığa Selam Olsun

İlk kitapta “Esneyin Yoksa Kırılırsınız” dedim.

İkincide de “Getirin Çekicim! Kırılacak Kabuk Var” diyorum.

 

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım dedi ki “İkisinde de kırılma var. Ne ola ki bu ? Sen de düşündün mü?”.

 

Evet tabii ki düşündüm..

Daha doğrusu ismi koyarken bunu düşünmedim fakat sonradan fark ettim.

Çünkü kitap isimlerini içinde bulunan yazı başlıklarından seçiyoruz.

 

Demek ki bir kırıktır, kırılmadır gidiyor bende 🙂

Farkına vardım.

 

Gelin görün ki ikisi çok farklı kırılmalar..

 

Diyorum ki kendi kabuğunuzu kırın ve özünüzü dışarı çıkarın (çekiç gerekiyorsa vereyim:), sonra o öze öyle iyi bakın, onu öyle esnek öyle yaşam dolu yapın ki bir daha kırılmasın.

 

Bilmiyorum anlatabildim mi meramımı ? Umarım..

 

Fakat bu şekilde düşünüp de koymadım kenara konuyu. Biraz daha derinleştirdim kendi içimde. Hayatımda kırıklarla ilişkimi bir gözden geçirdim.

Birkaç şey buldum, sizinle paylaşayım dedim.

 

İçinde büyüdüğüm çekirdek ailenin yapısından ve pek tabii benim de kişiliğimden dolayı belki de, çok küçük yaşlardan itibaren hep içimde “güçlü ol”, “gülümse”, “koruyucu ol” sesleri duyuyordum. Kendi kendime geliştirdiğim savunma mekanizmalarıydı belki de bunlar. (Öyle olabileceklerini şimdi anlıyorum.) Bunların sonucu olarak da “Ben yaparım”, “Ben hallederim” geliyor tabii. Kimseye derdini söylemeden kendi kendine halletmeye çalışmak hayat düsturum oldu.

 

Bahsettiğim onlu yaşlara gelmeden öncesidir. Netleştireyim..

 

Zaman içinde bahsettiğim durum büyüyüp, gelişerek bana bir “karakter” olarak oturmaya başladı. İlkokuldan başlayarak arkadaşlık ilişkilerimde hep başrolde oldu. Güvenilir de bir halim vardı demek ki (Feci ketumumdur, bilenler bilir!), sırrını paylaşanlar gırlaydı.

O zamanlarki en yakın iki arkadaşımın birinin ailesinde fiziksel şiddet, diğerinde ise ağırlıklı duygusal şiddet vardı. Ben her ikisini de koruyup, kollar, eve gelir anneme “onları daha çok bize çağıralım”, vs vs gibi kendimce destek olmanın yollarını arardım.

Bu arada kimse benim hayatımdaki kırıklardan haberdar olmazdı.

Ben hep iyiydim ve güçlüydüm ne de olsa. Hallederdim..

Neredeyse hiçbir şey anlatmazdım.

Sokakta oynayan şanslı nesildenim şükür. Orada da benzer şeyler yaşanırdı. Bir sokaktaki birçok apartmandan çocuklar bir arada oynardık. Aramızda apartman görevlilerinin çocukları da vardı. Sanki ayrım yokmuş gibi görünse de, vardı. Oyunların içinde genelde o çocuklar hep itilip kakılırdı. Ben bu sefer yine cengaver olarak her şeye karışır “bunu yapamazsınız, onların da bizim kadar hakları var.” diyerek savunurdum o arkadaşları. Bana haksızlık gelirdi sırf ailelerinin durumu nedeniyle aşağılanmaları. Susamazdım. Onlar da bana pek düşkündü. Oyunda ben varsam oynarlardı. Şimdi yazarken gözümün önüne geldi de, güzelmiş o günler..

Ortaokul, lise, üniversitedede ve aile içinde daha sonrasında da bu yapı hep devam etti.

Tüm arkadaşlarım benimle en kırık hallerini, en yumuşak karınlarını rahatlıkla paylaştılar. Ben de onları şefkatle dinledim.

Yeri geldi birlikte üzüldük, çözümler bulduk.

 

Her şey çok güzel geliyor kulağa, değil mi?

 

Madalyonun bir de diğer yüzü vardı oysa ki.

