Yaşam Korkuyu Siliyor

Korku öyle bir duygu ki; yaşarken çok yoğun, çok kesif, koyu.

İçimizi kemiriyor adeta bitiriyor bizi.

“Ya şöyle olursa”, “ya böyle olursa” ile başlayan sayısız senaryolar yazdırıyor sonra da o senaryolar olmuş gibi kendi kendini ona yüze bine katlıyor korku..

 

Uçak korkusunu alın ele. Bu “ya şöyle olursa” senaryoları değil mi dudağınızı uçuklatan ?

Şimdi burada hiçbirini dillendirmeyeceğim zira kelimelere dökmek ete kemiğe büründürmek oluyor, hiç kimseye bunu yaşatmak istemem.

 

Olabilecekleri kafamızda yazıp yazıp sonra o senaryoları hayalimizde oynamaya bayılıyoruz.

Oysa ki hayat biz bunların içinde boğulurken bambaşka şeyler hazırlayıp sunuyor önümüze.

Çok daha orijinal, çok daha yaratıcı..

 

Geçen gün 50’lerinde bir arkadaşa dedim ki; “19 yaşındayken şimdiki hayatını bir film gibi oynatsalardı ne hissederdin ?” Şaşırdı.

 

Tek kelimeyle cevap verdi. “Korkardım!”

Tabii bunu söylemesinin birkaç temel nedeni var.

Hangimizin yok ki ??

 

Hadi sorun kendinize 19’unuzda şimdiye kadar yaşamış olduğunuz her şeyi bir film olarak izletselerdi ve deselerdi ki “işte senin hayatın böyle olacak”, o 19 yaşındaki insan ne derdi ?

Yer yer hoşuna gidecek şeyler de görecek elbet ama üstesinden geldiğiniz bir çok zorluğu kanlı canlı gördüğünde korkuya kapılacak ve neredeyse “ben bu yaşımda kalayım mükünse gitmeyeyim oralara” diyecekti.

Kendime de uzunca süredir sorup duruyorum.

Önceden bilseydim bugüne kadar ki hayatımı tüm detaylarıyla, ne hissederdim ?

Ne düşünürdüm ?

Karmaşık şeyler hisseder, ayağımı korkak alıştırırdım hayata..

O zaman tertemiz atlamazdım risklere, titreye titreye girerdim sonradan neler olacağını bildiğimden. Kenardan kenardan yaşardım hayatı, emaneten..

Sanki böyle davranınca kokulandan kaçacakmışım gibi üstelik..

Neye mal olurdu peki bana ?

Hızımı keserdi, hevesimi söndürürdü, yaşamaktan korkuturdu.

Geldiğim şu yaşımda gayet iyi biliyorum ki, önden izlesem de izlemesem de hayat karışık bir kokteyl. Farklı tatların karışımından oluşuyor.

Ne tümüyle tatlı, ne tümüyle acı, ne de tümüyle ekşi. Hepsinden biraz..

Artı en önemli kısım da ne biliyor musunuz ?

Şimdi acı gelen o zaman tatlı gelebiliyor, eskiden ekşi dediğimi şimdi baş tacı edebiliyorum. Yani bir de dışsal değişkenler, beklentiler, deneyimler, tercihler, öğretiler, vs vs giriyor işin içine.

Bu sefer ne tatlı bildiğiniz tatlı, ne acı bildiğiniz acı oluyor. Hadi buyrun buradan yakın..

Bir de üstüne şu “karantina” tecrübesi hayatımıza kazınınca “Hadi Ayşegül” dedim, “Dökül..Tam sırasıdır.”

İşte hayat kokteylimize bir tat daha geldi, eklendi.

Hem de bayağı baskın bir tat 🙂

Ekşi mi tatlı mı onu söylemeye daha vakit var kanaatimce..

Hem bırakın 19 yaşınızı, geçen yılbaşı kutlamaları sırasında ben size gelip de 2020 Mart ayından itibaren korkutucu bir virüs salgını olacağını, evde oturma mecburiyeti ile birlikte hayatın neredeyse durma noktasına geleceğini, tüm dünyanın buna eşlik edeceğini, bir markete gitmenin bile mesele olacağını, çocukların evde okul hayatlarına devam edeceğini, işinizi tamamen eve taşıyacağınızı, dışardan yiyecek hiçbir şey alamayacağınızı, ülkedeki herkesin maskeli eldivenli birer robot gibi dolaşacağını, anne-babanızı görmeye bile gidemeyeceğinizi, ve daha bir çok şeyi söyleseydim nasıl hissederdiniz ?

Hadi hayal edin.

Korkudan dudağınız uçuklardı!

Benim uçuklardı ne yalan söyleyeyim..

“Kabus gibi bir senaryo, yok olamaz böylesi” derdim herhalde.

 

Önden bilmenin sonraya hiçbir faydası olmadığı gibi, ayaklarım 2020 Mart’ından hep geri geri giderdi. Ama nafile..

 

İşte şimdi yaşıyoruz bunların hepsini. Fazlası vardır belki, azı yoktur. Yaşarkenki duygu durumunuzla, ön gösterimde hissedeceğiniz duygu durumu ne kadar da birbirinden farklı öyle değil mi ?

 

Yaşarken insana garip bir kabullenme, durumların içine yerleşme hali geliyor.

An geliyor sanki yıllardır böyle yaşıyormuş gibi kanıksıyorum durumu ben kendi adıma.

Ne garip öyle değil mi? Şaşıyorum kendime.

 

İnsanoğlunun en önemli özelliklerinden biri de durumlara adapte olabilme özelliği çünkü.

Hayatta kalabilmemiz için bu gerekli, donanımımız o şekilde. Başka türlüsü mümkün değil.

 

Birkaç ay önce bir bilimkurgu filminden alıntı sanabileceğiniz durumlara neredeyse alışmak üzereyiz hep birlikte..

 

Dyeceğim o ki; korku dışardan bakılınca keskin hissedilen bir duygu.

İnsan kendi zihnini olabileceklere hazırlamak yeteneğine gereğinden fazla güveniyor çünkü.

Evrenin bize sunacağı olasılıklar ise sonsuz.

Sadece önümüze gelen topları karşılamak düşüyor bize elden geldiğince.

Yaşamın kendisi korkuyu siliyor, bitiriyor.

 

Gördüğünüz ve yaşadığınız üzere.

 

“Korkuyorum” dediğimiz şeyler, (büyük oranda) onları hiç deneyimlemediğimizden kaynaklanıyor.

İçine girdiğimizde ise (yine büyük oranda) “korku” siliniyor gidiyor.

Ortada bir tek yapılması gerekenler kalıyor.

 

Kendimizi, zihnimizi, bedenimizi geleceğe ve olabilecek negatiflere odaklayarak kaygı düzeyimizi artırmamayı becerebilsek keşke.

 

Zira evren bizden çok daha yaratıcı..

 

Güvenmek gerek.

 

 

Bu Bir Lütuf

 

Dünyaca büyük bir sınavdan geçtiğimiz şu günlerde, her birimiz alışkın olmadığımız duygulardan durumlardan düşüncelerden geçiyoruz. Ne yapacağımızı bazen bilemiyoruz, bazen kendimizi bir şeylere kaptırıp gidiyoruz.

 

Sıkça hissettiğimiz duygular kaygı ve korku ikilisi etrafında dönüyor.

 

Öngördüğümüzü sandığımız hayatımız şimdi her zamankinden daha fazla pamuk ipliğine bağlıymış gibi geliyor. Panikliyoruz..

 

Aslında öyle bir şey yok. Yani öngörülebilir bir hayat yok, tamamen bir illüzyonun içinde yaşıyoruz. Hiçbir zaman olmadı.

 

Şu anda olan da o illüzyondan uyanmamız, aslında hep var olanla çırılçıplak yüzleşmemiz. Yarının garantisi yok, dün de geçti gitti. Varsa yoksa şimdi var elimizde. Bu hep böyleydi. Değişen bir şey yok.

 

Belki yüz yılda bir gerçekleşecek zor bir dönemden geçerken, hepimiz tek tek kırılmalar yaşıyoruz ki, dönemin sonunda da dünyaca bir kırılma-dönüşme yaşamış olalım. Bunu yaşanacağından şüphemiz yok, öyle değil mi?

 

Bugünlerde aklıma sıkça Dr. Viktor Frankl’ın “İnsanın Anlam Arayışı” kitabı geliyor.

 

Nazi Almanyası’nda Yahudilere yapılan zulüm döneminde, insanların nasıl hayatta kaldıklarını anlatıyor Frankl. Hayatlarını her an kaybetme ihtimaliyle yaşayan onca insan arasında, hayatında bir anlam bulan hemen hemen herkesin toplama kamplarından sağ çıktığını, “buraya kadarmış, her şey bitti” diye düşünenlerin ise hızlıca kurban edildiklerini gözlemlemiş.

 

Anlam bulanlardan en önde gelenlerden biri de Dr.Frankl’ın kendisi. Bu bulduğu “anlam arayışında olan insanın hayata bağlanması”nı bir terapiye dönüştüyor (Logoterapi) ve evet kendisi de o kamplardan kurtuluyor. Dışarı çıktığında ise çoğu sevdiğini kaybetmesine rağmen Logoterapi’nin kurucusu olarak Psikyatri bilimine devam ederek hayata sımsıkı tutunuyor.

 

Neden bugünlerde fazlaca düşünüyorum ?

 

Tam olarak olmasa da, bazı açılardan benzer durumlara düştük hepimiz bu günlerde.

 

Kendi isteğimiz, arzumuz dışında evlere kapandık. Kendimiz ve etrafımızın sağlığı için bunu yapıyoruz elbette fakat yine de bu “gönüllü karantina” halinde zorlananlar epeyce oluyor.

 

Sıkılanlar, söylenenler, “ne zaman bitecek”ciler bir yanda..

Panikleyenler diğer yanda.

 

Hepsinin ortak yanı nedir biliyor musunuz ?

Kendi kendisiyle bu kadar süre baş başa kalmak zorunda kalmış olmaları.Evet tam olarak bu!

 

Zamana karşı yarışmanın “yaşamak” olduğu yanılgısına kapılanlarız, bizler. Çoğu zaman ne yaptığımızı, neden yaptığımızı bile düşünmeden koşturup duruyoruz. Günler saatler birbirini kovalıyor, biz de unutuyoruz.

 

Ruhumuzu duymadan yaşayıp gidiyoruz.

 

Hayatın ne kadar narin olduğunu, “şimdi ve burada” olduğunu, aslında kendimizden başka kimsenin olmadığını, “gün geçirmenin” yaşamı bol keseden harcamak olduğunu..Unutuyoruz.

 

Uyuşmuş halde yaşamaktan, ayık halde yaşamaya geçiş yaptık şu birkaç haftadır.

 

Artık daha iyi biliyoruz bazı şeyleri. Daha net görüyoruz.

 

İnanır mısınız aslında bu dönem hepimiz için bir lütuf! Evet çünkü başka türlü bazı gerçekleri hiç göremeyecek olanlarla dolu etraf.

 

Hayat bazen bize öyle oyunlar oynar ki, o oyun bittiğinde hiçbir şey artık bir daha eskisi gibi olmaz. Ve iyi ki de olmaz.

Çünkü zaten değişmesi gerekenlerdir o bitenler.

 

Yine Brene Brown’dan dem vurmadan geçemeyeceğim burada.

“Korku”nun bizim ya en kötü ya da en iyi halimizi ortaya çıkardığınız söylüyor Brown.

 

Çok haklı. Bir oturun düşünün şimdi. Zaman derin düşünme zamanı.

Korku şiddetli biz çizgi belki hayatta fakat bize getirileri de büyük. Kabul edelim, o yönden bakmayı seçelim.

 

Onu istediğiniz gibi, ya daha cesur ve farkındalıklı hale gelmek için ya da iyice kabuğunuza kaçıp eskisinden daha da etkisiz biz halde yaşamak için kullanabilirsiniz. Her zamanki gibi seçim sizin.

 

Yarın her şey düzelip de yeniden, koşturmalarımıza, günlük işlerimize, rutinimize döneceğimiz zaman şu kıymetli dönemden neler aldığımızı unutmayacak şekilde geçirelim derim ben, bu karantina günlerini.

 

Nedir, nasıldır, ne yaparsınız o kısmı size kalmış.

 

Fakat en az birkaç maddelik farkındalık getirmeli hiç değilse.

 

Bir daha tekrarlanmamak üzere bazı şeyleri yok etmeli.

Bazı güzellikleri ise silinmeyecek şekilde nakşetmeli hayatınıza.

 

İleriki yıllarda geri dönüp hatırladığınızda 2020 Mart’ını “oh şükür ki………….” diyebilin. (nokta nokta kısımları siz doldurun ve yazın kalbinize.)

 

Hoş geldin Nisan..:)

 

 

 

 

Çiçeğe Özlem

Hayatı savunmak adına durmadan ölüme bakmak, iyiliği savunmak adına durmadan kötülüğü tartmak zamanla insanın ruhunu köreltebilir. Uzun süre karanlıkta kaldıktan sonra güneşe çıktığında gözleri kamaşan adamın körleşmesi gibi.” demiş Yıldırım Türker “Bahçe” isimli kitabının arka kapağında.

 

İçimde öylesine biryerlere dokundu ki bu söz, (kitabı aldım tabii ki) oturup yazmalıyım bunun üstüne dedirtti bana.

 

Biliyoruz evet her şey zıddıyla mevcut bu dünyada. Aksini iddia edemeyiz. Hayatı değerli kılan ölüm, mutluluğu değerli kılan mutsuzluklar, bu böyle..

 

Yalnız devamlı büyütecimizi olumsuza çevrili tutup, elimizdekilere şükretme yoluna gidersek de bu sefer zihin devamlı o olumsuzları seçmeye çalışıyor. Ona odaklanıyor.

 

Bir de ne biliyor musunuz ? Bana kötü geliyor bu çeşit şükür.

Fakir birini görüp de “oh halimize şükür” demek gibi bu.

Bir çeşit bencillik, “bana olmadı ya ona şükür”, “benden sonra tufan”, “yaaa bak neler var hayatta oturup şükredelim halimize” gibi düşünceleri, büyük resimde bir çeşit egoistlik olarak görüyorum.

 

Oysa ki, aslında görüyorsan duyuyorsan sorumlusun.

Önüne bir fakir mi çıktı bugün, en iyi şükür ona bir şeyler yapabilmendir aslında. Ufak ya da büyük fark etmez. Şükür her zaman dille olmaz, hareketle de olur.

 

Senden benden daha kötü, daha düşkün, daha hasta, daha şöyle daha böyle insanlar üzerinden hayatı güzellemek fena geliyor bana.

 

Oysa güzellemeler güzellikler üstünden olsa ya.