Ben hep dinleyen, hiç anlatmayan birine dönüştüm zaman içinde. Ne vakit anlatmak için ağzımı açacak olsam içimdeki ses beni susturdu “Aman o da sıkıntı mı canım şimdi anlatsan komik olacak, boşver halledersin sen nasılsa..”

Bu sefer ne oldu ben hiç hayatında kırıkları olmayan harika mekanik birine dönüştüm.

Yaş ilerledikçe çeşitli olaylar, olgunlaşmak belki de bunu bana daha iyi göstermeye başladı.

Bir insan hep dinleyemez ki…Tıpkı hep konuşamayacağı gibi.

Hem şöyle bir illüzyona da kurban gidiyordum farkında olmadan “Benim kırıklarım yok. Çok iyiyim.”

İyi olmak güzel sorun yok ama herkesin ama herkesin hayatı kırıklarla, kırılmışlıklarla doludur.

Bunun da bir mahsuru yoktur.

Yakın çevreme gösterdiğim şefkatin %1’ini kendime gösteremediğimi anladığım birkaç çarpıcı an vardır. Ağladım, çok hem de..

Yılların birikimi öyle hemen çıkmazdı ki..

Kolay da çıkmazdı..

Çünkü zamanında çıkmamış olan bir sürü şey kemikleşmişti içerde. Önce şimdiki zamana gelmek lazımdı.

Önce kendimle yüzleşmeliydim.

Taa en başa döndüm ben de..

O hani “ben güçlüyüm”, “ben hallederim” yapılarını yerleştirdiğim aile ortamına. Bu rolü gönüllü olarak almıştım, kimse beni direk olarak yönlendirmedi. Fakat yaşanan olaylar o yöne itti diyelim.

Kendi bilincimle, farkındalığımla o günlere döndüğümde şunu açık seçik kabul ettim “Herkes yetişkin, herkes kendi sorumluluğunu alacak durumda. Almıyorlarsa da bu senin suçun değil. Fazladan hiçbir yükü taşımak zorunda değilsin. Sen bir çocuksun. Yaşından büyük ve olgun olman gerekmiyor. Çocukluğunu yaşa.”

Şu an bunu ifade etmek bile benim için oldukça zor. Ama yazdım gitti..

Artık çıktı kalemimden okuyana ışık olsun..

Demem o ki; ne zaman kendi kırıklarımı gördüm o zaman kabul etme çalışmalarına başladım.

Biraz daha anlatır oldum..

Daha çok suya sabuna dokunur oldum..

Bir miktar daha huysuz oldum.

Sevmediklerimi bir nebze daha rahat söyler oldum..

Sevdiklerimi de..

Canım dinlemek istemiyorsa uzaklaştım..

Kendime fırsat vermek istiyorsam yaratmaya başladım..

Kimse bana benden yakın değil ve söylemezsem nasıl bilsinler ? Öyle değil mi?

Gün be gün suya dönüşürüm, şeffaflaşırım ümidiyle gidiyorum..

 

Hala eksikler hala kemikleşmişlikler yok mu ? Gırla..

Olsun.

Biliyorum artık ama..

 

İşte dostlar, bundandır kırıklara sevdam.

Geç tanıştım kendiminkilerle, geç farkettim onları..

Tek tek ilgileniyorum şimdi..

 

O yüzden Leonard Cohen’in muhteşem şarkı sözüyle başlattım ikinci kitabımı.

Çok seviyorum:

“Kusursuzluğu unutun. Her şeyde bir çatlak vardır, ışık içeri böyle girer.”

(Forget your perfect offering, there is a crack in everything, That’s how the light gets in.)

 

 

 

 

 

 

Yaşam Korkuyu Siliyor

Korku öyle bir duygu ki; yaşarken çok yoğun, çok kesif, koyu.

İçimizi kemiriyor adeta bitiriyor bizi.

“Ya şöyle olursa”, “ya böyle olursa” ile başlayan sayısız senaryolar yazdırıyor sonra da o senaryolar olmuş gibi kendi kendini ona yüze bine katlıyor korku..

 

Uçak korkusunu alın ele. Bu “ya şöyle olursa” senaryoları değil mi dudağınızı uçuklatan ?

Şimdi burada hiçbirini dillendirmeyeceğim zira kelimelere dökmek ete kemiğe büründürmek oluyor, hiç kimseye bunu yaşatmak istemem.