Yine Yıldırım Türker’in sözleriyle:

Aydınlığı da paylaşabilmeliyiz. Bu dünyayı yaşanılası kılan insanların serüvenlerine dahil olabilmeliyiz.”

 

Hep derim “İyi gün dostudur zor bulunan.”

 

Bir düşünün ne olur, “hayır canım kötü gün dostu önemli” demeden önce. Sadece bir an.

 

Gerçek kötü gün dostu, iyi gününde de yanında olandır.” da diyebiliriz buna. Güzel anlatıyor hepsini bir arada.

 

Benim sevnicimi, başarımı, mutluluğumu paylaşmaktan geri duranları kötü günümde yanımda görmek düşündürüyor. Buna da epeyce kafa yordum. Nedir arkasında yatan diye?

 

Kötü günü paylaşmak iyi günü paylaşmaktan daha kolay geliyor insanlara nedense. Dostun düşmanın kötü günde yanında olabiliyor. Kimi gerçekten senin adına üzgün olduğu için, kimi de düşüşünü izlemek için.

Bunu o dönemde ayırdedemiyorsun belki ama gün gelip de iyi günün olduğunda gün gibi aşikar hale geliyorlar.

 

O kara gün ordusu, pıtır pıtır dağılıyor yanında kalıyor bir kaç esaslı can. İşte orada anlıyorsun neyin ne olduğunu.

 

Galiba insanın doğasında var bu..Kimseyi bu yüzden suçlayamayız. Biraz farkında, biraz aydınlanmış zihinler ancak fark edecek ve anlayacaktır bu meseleyi.

 

Tıpkı bunun gibi dünya genelinde de, iyiye güzele olumluya bakmak nedense yolunda gitmeyene bakmaktan daha zor geliyor.

 

İnsan kendini irdelerken bile önce olumsuz yanlarını sıralıyor patır patır. “Eee peki olumlular neler?” diye sorunca, tabiri caizse bir “kal” geliyor.

 

Yaptığım seanslardan bunu net bir şekilde gözlemleyebiliyorum. Kimse kendine iyi, güzel şeyler yakıştıramıyor. Ya da bunu ortaya dökemiyor.

 

Neden ama neden ??

 

Hepsini görebilmek hakkını verebilmek değil mi mesele?

 

Sonra devamlı karanlığa bakmaktan, ışığa çıkınca körleşme oluyor Yıldırım Türker’in de dediği gibi.

 

Neden kendimizi kendi ellerimizle karanlığa gömmeye bayılıyoruz ? Önce kendimizi, sonra etrafımızdakileri, sonra dünyayı, vs vs..

 

Böyle böyle uzuyor gidiyor.

 

Yapmayalım, etmeyelim. Hayata olan şükrümüzü gösterelim. İyiye güzele de bakalım, oradan da şükür çıkaralım. Yolunda gitmeyeni görünce bir düşünelim ne yapabiliriz diye. Bakıp bakıp şükrederek üzerinden atlayarak geçip gitmeyelim.

 

Kuruyup kalmamak için kendi bahçemizi de başkasının bahçesini de sulayalım.

 

Çiçeklensin..

Cesaretin Cahili mi Makbul Medenisi mi?

Cesaret güzel kelime. İçi dolu..

 

“Rağmen” bir şeyleri yapmayı, yapmaya devam etmeyi hatırlatıyor bana. İlk anda yaptığı çağrışım belki sizlerde farklı olabilir. Bendeki bu şekilde.

 

“Feel the Fear and Do It Anyway” kitabında Susan Jeffers’ın da bahsettiği gibi, cesaret korkuya rağmen var olmalı. Hatta korkunun kendisi cesaret için bir atlama tahtası olmalı diyor Jeffers. Yani cesaret, korkusuz olmak değil, bilakis korkuyu hissedip ona rağmen aksiyon alma işi olarak özetleniyor.

 

İki tür kullanıyoruz korkuyu, aksiyon ya da acı. Seçim sizin diyor, atıl kalıp korkularınızla acılara gömülebilirsiniz ya da korkunuz içinizde olacak şekilde kendinizi aksiyona yönlendirebilirsiniz.

 

Gerçekten hayat değiştirici kitaplardan biri olan “Feel the Fear and Do It Anyway”, “Korksan da Vazgeçme” ismiyle Türkçeye de çevrilmiş  şanslıyız ki. İlgilenirseniz almanızı şiddetle öneririm.

 

Cesaret konusuna tekrar dönecek olursak, İngilizcesi “courage” olan kelimenin Latince’den gelen kökü  “cor”, yani kalp. Kalp’ten gelenin korkuyu yenmesi diyorum ben ona. İyi özetliyor..

 

Çünkü korku, biz var oldukça hayatımızdan eksik olmayacak. Değiştiremeyeceğimiz ve kabul etmemiz gereken en önemli nokta bu öncelikle. Yani “dur şu korkum geçsin de uçağa bineyim”, “korkmasam çıkar o konuşmayı ben yapardım” diye diye ömrünü geçirenler “acı”ya doymayanlar.

 

Alın size asıl acı geçek hadi buyrun o zaman. Korkun geçince uçağa  binmek sonu olmayan bir kuyu. Çünkü esas korkunu geçirecek olan uçağa binmenin ta kendisi. Korkuyu yenmenin yolu, korktuğun şeyi defalarca yapmak. Ne ironik değil mi hayat ? Öyle…Maalesef ve iyi ki 

 

Bu kadar cesaret girizgahından sonra gelelim, çeşitlerine. Benim aklıma gelen iki türü var ki, ah dedirtiyor bolca. Bu yazımı yazmaya beni iten de bu ikilinin varlığı, ve biri diğerini yensin diye beklerken hiç beklenmeyenin at başı önde oluşu.

 

Medeni Cesaret ve Cahil Cesareti. Buyrun size iki nur topu gibi cesaret.

 

Ortalık medeni cesurlarla dolu olsun diye dilerken bakıyoruz ki elimiz kolumuz cahil cesurlara çarpıyor, büyüteçle arıyoruz medeni cesurları. Yoklar! Ya evlerinde ortalıktan kaçıyorlar ya da üretmekten geri duruyorlar, “ne işe yarar ki ?” duygusuyla. Bildiğiniz kaçıyorlar, kapanıyorlar iyice, yavaş yavaş azalıyorlar.

 

Cesaret iyi, güzel, hoş, çok lazım evet….fakat Cahil Cesareti denen mereti de hakkedilmiş cesaretten ayırmak gerekmiyor mu bir nebze?

 

İçi boş başakların dimdik durduğu, iki kelam edemeyenlerin hatipliğe soyunduğu, kitap kapağı açmamışların bilgi yarışmalarında baş gösterdiği, yarım yamalak bilgileriyle ahkam kesenlerin ortalığı kapladığını gördüğümde benim içim acıyor doğrusu.

 

Aklıma hemen Dunning-Kruger Sendromu (DKS) geliyor. Geçtiğimiz günlerde bir yazımda da bahsetmiştim, hatırlayanlarınız vardır belki. (https://ishegul.wordpress.com/2014/02/04/bir-tutam-niteliksiz-insan-yaklasimi-lutfen/)

 

Kısaca özetlemek gerekirse; Justin Kruger ve David Dunning isimli iki ABD’li psikiyatrın, bilimsel araştırmalara dayanarak oluşturdukları bir teori bu.

Teoriye göre, cahil ve bilgisiz insanlar, bilgili insanlara göre öz farkındalıklarının(ve aslında bilgi düzeyi farkındalıklarının) daha düşük olması nedeniyle, çok daha cesur ve kendilerine güvenliler.

Kolaylıkla kendilerini ortaya atabiliyorlar, bir şeyi tam ve eksiksiz bilmeye ihtiyaç duymadan “yapan” taraf olmaya geçebiliyorlar. Kendilerini övmekten kaçınmıyorlar, hep “ne kadar iyi” olduklarıın anlatıyorlar ve de en önemlisi herşeyi hakettiklerini düşünüyorlar.

Bilen, öğrenen, aydın ve devamlı okuyan kişiler ise, bilgileri arttıkça – aslında ne kadar çok şey bilmediklerini farkettiklerinden olsa gerek herhalde – daha geri planda kalmaya başlıyorlar.

Hadi bakalım buyrun buradan yakın!

Yine işin içine meşhur “mükemmeliyetçilik”i de almazsak olmaz. Okudukça, öğrendikçe, bildikçe, ne kadar bilmediğini fark ediyor ya insan Sokrates’in de dediği gibi, başlıyor bir mükemmeliyetçilik, içinde bol bol yetersizlik hissi. Ah ki ne ah..

Kısır döngüye girince de bu sefer meydan “ben bilirim” diyen içi boşlara kalıyor. DKS çeken insanlar bir de üstlerine mükemmeliyetçiliğin aşırı dozunu eklediler mi tadından yenmez bir ortam oluyor Cahil Cesareti olanlar için.

Tam da ihtiyacımız olan DKS çeken insanların ortaya çıkması, kendilerini göstermesi. “Ben de varım” demesi. Ortamın “ortalamalara” kalmaması, Cahil Cesurların bir ihtimal, kendilerine “ben ne yapıyorum” diye sorması, yine bir ihtimal kendilerini geliştirme istemeleri, gelişmeleri, öğrenmeleri..

Medeni Cesaret en çok bu insanlara yakışır, aksi Medeni Cesaret olmuyor işte dediğim gibi. O başka kategori. Gözümüzü açıp ortalarda gördüğümüzün çoğu medeni cesur DKS’undan muzdarip mükemmeliyetçiler olsa keşke !!

Bir şeye adım atmadan önce sorun kendinize, hele ki fazlasıyla düşünüp uzun süredir adım atamadıysanız.

“Beni geri tutan yeterince iyi olmamam mı yoksa DKS mu ?”

Yani Türkçesi “Cahil Cesaretim mi yok, Medeni Cesaretim mi yok?”

Eğer cevap ilkiyse, güzel! Doğru yoldasınız demektir. Biraz daha vakit var, aceleye lüzum yok.

Cevap ikinciyse, o zaman hatırlatın kendinize. Tüm ihtiyacınız olan kalbinizin korkunuzu yenmesi, yani cesaret, yani Medeni Cesaret. Korkudan acı çekmemek, korkuyla harekete geçmek. Daha çok çalışmak ya da daha çok bilmek değil.

Hadi..

TedxReset’ten Yansıyanlar

Üç yıl aradan sonra yine bir TedxReset organizasyonuna katıldım. 26-27 Nisan 2019 tarihlerinde gerçekleşen TedxReset’te bu yılın konusu “+1”di.

Hem kendi hayatlarına hem de diğerlerinin hayatına “+1” katmış 30’a yakın konuşmacı ilham olmak için oradaydı.

Her katıldığım Tedx’te yaptığım gibi en başında kendime sorular sorarak başladım. Niyetimi belirledim. Ve sorduğum soruları zihnimin bir kenarında tutarak, bıraktım kendimi dalga dalga gelen ilham boyutuna..

Beni fazlasıyla etkileyen konuşmaların içeriklerine daha sonra ayrıca değineceğim, tahminen ayrı ayrı birçok yazıda bahsedeceğim onlardan.

Fakat öncesinde konuşmaların içinden seçtiğim akılda kalıcı birer cümle ile sizlerin de içinde birer ışık yakabilmek ümidiyle bir kolaj yaptım.

Onu paylaşmak istiyorum..

  • Önce olana itirazınız olmalı, “+1” hemen ardından geliyor. / Evet bir meseleniz olmalı önce. Tabiri caizse kafayı bir şeylere takmanız gerekiyor. Sonra o konuda “neler yapabilirim?”diye düşünmeniz. Ardından da yapabileceklerinizin arasından seçerek adım atmanız. İşte sizin “+1”iniz orada saklı.
  • Körler ülkesinde görenler özürlüdür. / Bazen kalkıştığınız şey her ne ise Don Kişotluk, hayalperestlik olarak algılanabilir. En yakınlarınız bile destek olmaktan uzak, size garipseyen gözlerle bakabilirler. Ama eğer kalpten gelen bir çağrıysa bu duyduğunuz, hiçbiri sizi engellemesin. Hayatın kalpten insanlara ihtiyacı var.
  • Gelecek, güçlünün güçsüzü fark ettiği yerde başlar. / Hepinizin, hepimizin güçlü ve güçsüz olduğumuz alanlar var. Güçlü olduğumuz noktaları fark edip o alanda ihtiyacı olanlara gücümüzü akıtmazsak toplumda büyük dengesizlikler oluşuyor. Olan olmayana, bilen bilmeyene, gören görmeyene, duyan duymayana ışık olacak. Başka nasıl büyürüz ?
  • Öğrenmek talep etmekle başlar. / Bu söz bana “Galileo Galilei’nin “Hiç kimseye bir şey öğretemezsiniz, yapabileceğiniz tek şey içlerindeki öğrenme isteğini keşfetmelerine yardım etmektir.” sözünü hatırlattı. Gerçekten de, önce o talebi yaratmak gerekir, öğrenmek sonraki iş..
  • Her fırsat, birden fazla fırsata doğru bir köprüdür. / İngilizce sunumlardan birinde Sean X.Yu’nun sarf ettiği bu söz ( One opportunity usually leads a lot more.) beni derinden heyecanlandırdı. Gerçekten de hayatın getirdiği olasılıklara açık olunca her girdiğiniz yeni kapı sizi yepyeni birden fazla kapıya doğru götürüyor. Ve bir süre sonra katettiğiniz yolu, daha öncesinde hayal bile edemeyeceğinizi fark ediyorsunuz. Yeter ki hayata güvenin ve kendinizi teslim edin.
  • Neyi bilmediğiniz hakkında hiçbir fikriniz yok. / Elon Musk’ın bu sözünü yine konuşmacılardan biri hatırlattı. Bildikçe ne kadar bilmediğini fark etmek.. ve “eğer her şeyi bilseydiniz her şeyi affederdiniz.” arasında bir yere yerleşti bende bu söz. Çok şey var bilinecek, çok şey var bilinmeyen..
  • Bazen kendini beğenmemeye, sadece yapacağına odaklanmak lazım. / Bu biraz benim bolca yazdığım konuştuğum ve düşündüğüm “mükemmeliyetçilik” konusuna bağlanıyor. Kendi mükemmel olmama durumuna ne kadar katlanabiliyorsan, o kadar yol alabiliyorsun. Kendini büyüteç altında devamlı izlemeye kalkınca ilerlemek hayal oluyor. Oysa aksiyonda hayat var.
  • Olmak istediğiniz insanla aranızda duran nedir? / Bu soruyu soran konuşmacının kendi hayat deneyimi oldukça etkileyici. Şimdi siz de sorun kendinize lütfen bu soruyu ve samimiyetle cevap verin. Korkmayın kimse duymayacak. Bir kişi hariç!
  • İnsan içinin doldurulmasını bekleyen bir varlık. Neyle dolduracağınız size kalmış. / Aslında her şeye açığız, “istemek” ise yakıtımız. Yola çıkmaya bakıyor iş. Yapılmayacak şey yok insanın önünde. Kendi potansiyelinin en iyisi olmak önemli.