 

Olabilecekleri kafamızda yazıp yazıp sonra o senaryoları hayalimizde oynamaya bayılıyoruz.

Oysa ki hayat biz bunların içinde boğulurken bambaşka şeyler hazırlayıp sunuyor önümüze.

Çok daha orijinal, çok daha yaratıcı..

 

Geçen gün 50’lerinde bir arkadaşa dedim ki; “19 yaşındayken şimdiki hayatını bir film gibi oynatsalardı ne hissederdin ?” Şaşırdı.

 

Tek kelimeyle cevap verdi. “Korkardım!”

Tabii bunu söylemesinin birkaç temel nedeni var.

Hangimizin yok ki ??

 

Hadi sorun kendinize 19’unuzda şimdiye kadar yaşamış olduğunuz her şeyi bir film olarak izletselerdi ve deselerdi ki “işte senin hayatın böyle olacak”, o 19 yaşındaki insan ne derdi ?

Yer yer hoşuna gidecek şeyler de görecek elbet ama üstesinden geldiğiniz bir çok zorluğu kanlı canlı gördüğünde korkuya kapılacak ve neredeyse “ben bu yaşımda kalayım mükünse gitmeyeyim oralara” diyecekti.

Kendime de uzunca süredir sorup duruyorum.

Önceden bilseydim bugüne kadarki hayatımı tüm detaylarıyla, ne hissederdim ?

Ne düşünürdüm ?

Karmaşık şeyler hisseder, ayağımı korkak alıştırırdım hayata..

O zaman tertemiz atlamazdım risklere, titreye titreye girerdim sonradan neler olacağını bildiğimden. Kenardan kenardan yaşardım hayatı, emaneten..

Sanki böyle davranınca kokulandan kaçacakmışım gibi üstelik..

Neye mal olurdu peki bana ?

Hızımı keserdi, hevesimi söndürürdü, yaşamaktan korkuturdu.

Geldiğim şu yaşımda gayet iyi biliyorum ki, önden izlesem de izlemesem de hayat karışık bir kokteyl. Farklı tatların karışımından oluşuyor.

Ne tümüyle tatlı, ne tümüyle acı, ne de tümüyle ekşi. Hepsinden biraz..

Artı en önemli kısım da ne biliyor musunuz ?

Şimdi acı gelen o zaman tatlı gelebiliyor, eskiden ekşi dediğimi şimdi baş tacı edebiliyorum. Yani bir de dışsal değişkenler, beklentiler, deneyimler, tercihler, öğretiler, vs vs giriyor işin içine.

Bu sefer ne tatlı bildiğiniz tatlı, ne acı bildiğiniz acı oluyor. Hadi buyrun buradan yakın..

Bir de üstüne şu “karantina” tecrübesi hayatımıza kazınınca “Hadi Ayşegül” dedim, “Dökül..Tam sırasıdır.”

İşte hayat kokteylimize bir tat daha geldi, eklendi.

Hem de bayağı baskın bir tat 🙂

Ekşi mi tatlı mı onu söylemeye daha vakit var kanaatimce..

Hem bırakın 19 yaşınızı, geçen yılbaşı kutlamaları sırasında ben size gelip de 2020 Mart ayından itibaren korkutucu bir virüs salgını olacağını, evde oturma mecburiyeti ile birlikte hayatın neredeyse durma noktasına geleceğini, tüm dünyanın buna eşlik edeceğini, bir markete gitmenin bile mesele olacağını, çocukların evde okul hayatlarına devam edeceğini, işinizi tamamen eve taşıyacağınızı, dışardan yiyecek hiçbir şey alamayacağınızı, ülkedeki herkesin maskeli eldivenli birer robot gibi dolaşacağını, anne-babanızı görmeye bile gidemeyeceğinizi, ve daha bir çok şeyi söyleseydim nasıl hissederdiniz ?

Hadi hayal edin.

Korkudan dudağınız uçuklardı!

Benim uçuklardı ne yalan söyleyeyim..

“Kabus gibi bir senaryo, yok olamaz böylesi” derdim herhalde.

 

Önden bilmenin sonraya hiçbir faydası olmadığı gibi, ayaklarım 2020 Mart’ından hep geri geri giderdi. Ama nafile..

 

İşte şimdi yaşıyoruz bunların hepsini. Fazlası vardır belki, azı yoktur. Yaşarkenki duygu durumunuzla, ön gösterimde hissedeceğiniz duygu durumu ne kadar da birbirinden farklı öyle değil mi ?

 

Yaşarken insana garip bir kabullenme, durumların içine yerleşme hali geliyor.

An geliyor sanki yıllardır böyle yaşıyormuş gibi kanıksıyorum durumu ben kendi adıma.

Ne garip öyle değil mi? Şaşıyorum kendime.

 

İnsanoğlunun en önemli özelliklerinden biri de durumlara adapte olabilme özelliği çünkü.

Hayatta kalabilmemiz için bu gerekli, donanımımız o şekilde. Başka türlüsü mümkün değil.

 

Birkaç ay önce bir bilimkurgu filminden alıntı sanabileceğiniz durumlara neredeyse alışmak üzereyiz hep birlikte..

 

Diyeceğim o ki; korku dışardan bakılınca keskin hissedilen bir duygu.

İnsan kendi zihnini olabileceklere hazırlamak yeteneğine gereğinden fazla güveniyor çünkü.

Evrenin bize sunacağı olasılıklar ise sonsuz.

Sadece önümüze gelen topları karşılamak düşüyor bize elden geldiğince.

Yaşamın kendisi korkuyu siliyor, bitiriyor.

 

Gördüğünüz ve yaşadığınız üzere.

 

“Korkuyorum” dediğimiz şeyler, (büyük oranda) onları hiç deneyimlemediğimizden kaynaklanıyor.

İçine girdiğimizde ise (yine büyük oranda) “korku” siliniyor gidiyor.

Ortada bir tek yapılması gerekenler kalıyor.

 

Kendimizi, zihnimizi, bedenimizi geleceğe ve olabilecek negatiflere odaklayarak kaygı düzeyimizi artırmamayı becerebilsek keşke.

 

Zira evren bizden çok daha yaratıcı..

 

Güvenmek gerek.

 

 

Bu Bir Lütuf

 

Dünyaca büyük bir sınavdan geçtiğimiz şu günlerde, her birimiz alışkın olmadığımız duygulardan durumlardan düşüncelerden geçiyoruz. Ne yapacağımızı bazen bilemiyoruz, bazen kendimizi bir şeylere kaptırıp gidiyoruz.

 

Sıkça hissettiğimiz duygular kaygı ve korku ikilisi etrafında dönüyor.

 

Öngördüğümüzü sandığımız hayatımız şimdi her zamankinden daha fazla pamuk ipliğine bağlıymış gibi geliyor. Panikliyoruz..

 

Aslında öyle bir şey yok. Yani öngörülebilir bir hayat yok, tamamen bir illüzyonun içinde yaşıyoruz. Hiçbir zaman olmadı.

 

Şu anda olan da o illüzyondan uyanmamız, aslında hep var olanla çırılçıplak yüzleşmemiz. Yarının garantisi yok, dün de geçti gitti. Varsa yoksa şimdi var elimizde. Bu hep böyleydi. Değişen bir şey yok.

 

Belki yüz yılda bir gerçekleşecek zor bir dönemden geçerken, hepimiz tek tek kırılmalar yaşıyoruz ki, dönemin sonunda da dünyaca bir kırılma-dönüşme yaşamış olalım. Bunu yaşanacağından şüphemiz yok, öyle değil mi?

 

Bugünlerde aklıma sıkça Dr. Viktor Frankl’ın “İnsanın Anlam Arayışı” kitabı geliyor.

 

Nazi Almanyası’nda Yahudilere yapılan zulüm döneminde, insanların nasıl hayatta kaldıklarını anlatıyor Frankl. Hayatlarını her an kaybetme ihtimaliyle yaşayan onca insan arasında, hayatında bir anlam bulan hemen hemen herkesin toplama kamplarından sağ çıktığını, “buraya kadarmış, her şey bitti” diye düşünenlerin ise hızlıca kurban edildiklerini gözlemlemiş.

 

Anlam bulanlardan en önde gelenlerden biri de Dr.Frankl’ın kendisi. Bu bulduğu “anlam arayışında olan insanın hayata bağlanması”nı bir terapiye dönüştüyor (Logoterapi) ve evet kendisi de o kamplardan kurtuluyor. Dışarı çıktığında ise çoğu sevdiğini kaybetmesine rağmen Logoterapi’nin kurucusu olarak Psikyatri bilimine devam ederek hayata sımsıkı tutunuyor.