Umarım bir ya da birkaçı içinizde bir yerlere değmiştir.

O zaman benden mutlusu olmaz 🙂

Yirmi Üç Yıla Mektup

Bundan tam yirmi üç yıl önce, üniversiteyi bitirdikten sonra iş hayatına ilk adımımı attığım gün bugün.

Ankara’da üniversiteyi bitirdikten sonra finans merkezi olan İstanbul’a gelerek yeni işime başladım. Bir bankanın açtığı MT (management trainee) sınavını kazanmıştım. Bu şehre tek başıma, hayatımın büyük kırılma noktalarına doğru yol almak üzere geldim.. Geliş o geliş..

Diyeceksiniz ki “e peki bundan bize ne ?”.

Ben her yıl bu tarihte, ilk günümü hatırlar ve şimdi neredeyim ona şöyle bir bakarım.

11 Mart sabahı tek başıma otelde uyanıp yağan karla örtülmüş İstanbul’u görünce bir çocuk gibi oturup hüngür hüngür ağladığım güne bir seyahat eder dönerim.

Ve tabii bugün de aynı şekilde yaptım.

Tek fark, içimden 22 yaşındaki Ayşegül’e, bugünden bakarak bir mektupla seslenme isteği oldu.

Ve evet, bu yine her zamanki gibi bir öz-yüzleşmedir. Hadi hep beraber bakalım neler dökülecek..

 

“Sevgili Ayşegül’cüğüm,

Aradan geçen bu yirmi üç yılda bir çok ders, bir çok deneyim beni, senden alıp şimdi bulunduğum noktaya getirdi.

Zaman zaman zorladı, zaman zaman uçurdu, zaman zaman da yere çarptı. Ama ne yaptıysa iyi yaptı. Hala da yapıyor ne mutlu ki..

Hani bir söz var ya, çok severim: “Bugünkü aklım olsaydı geçmişteki hataları yapmazdım, geçmişteki hataları yapmasaydım bugünkü aklım olmazdı.” Buna çok inanarak yazıyorum şu saatte sana bunları.

Bir kere her şeyden önce şunu söylemek isterim, kendi iç sesinin çıkmasına müsaade edecek kadar kendinle baş başa kal. Hayat çok hızlı ve yapacak çok şey var biliyorum.

Ve sen de aceleyle bir çok şeyi bir arada yapmayı seversin ama inan ki, vakit var. Her şeye vakit var. Sen yeter ki içinden geçen sesi duy, ona fırsat ver ki seni özüne götürsün. Kendi derinlerine inebil, ışık tut, gör, hisset ve daha büyük bir enerjiyle yüksel..

Tutkunu keşfet, tutkunun ateşini tutuştur, alevleri yayılsın etrafa, içini ısıtsın.

Unutma ki, şu hayatta her şey bir deneyim. Hiçbir şey boşuna değil, ondan alman gerekeni almayı becerebiliyorsan ne mutlu. Bunun için de kendini mümkün olduğunca iyi tanıyor olman gerek tabii ve kendine vakit ayırman.

Deneyim hayatın ta kendisi çünkü, kıymetini bil, içine gir, kendine göre damıt ve cebine muhakkak bir şey koyarak çık o deneyimden.

Seni takdir ettiğim, ve benim de hala yapmaya çalıştığım konu ise inandığın şey uğruna savaşman. Sana iyi geleceğini bildiğin şey için uğraşman, onu alana kadar peşini bırakmaman. O iyi gelen şey, başkaları tarafından onaylanmasa bile hatta! Cesursun, gözün kara, ben de hala öyleyim JŞükür..

Bazen sana söylenenlere kulak asmayıp “ben bilirim” tavrın, zaman kaybına yol açabiliyor. Biliyorum, ben de öyleyim hala biraz 🙂 ama köşelerimi törpüledim. Fikir almakla, fikrin değişecek değil ya, dinle bakalım ne diyor karşındaki. Korkma, panik olma, susturma hemen. Hiç aklının ucundan geçmeyen çok yaratıcı bir dokunuşla karşılaşabilirsin hatta, biliyor musun?

Yardım istemekten delice korkuyorsun..ah ne zor biliyorum..

Hala üstünde çalışıyorum, şu geçen yirmi üç yılda birkaç adım atabildim sanki. Nedir bu kadar ürküten ? Her şeye yetişemezsin, her şeyi sen yapamazsın. Baştan bunu kabul etmekle başla.

İnsanız, eksiğiz, mükemmel değiliz ve bu halimizle harikayız..

Her halinle sevilmeye layıksın..Tüm insanlar gibi. Bak bunları hep yeni öğrendim ben.

Mükemmellik peşinde koşarken mutluluğunu düşürmeyesin, kendini irili ufaklı detaylarla boğarken büyük resmi kaçırmayasın..

Karşındakinde bulduğun her türlü özellik senden geliyor. Olumlu olanlar da olumsuz olanlar da. O yüzden herhangi birini yargılamadan önce dön bir kendine bak önce. “Ama nasıl olur?” diyeceksin.

Şöyle oluyor. Bir insanı, bir durumu, vs tanımlarken kendin bilmediğin hiçbir kavramı bilemezsin ve eğer kendinde yoksa tanıyamazsın. Tanıyorsan o zaman da sende var demektir. Dikkat! Sen en iyisi önce aynada kendi gözlerinin içine bak, sonra bir nefes al, ondan sonra konuş..:) En sağlıklısı..

Hiç kimse için, hiçbir şeye katlanman gerekmiyor. Sorumluluğun en başta kendine. Sen mutlu değilsen, seni sevenler de mutlu olamaz çünkü. Başta onları kırıyormuş gibi görünsen de, içinden gelmeyen hiçbir şeyi yapma. Ama hiçbir şeyi! Kendini bile bile mutsuz etmenin bedeli büyük, ödeyecek olan da yine sensin üstelik.

Önce kendini düşünmek hiç kötü bir şey değil, sadece kendini düşünmek o kötü olan. Bu ayrımı zihnine ve kalbine kazı.

Kendini ait hissetmediğin hiçbir yerde fazladan bir saat dahi kalma. Eğer bu his içine düştüyse bir kere boşuna değildir. En yakın kapıdan dışarı çık, derin bir nefes al…Hayat senin ve hayat bir kere.

Bazen neyi yapmak istemediğimizi bilmek bizi ne istediğimize götürmek için çok güçlü bir yol göstericidir çünkü.

Mektubumun sonuna gelirken, sana söylemek istediğim bir şey daha var. Gördüğün gibi öğrenmek hiç bitmiyor, bitmesin de. Biz hep öğrenmeye devam edelim, yeter ki öğrenelim, alalım kullanalım. Hayatlarımızı parlatalım.

Yıllar geçerken bizi büyütmezse neye yarar ? Öyle değil mi..

Bundan birkaç yıl sonra elbette başka bir noktada olacağım. O zaman da, eğer kendimce öğrenebildiysem bir şeyler, paylaşacağım yine.

Hadi kalk gözyaşlarını sil, hazırlanmaya başla..

İşe geç kalacaksın ilk günden 🙂

Sıkıca sarılıyorum sana..”

 

 

 

Farrokh’tan “Kraliçe”ye

Nasıl anlatsam nerden başlasam..

Bir filmin bütün müzikleri, tam başında kavak yelleri esmeye başlamışken olan dönemden bu yaşına kadar olan yıllara (20 küsür yıldan bahsediyoruz!) damga vuran şarkılardan oluşuyorsa, hele bir de, şu anda henüz on bir yaşında olan çocuğunun mp3 çalarında da aynı grubun şarkılar varsa, tahminen 3-4 yıldır onları dinliyorsa bir kere orada bir durmak gerek..

Bilmem anlatabildim mi ? Bu ne demek biliyor musunuz ?

Müziğin nasıl yılları aşıp, on yıllara daha sonra da yüz yıllara doğru ulaşabilen büyülü bir yapıltırıcı olduğunun çok canlı bir fotoğrafı. 

Yapıştırıcı çünkü, insanları birbirine, insanları anılarına, şarkıcıları sevenlerine, kalpleri kalplere zaman mekan tanımadan bağlıyor.  

Zamansız müzikleri yapanlara, söyleyenlere hayranlığım her zaman çok büyük olmuştur.

Onlardaki yeteneğin ne kadar kalpten ve ruhtan gelen bir enerjiyle fışkırdığını müziklerini her dinlediğimde yeniden hissederim, iliklerime kadar.

Queen deyince, tabii olay o kadar başka ki, ilk yıllarda eşlik ettiği anılara şimdi kırklı yaşlarımda yeni yeni anıları eklemeye devam eden, yetmişli seksenli yaşlara da taşımayı düşündüğüm, katmerli şarkıların birkaç mimarından biri onlar. 

“Grubun lideri değilim sadece lider solistiyim (lead singer).” diyecek kadar alçakgönüllü olsa da Freddie Mercury grubun rengi, ruhu, lokomotifi, ikonik solisti..

Zanzibar’da doğan Farrokh Bulsara’dan, Queen’in simgesi bir büyük dünya starı olan Freddie Mercury’e doğru olan hayat yolculuğu. Bana sorarsanız onun ruhu hep Freddie Mercry imiş zaten. Bu dünyaya onu keşftemek için düşmüş adeta..

Naif ruhu ile dalgalanan egosu arasında kalarak çektiği zorluklar ona ve etrafına epeyce çektirmiş olsa da bize her seferinde bir müzik ziyafeti olarak dönmüş.

Beni ve kitleleri kalbinden yakalamış olan bu şarkıların, nasıl bir hayatın yansıması olarak ortaya çıktığını, ne duygulardan süzülerek bize kadar ulaşmış olduğunu, Queen’in şarkıları doğururken kendi içinde yaşadığı çelişkileri, ilişkileri, bir dünya starının “sadece insan” olmaktan doğan zaafları ile birlikte sunan harika bir film olmuş “Bohemian Rhapsody”.  

İnsanın içine işleyen bir hüzün usul usul hep eşlik ediyor tabii..

Film eleştirmenlerince gerçek zamanlamalarla film arasında bazı tutarsızlıklar olduğu söylense de, bir izleyici olarak bana yaşattığı duygu yönünden bakmayı tercih ediyorum ben.  Tüm sanat eserlerinde yaptığım gibi. Beni nereye götürdüğüne, sonra oradan buraya döndüğümde elimde kalbimde ne olduğuna, içimde nereye dokunduğuna bakıyorum.

Tıpkı adı Queen gibi, Kraliçelere özgü bir ihtişam gördüm ben filmde.

Zor bir hayat, zor seçimler, cesur olmanın ödettiği bedel ve sonrasında sunduğu ödül, ne pahasına olursa olsun kendi olmaktan vazgeçmemesi, o gösterişli sahne insanının içinde sakladığı yumuşak, korunmaya muhtaç, sadece sevgi arayan küçük çocuğunu bizlerin kalbine yerleştirmiş. Ne mutlu ki..

Bu dünyayı terk edeli yirmi yedi yıl olsa da, hala küçük büyük kalplere dokunmaya devam ediyor. Doğuştan bir lütuf olan dört oktav sesi, her daim iç pusulası olan duyguları, onunla aynı yüzyılda yaşayanlara verdiği en büyük hediye bence. 

Lise 2.’deyken sıralara vurarak aynı anda hep bir ağızdan söylediğimiz “We Will Rock You”nun tam da bizi hedef aldığını görmeye bayıldım, “Bohemian Rhapsody” nin ölümünden yıllar önce yazılmasına rağmen hayatının sonunu anlatan bir ağıt olduğunu canlı hissettim, “hayatının aşkı her zaman bizim anladığımız çizgilerde olmayabilir”i, “aşk kategorize edilemez”i “Love of My Life”ta öğrendim, ve daha bir sürü şey..inanın kelimelere dökmeyi bu kadar istediğim dökerken de bu derece zorlandığım hiç bir film olmamıştı.

O yüzden birazcık olsun neler hissettiğimi ifade edeyim, gerisini de size bırakayım istiyorum. Hatta sevdiğiniz bir Queen şarkısı açın içinize çekin istiyorum.

Filmin herkesin içinde yakacağı ayrı ateşler olduğunu biliyorum çünkü. 

Filme gidin.

Sadece Freddie için değil, müzik için, nasıl kendiniz olunur görmek için, içten dışa yansımanın nasıl dünyayı aydınlatabildiğini öğrenmek için, cesur olmanın bir bedeli ve bir ödülü olduğuna şahit olmak için, insan olmanın zaaf sahibi olmakla eşdeğer olduğunu kabullenmek için, şükretmek için gidin, her ne için olursa…gidin.

 

 

 

PS: Rami Malek’in performansına söylenecek söz yok. Tek kelimeyle harika bir iş çıkarmış. Ödüller yağsın dilerim 😊

Öfke de Senindir, Kabul Edersen

 

Öfke!

Ne çağrıştırıyor size ?

Eminim ilk anda çok da hoşunuza gitmeyen şeyler geliyor aklınıza. 

Belk tüyleriniz ürperiyor. 

Belki daha önce yaşadığınız nahoş bir olay aklınıza geliyor, öfkeden bir yanardağ misali patladığınız. 

Kendi öfkeli haliniz geliyor gözünüzün önüne. 

Ya da küçükken size öfkelenen annenizin ateş saçan gözleri..

Kısacası kend bilinçaltınızda “öfke”yi ne şekilde kodladıysanız onlar gelip geçiyor gözünüzden ruhunuzdan…

“Amann uzak olsun” diyorsunuz..”Huzur arıyorum ben.” 

Size “Huzurun yolu öfkeden geçiyor.” desem ne dersiniz peki?

Şimdi biraz Duygu Yönetimi konusuna girmek gerekiyor tam da burada. 

Genel kanı şu; duyguyu yönetmek ya o duyguyu yok saymak ya da bastırmaktır. 

Ne büyükk yanılgı!!!!!

Yönetmek, adı üstünde, ortaya getirip onu ehlileştirerek ifade etmek demektir. 

Yokmuş gibi davranmak değil…

Nasıl öfkeden etrafı yıkıp döken kişi duygu yönetiminde sıfırsa, öfkesini bastıran da koca bir sıfırdır. 

İnsana özgüdür tüm duygular.. 

Heyecan da, sevinç de, öfke de, hayalkırıklığı da…

Hatayı en başta duyguları “cici” ve “kaka” diye ikiye ayırarak yapıyoruz. Uyanalım..

Keyif mutluluk heyecan cicidir, öfke, hayal kırıklığı kakadır. Kaçın!!!