 

Neden bugünlerde fazlaca düşünüyorum ?

 

Tam olarak olmasa da, bazı açılardan benzer durumlara düştük hepimiz bu günlerde.

 

Kendi isteğimiz, arzumuz dışında evlere kapandık. Kendimiz ve etrafımızın sağlığı için bunu yapıyoruz elbette fakat yine de bu “gönüllü karantina” halinde zorlananlar epeyce oluyor.

 

Sıkılanlar, söylenenler, “ne zaman bitecek”ciler bir yanda..

Panikleyenler diğer yanda.

 

Hepsinin ortak yanı nedir biliyor musunuz ?

Kendi kendisiyle bu kadar süre baş başa kalmak zorunda kalmış olmaları.Evet tam olarak bu!

 

Zamana karşı yarışmanın “yaşamak” olduğu yanılgısına kapılanlarız, bizler. Çoğu zaman ne yaptığımızı, neden yaptığımızı bile düşünmeden koşturup duruyoruz. Günler saatler birbirini kovalıyor, biz de unutuyoruz.

 

Ruhumuzu duymadan yaşayıp gidiyoruz.

 

Hayatın ne kadar narin olduğunu, “şimdi ve burada” olduğunu, aslında kendimizden başka kimsenin olmadığını, “gün geçirmenin” yaşamı bol keseden harcamak olduğunu..Unutuyoruz.

 

Uyuşmuş halde yaşamaktan, ayık halde yaşamaya geçiş yaptık şu birkaç haftadır.

 

Artık daha iyi biliyoruz bazı şeyleri. Daha net görüyoruz.

 

İnanır mısınız aslında bu dönem hepimiz için bir lütuf! Evet çünkü başka türlü bazı gerçekleri hiç göremeyecek olanlarla dolu etraf.

 

Hayat bazen bize öyle oyunlar oynar ki, o oyun bittiğinde hiçbir şey artık bir daha eskisi gibi olmaz. Ve iyi ki de olmaz.

Çünkü zaten değişmesi gerekenlerdir o bitenler.

 

Yine Brene Brown’dan dem vurmadan geçemeyeceğim burada.

“Korku”nun bizim ya en kötü ya da en iyi halimizi ortaya çıkardığınız söylüyor Brown.

 

Çok haklı. Bir oturun düşünün şimdi. Zaman derin düşünme zamanı.

Korku şiddetli biz çizgi belki hayatta fakat bize getirileri de büyük. Kabul edelim, o yönden bakmayı seçelim.

 

Onu istediğiniz gibi, ya daha cesur ve farkındalıklı hale gelmek için ya da iyice kabuğunuza kaçıp eskisinden daha da etkisiz biz halde yaşamak için kullanabilirsiniz. Her zamanki gibi seçim sizin.

 

Yarın her şey düzelip de yeniden, koşturmalarımıza, günlük işlerimize, rutinimize döneceğimiz zaman şu kıymetli dönemden neler aldığımızı unutmayacak şekilde geçirelim derim ben, bu karantina günlerini.

 

Nedir, nasıldır, ne yaparsınız o kısmı size kalmış.

 

Fakat en az birkaç maddelik farkındalık getirmeli hiç değilse.

 

Bir daha tekrarlanmamak üzere bazı şeyleri yok etmeli.

Bazı güzellikleri ise silinmeyecek şekilde nakşetmeli hayatınıza.

 

İleriki yıllarda geri dönüp hatırladığınızda 2020 Mart’ını “oh şükür ki………….” diyebilin. (nokta nokta kısımları siz doldurun ve yazın kalbinize.)

 

Hoş geldin Nisan..:)

 

 

 

 

Çiçeğe Özlem

Hayatı savunmak adına durmadan ölüme bakmak, iyiliği savunmak adına durmadan kötülüğü tartmak zamanla insanın ruhunu köreltebilir. Uzun süre karanlıkta kaldıktan sonra güneşe çıktığında gözleri kamaşan adamın körleşmesi gibi.” demiş Yıldırım Türker “Bahçe” isimli kitabının arka kapağında.

 

İçimde öylesine biryerlere dokundu ki bu söz, (kitabı aldım tabii ki) oturup yazmalıyım bunun üstüne dedirtti bana.

 

Biliyoruz evet her şey zıddıyla mevcut bu dünyada. Aksini iddia edemeyiz. Hayatı değerli kılan ölüm, mutluluğu değerli kılan mutsuzluklar, bu böyle..

 

Yalnız devamlı büyütecimizi olumsuza çevrili tutup, elimizdekilere şükretme yoluna gidersek de bu sefer zihin devamlı o olumsuzları seçmeye çalışıyor. Ona odaklanıyor.

 

Bir de ne biliyor musunuz ? Bana kötü geliyor bu çeşit şükür.

Fakir birini görüp de “oh halimize şükür” demek gibi bu.

Bir çeşit bencillik, “bana olmadı ya ona şükür”, “benden sonra tufan”, “yaaa bak neler var hayatta oturup şükredelim halimize” gibi düşünceleri, büyük resimde bir çeşit egoistlik olarak görüyorum.

 

Oysa ki, aslında görüyorsan duyuyorsan sorumlusun.

Önüne bir fakir mi çıktı bugün, en iyi şükür ona bir şeyler yapabilmendir aslında. Ufak ya da büyük fark etmez. Şükür her zaman dille olmaz, hareketle de olur.

 

Senden benden daha kötü, daha düşkün, daha hasta, daha şöyle daha böyle insanlar üzerinden hayatı güzellemek fena geliyor bana.

 

Oysa güzellemeler güzellikler üstünden olsa ya.

Yine Yıldırım Türker’in sözleriyle:

Aydınlığı da paylaşabilmeliyiz. Bu dünyayı yaşanılası kılan insanların serüvenlerine dahil olabilmeliyiz.”

 

Hep derim “İyi gün dostudur zor bulunan.”

 

Bir düşünün ne olur, “hayır canım kötü gün dostu önemli” demeden önce. Sadece bir an.

 

Gerçek kötü gün dostu, iyi gününde de yanında olandır.” da diyebiliriz buna. Güzel anlatıyor hepsini bir arada.

 

Benim sevnicimi, başarımı, mutluluğumu paylaşmaktan geri duranları kötü günümde yanımda görmek düşündürüyor. Buna da epeyce kafa yordum. Nedir arkasında yatan diye?

 

Kötü günü paylaşmak iyi günü paylaşmaktan daha kolay geliyor insanlara nedense. Dostun düşmanın kötü günde yanında olabiliyor. Kimi gerçekten senin adına üzgün olduğu için, kimi de düşüşünü izlemek için.

Bunu o dönemde ayırdedemiyorsun belki ama gün gelip de iyi günün olduğunda gün gibi aşikar hale geliyorlar.

 

O kara gün ordusu, pıtır pıtır dağılıyor yanında kalıyor bir kaç esaslı can. İşte orada anlıyorsun neyin ne olduğunu.

 

Galiba insanın doğasında var bu..Kimseyi bu yüzden suçlayamayız. Biraz farkında, biraz aydınlanmış zihinler ancak fark edecek ve anlayacaktır bu meseleyi.

 

Tıpkı bunun gibi dünya genelinde de, iyiye güzele olumluya bakmak nedense yolunda gitmeyene bakmaktan daha zor geliyor.

 

İnsan kendini irdelerken bile önce olumsuz yanlarını sıralıyor patır patır. “Eee peki olumlular neler?” diye sorunca, tabiri caizse bir “kal” geliyor.

 

Yaptığım seanslardan bunu net bir şekilde gözlemleyebiliyorum. Kimse kendine iyi, güzel şeyler yakıştıramıyor. Ya da bunu ortaya dökemiyor.

 

Neden ama neden ??

 

Hepsini görebilmek hakkını verebilmek değil mi mesele?

 

Sonra devamlı karanlığa bakmaktan, ışığa çıkınca körleşme oluyor Yıldırım Türker’in de dediği gibi.

 

Neden kendimizi kendi ellerimizle karanlığa gömmeye bayılıyoruz ? Önce kendimizi, sonra etrafımızdakileri, sonra dünyayı, vs vs..

 

Böyle böyle uzuyor gidiyor.

 

Yapmayalım, etmeyelim. Hayata olan şükrümüzü gösterelim. İyiye güzele de bakalım, oradan da şükür çıkaralım. Yolunda gitmeyeni görünce bir düşünelim ne yapabiliriz diye. Bakıp bakıp şükrederek üzerinden atlayarak geçip gitmeyelim.

 

Kuruyup kalmamak için kendi bahçemizi de başkasının bahçesini de sulayalım.

 

Çiçeklensin..