Hayır. 

Hepsi bizim, hepsi bize dair.

Ayrım yaptıkça yargı giriyor işin içine.

Şunu kaçıırıyoruz, herkes bazen öfkeli bazen sevgi dolu, bazen durgun, bazen heyecanlı olur. Kimsenin hayatı TEK bir duygu üzerine kurulmaz, öyle değil mi?

Kendi içimizdeki yargıç “kaka” duygulardan bizi esirgemeye çalıştıkça huzurumuzdan da oluyoruz haberimiz yok.

Huzur bütünlükte, tümü kabulde, kendiyle barış yapmakta yatıyor çünkü. 

Bu bütün olma yolculuğunda da en zor kısım iç ve dış yargıçların kötü diye nitelediği duyguları, “nötr” hale getirip kabul etmek.

Öfkeden yola çıktık, öfkeyi anlatalım.

Yanlış olan öfke değil, onu ortaya koyuş biçimi olabilir ancak.

Öfkelenmek değildir ayıp olan, kalp kırmaktır düşünmeden.

Sevgi ile öfke pek ala bir arada olabilir, insan sevdiğine de öfkelenir. Öyle değil mi?

Ancak doğrusunu bilmediğimiz şey şu, öfkeyi dile getiriş biçimimiz.

Yıkıcı olmadan da öfkelenilir, kırıp dökmeden de konuşulur. 

Hiç konuşmadan geçince kendi öfkemize yabancılaşıp içsel kaygıları tavana vurduruyoruz. 

Bu da başka bir gerçek.

Öfkesini yönetemeyen “yetişkin” olamıyor tam anlamıyla. 

Vurup kırıyorsa zorbalıktan yalnız kalıyor, hiç dile getirmiyorsa bu sefer de hasta oluyor içinde tutmaktan. 

Tek yol, doğru ifadede..

Ne zaman ayırt etmeden tüm duyguların bizim olduğunu kabul edebiliriz, işte o zaman içsel huzurun kapısını aralayabiliriz. 

Öfkene de sahip çık, sevincine de, hayal kırıklığını da kabul et coşkunu da.. 

Çünkü hepsi senin, hepsi senden, hepsi sana dair..

Çal bi 45’lik

 

Haha 🙂

Evet bildiniz bu sefer de 45 üzerinden bir metaforla karşınızdayım.

Her yıl doğum günümde yaratıcılığım coşuyor, önümüzdeki yıllarda ne yaparım şimdiden bilmem ama bir 70’lik büyük 🙂 olduğumda yapacağım metafor şimdiden belli 🙂

 

Şaka bir yana, geçtiğimiz yıl, şu dünyada 44 yılımı bitirdiğimde, kitabımın en çok yorum alan bölümlerinden biri olan “4/4’lük Manifesto”yu yazmıştım.

 

Bu yıl ise plak jargonundan gideyim dedim madem artık bir 45’lik oldum, kendi gözlerimden 33’lük uzunçalar:) olduğum zamanlarla şimdiyi karşılaştırayım istedim. Aradan geçen yıllar neler getirmiş neler götürmüş bakalım.  Ben de ne çıkacağını bilmeden bir yazı macerasına atılıyorum sizinle.

 

Hadi birlikte bakalım..

 

33’lük iken, hayatı ya hep ya hiçten ibaret sanıyordum.

45’lik iken, biliyorum ki hayat neredeyse hep ikisinin arasında bir yerde.

 

33’lük iken, hayatımın vazgeçilmezleri vardı.

45’lik iken, şimdi vazgeçilmez olan hayatım.

 

33’lük iken, “sağlık olsun” diyenleri dinlemezdim bile.

45’lik iken, öğrendim ki tek olması gereken şey sağlık.

 

33’lük iken, iyi ve kötü diye bir ayrım var zannediyordum.

45’lik iken, öğrendim ki sadece düşünce onu öyle yapıyor.

 

33’lük iken, hayatımda olan ama

45’lik iken, hayatımda olmayışlarıyla hafiflediğim insanlar var.

 

33’lük iken, “iş” demek tek yönlü bir meşgaleydi benim için.

45’lik iken, ise “iş” hem her şey hem de hayatın içindeki birçok detaydan biri olarak çok yönlü bir seviyeye ulaştı.

 

33’lük iken, birilerinin ya da bir şeylerin beni mutlu edeceğini sanıyordum.

45’lik iken, öğrendim ki mutluluk bir karar, ben istersem mutlu istersem mutsuz olabilirim.

 

33’lük iken, nicelik başroldeydi.

45’lik iken, nitelik at başı önde.

 

33’lük iken, sanıyordum ki düşüncelerim beni idare ediyor.

45’lik iken, biliyorum ki düşünceyi üreten benim, değiştirecek olan da!

 

33’lük iken, çabanın değil sonucun değerine daha fazla inanıyordum.

45’lik iken, çabanın değerini bizzat çalışarak görmek ne demek öğrendim.

 

33’lük iken, başıma gelen her şeyin kendimden farklı nedenlerini buluyordum.

45’lik iken, başıma gelen her şeyin nedenini biliyorum, ben!

 

33’lük iken, hayatın varılması gereken bir hedefle taçlanacağını sanıyordum.

45’lik iken, bildim ki yolculuğun kendisini taçlandırmak esas olan.

 

33’lük iken, görünene daha fazla kafa yoruyordum.

45’lik iken, buz dağının altını görebiliyorum.

 

33’lük iken, hemen tepki veriyordum.

45’lik iken, bir nefes alıp tepki yerine “cevap” vermeyi seçiyorum.

 

Evet neticede aradan geçen yıllar birçok şey öğretmiş, belki birçok şeyi de henüz öğretememiş. Zaten hayat bir yolculuk.

Güzel olan bu yıl geçen yıldan daha öğrenmiş, daha farkında olarak hayata devam edebilmek.

Yaş almanın güzelliğine vararak yolculuğun kendisini taçlandırmak.

 

Son olarak da plak jargonuna uygun olarak;

 

33’lük iken, karışık şarkılardan oluşuyordum.

45’lik iken ise bir yüzümde Nora Jones’tan “Sunrise”, bir yüzümde ise Nathalie Merchant’tan “Kind & Generous” çalıyor 🙂

 

Sevgiyle..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şu Mutluluk Meselesi

Defalarca, hatta yüzyıllarca, yazılmış bir konuda bir de sen mi yazacaksın diye sorarsanız, evet ben de yazacağım diyeceğim size 🙂

Her insanın dönem dönem üzerinde kafa yorduğunu düşündüğüm bir kavram aslında “mutluluk”.

Nedir ? Ne değildir ? Nelere bağlıdır ? gibi uzayıp giden sayısız soru sorulup üzerinde saatlerce günlerce konuşulup tartışılabilir hatta. Uçsuz bucaksız bir insanlık meselesi esasen mutluluk.

Kendi açımdan baktığımda, özellikle hayatımın – genel yanlış kanı itibariyle – “mutsuz” sandığım dönemlerinde mutluluk üzerine daha çok kafa yorduğum doğrudur.

Bunca zaman çok çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgiler, aldığım eğitimler, bir insan olarak hayatın içinde bizzat deneyimlediklerim ve şu dünyada geçirdiğim yılların bana kazandırdığı gram gram da olsa bilgelik kırıntılarını bir araya getirdiğimde, mutluluk üzerine olan söylemleri kısaca aşağıdaki maddeler çerçevesinde ele almak istiyorum.

Buyrun benim mutluluk listeme:

  • Mutluluk bir haldir, duygu değil.

Evet doğru okudunuz. En yanlış bilinen kısmı sanırım budur mutluluğun.

Çok istediğimiz, uzun süredir dört gözle beklediğimiz bir elbise satın aldık diyelim. “Çok mutlu oldum elbiseyi aldığıma. Oh sonunda!” benzeri ifadelerle duygu paylaşımında bulunduğumuz durumları kastediyorum. Aslında burada “mutluyum” derken kastettiğimiz, “sevinçliyim”, “heyecanlıyım”, “içim içime sığmıyor” vb duygular olacakken “çok mutlu oldum” diyoruz. Nesi mi yanlış ?

Şöyle söyleyeyim; eğer bir elbiseyi almak sizi mutlu ediyorsa aynı şekilde alamamak da mutsuz edecektir bu durumda. Oysa mutluluk bilinçli şekilde seçilen bir haldir ve sizin dışınızdaki her şeyden bağımsızdır, yani, ola ki o elbiseyi alamadığınızı farz edelim. Evet üzülebilirsiniz, evet hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz, bunlar duygulardır ve dış uyaranlarla içimizde oluşabilirler. Ama “mutsuz” olamazsınız. Eğer oluyorsanız, demek ki siz hala mutluluğun ne olduğunu anlamamışsınız.

  • Mutluluk olan biten her şeyden bağımsızdır.

Hemen yukarıda bahsettiğim gibi, dışsal faktörlere bağımlı olan şey mutluluk olamaz. Çünkü mutlu olmaya karar veren insanların da hayatlarında, hepimizin hayatında olduğu gibi, olumsuz olaylar olacaktır. Üzüntüler, acılar, sıkıntılar olacaktır. Mutluluk bunların çok üzerinde bir kavramdır. Ne kadar üzülürseniz üzülün, hala hayatınızda mutluluğun yanında duruyor olabilirsiniz. Kulağa çelişkili gibi gelse de aslında birbirinden tamamen bağımsız şeylerdir. Aşağıda daha detaylı anlattığımda siz de bana hak vereceksiniz.

  • Mutluluk bir seçimdir.

İnsanların bilinçli şekilde karar vererek seçtiği bir yaklaşımdır mutluluk. Ne olursa olsun ya da ne olmazsa olmasın mutlu olmaya karar veren bir insanın bakış açısını değiştiremezsiniz. Eğer kolaylıkla değişiyorsa, o zaman o da tam anlamamış ya da işin özünü henüz kavramamış demektir. Burada “Rasyonel İyimserlik” kavramından bahsetmezsem olmaz. O bilinen körü körüne iyimserlik yerine, her türlü gerçeğin farkında olarak, gerçekçi bir bakış açısı ile olumluya odaklanmak ve/veya mevcut durumu olumluya çevirmek için neler yapılabileceğine odaklanmak demek Rasyonel İyimserlik. Mutluluk kararı veren bir insanın en yakınında bulunması gereken kavramlar içinde en önemlisidir. Zira kimse size “bundan sonra hayatınızda olumsuz hiçbir şey olmayacak” gibi bir söz veremez, olacakları bilerek her durumdaki olumluyu yakalamak biraz eğitim, biraz zihin terbiyesi çokça da çaba gerektirir haklısınız. Ama değer inanın!

  • Mutluluk erdemin kendisidir.

17.yüzyııl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerinden Baruch Spinoza’nın ünlü sözü “Mutluluk erdemin ödülü değil, erdemin kendisidir.” mutluluğun özünü anlatan kısa fakat derinlikli bir ifadedir. Mutluluk üzerine söylenmiş en etkili sözlerden biri olmuştur benim için. Demek istediği, herhangi bir şeyi düzgün, ahlaklı, beklenen, vs şekilde yaparsak mutlu olmaya hak kazanacağımız düşüncesinin tamamen tersinin doğru olduğu. Her şeyden bağımsız olarak mutlu olabilmektir asıl erdem zira. Toplumun büyük oranda kişilerde oluşturduğu, “şunu yaparsan mutlu olmaya hak kazanırsın” dayatması, mutsuzluğun temel nedeni çünkü.

Neden mi ? Bir şeyleri elde ettikçe, yine bu sefer yeni bir şeyler elde etmek gerekliliği doğacak, bu böyle kısır döngü halinde devam edecek ve mutluluk denen şey her ulaştığınız hedefte elinizden kayıp giden bir balığa dönüşecektir.

Oysa şu hayatın tüm getirilerine, acısına tatlısına rağmen, cesur davranıp mutlu olabilen insanoğlundadır en büyük erdem. Takdire şayan olan odur.

  • Mutluluk üçüncü şahıslar tarafından size verilen ya da sizden alınan bir şey değildir.

Tabii ki olan biten her şeyden bağımsızdır dediğimiz mutluluk, birilerini bize bahşedeceği ya da men edeceği bir hal olamaz. Fakat yine, dilimize yerleşen “beni çok mutlu ettin”, “o kadar mutsuz ettin ki beni” gibi ifadeler mutlulukla ilgili algı çarpıklığına neden olmaktadır.  Ben mutlu olma kararı verdiysem, karşımdaki ne yaparsa yapsın, evet ne yaparsa yapsın beni mutsuz edememeli. Beni üzebilir, beni hayal kırıklığına uğratabilir, beni sevinçten havalara uçurabilir (ilk maddede bahsettiğim gibi), yani beni duygulara sürükleyebilir ama benim bilinçli seçimim olan mutluluğumu elimden alamaz. Eğer alıyorsa o zaman ya ben mutsuz olmaya karar vermişimdir ya da mutluluğu daha anlamamışımdır. Durup her şeye baştan başlamak gerekebilir.

Kimse birini mutlu ya da mutsuz edecek güce sahip değil, siz ona o yetkiyi vermedikçe.

  • Mutluluk yolun sonundaki hedef değil yolun kendisidir.

Bu ifade şuna benzer, hani yarışmalara katılıp da kaybedenler “Önemli olan yarışmaktı” derler ya sonunda, onlar gönülden mi söylerler bilmem ama doğrusu da odur. Bir ödül kazanmak olsa olsa sizi sevindirebilir, kaybetmek de üzebilir ama mutlu ya da mutsuz edemez. Eğer bir yola baş koyduysanız yoldur sizi mutlu edecek olan. Sonuç odaklı insanların zorlukla zihinlerini eğitecekleri bu düşünce mutlu olmak yolunda kat edilecek yolun önemli kısmıdır. Yine toplumda sıklıkla karşılaşılan ödül kazanmanın alkışlanması bu yanlış kodlamayı bizlere yaptırır. Oysa ki, alınan ödülden önce gösterilen çabadır alkışlanacak takdir edilecek olan. Hiç çabasız ödül alanla, bin bir çaba ile ödülü kaybeden yanana dursa kazanan alkışlanır. Oysa ki çabayı gösteren, o yolda bulunmanın hakkını vermiş olandır. Bu yüzden işte mutluluk bir son değil, bir sonuç değil bir süreçtir. Sürecin içinde mutlu olmak, mutluluk dersinin en önemli konusudur.

Kendimce oluşturduğum mutluluk listesi ile ilgili sizlerin görüşleri de elbette benim için her zaman olduğu gibi çok önemli. Sizlerle paylaşırken, fikirlerinizi de bekliyorum 🙂

Mutlu olmaya karar vermiş olmanın dayanılmaz hafifliğiyle,

Sevgide kalın..