TedxReset’ten Yansıyanlar

Üç yıl aradan sonra yine bir TedxReset organizasyonuna katıldım. 26-27 Nisan 2019 tarihlerinde gerçekleşen TedxReset’te bu yılın konusu “+1”di.

Hem kendi hayatlarına hem de diğerlerinin hayatına “+1” katmış 30’a yakın konuşmacı ilham olmak için oradaydı.

Her katıldığım Tedx’te yaptığım gibi en başında kendime sorular sorarak başladım. Niyetimi belirledim. Ve sorduğum soruları zihnimin bir kenarında tutarak, bıraktım kendimi dalga dalga gelen ilham boyutuna..

Beni fazlasıyla etkileyen konuşmaların içeriklerine daha sonra ayrıca değineceğim, tahminen ayrı ayrı birçok yazıda bahsedeceğim onlardan.

Fakat öncesinde konuşmaların içinden seçtiğim akılda kalıcı birer cümle ile sizlerin de içinde birer ışık yakabilmek ümidiyle bir kolaj yaptım.

Onu paylaşmak istiyorum..

  • Önce olana itirazınız olmalı, “+1” hemen ardından geliyor. / Evet bir meseleniz olmalı önce. Tabiri caizse kafayı bir şeylere takmanız gerekiyor. Sonra o konuda “neler yapabilirim?”diye düşünmeniz. Ardından da yapabileceklerinizin arasından seçerek adım atmanız. İşte sizin “+1”iniz orada saklı.
  • Körler ülkesinde görenler özürlüdür. / Bazen kalkıştığınız şey her ne ise Don Kişotluk, hayalperestlik olarak algılanabilir. En yakınlarınız bile destek olmaktan uzak, size garipseyen gözlerle bakabilirler. Ama eğer kalpten gelen bir çağrıysa bu duyduğunuz, hiçbiri sizi engellemesin. Hayatın kalpten insanlara ihtiyacı var.
  • Gelecek, güçlünün güçsüzü fark ettiği yerde başlar. / Hepinizin, hepimizin güçlü ve güçsüz olduğumuz alanlar var. Güçlü olduğumuz noktaları fark edip o alanda ihtiyacı olanlara gücümüzü akıtmazsak toplumda büyük dengesizlikler oluşuyor. Olan olmayana, bilen bilmeyene, gören görmeyene, duyan duymayana ışık olacak. Başka nasıl büyürüz ?
  • Öğrenmek talep etmekle başlar. / Bu söz bana “Galileo Galilei’nin “Hiç kimseye bir şey öğretemezsiniz, yapabileceğiniz tek şey içlerindeki öğrenme isteğini keşfetmelerine yardım etmektir.” sözünü hatırlattı. Gerçekten de, önce o talebi yaratmak gerekir, öğrenmek sonraki iş..
  • Her fırsat, birden fazla fırsata doğru bir köprüdür. / İngilizce sunumlardan birinde Sean X.Yu’nun sarf ettiği bu söz ( One opportunity usually leads a lot more.) beni derinden heyecanlandırdı. Gerçekten de hayatın getirdiği olasılıklara açık olunca her girdiğiniz yeni kapı sizi yepyeni birden fazla kapıya doğru götürüyor. Ve bir süre sonra katettiğiniz yolu, daha öncesinde hayal bile edemeyeceğinizi fark ediyorsunuz. Yeter ki hayata güvenin ve kendinizi teslim edin.
  • Neyi bilmediğiniz hakkında hiçbir fikriniz yok. / Elon Musk’ın bu sözünü yine konuşmacılardan biri hatırlattı. Bildikçe ne kadar bilmediğini fark etmek.. ve “eğer her şeyi bilseydiniz her şeyi affederdiniz.” arasında bir yere yerleşti bende bu söz. Çok şey var bilinecek, çok şey var bilinmeyen..
  • Bazen kendini beğenmemeye, sadece yapacağına odaklanmak lazım. / Bu biraz benim bolca yazdığım konuştuğum ve düşündüğüm “mükemmeliyetçilik” konusuna bağlanıyor. Kendi mükemmel olmama durumuna ne kadar katlanabiliyorsan, o kadar yol alabiliyorsun. Kendini büyüteç altında devamlı izlemeye kalkınca ilerlemek hayal oluyor. Oysa aksiyonda hayat var.
  • Olmak istediğiniz insanla aranızda duran nedir? / Bu soruyu soran konuşmacının kendi hayat deneyimi oldukça etkileyici. Şimdi siz de sorun kendinize lütfen bu soruyu ve samimiyetle cevap verin. Korkmayın kimse duymayacak. Bir kişi hariç!
  • İnsan içinin doldurulmasını bekleyen bir varlık. Neyle dolduracağınız size kalmış. / Aslında her şeye açığız, “istemek” ise yakıtımız. Yola çıkmaya bakıyor iş. Yapılmayacak şey yok insanın önünde. Kendi potansiyelinin en iyisi olmak önemli.

Umarım bir ya da birkaçı içinizde bir yerlere değmiştir.

O zaman benden mutlusu olmaz 🙂

Yirmi Üç Yıla Mektup

Bundan tam yirmi üç yıl önce, üniversiteyi bitirdikten sonra iş hayatına ilk adımımı attığım gün bugün.

Ankara’da üniversiteyi bitirdikten sonra finans merkezi olan İstanbul’a gelerek yeni işime başladım. Bir bankanın açtığı MT (management trainee) sınavını kazanmıştım. Bu şehre tek başıma, hayatımın büyük kırılma noktalarına doğru yol almak üzere geldim.. Geliş o geliş..

Diyeceksiniz ki “e peki bundan bize ne ?”.

Ben her yıl bu tarihte, ilk günümü hatırlar ve şimdi neredeyim ona şöyle bir bakarım.

11 Mart sabahı tek başıma otelde uyanıp yağan karla örtülmüş İstanbul’u görünce bir çocuk gibi oturup hüngür hüngür ağladığım güne bir seyahat eder dönerim.

Ve tabii bugün de aynı şekilde yaptım.

Tek fark, içimden 22 yaşındaki Ayşegül’e, bugünden bakarak bir mektupla seslenme isteği oldu.

Ve evet, bu yine her zamanki gibi bir öz-yüzleşmedir. Hadi hep beraber bakalım neler dökülecek..

 

“Sevgili Ayşegül’cüğüm,

Aradan geçen bu yirmi üç yılda bir çok ders, bir çok deneyim beni, senden alıp şimdi bulunduğum noktaya getirdi.

Zaman zaman zorladı, zaman zaman uçurdu, zaman zaman da yere çarptı. Ama ne yaptıysa iyi yaptı. Hala da yapıyor ne mutlu ki..

Hani bir söz var ya, çok severim: “Bugünkü aklım olsaydı geçmişteki hataları yapmazdım, geçmişteki hataları yapmasaydım bugünkü aklım olmazdı.” Buna çok inanarak yazıyorum şu saatte sana bunları.

Bir kere her şeyden önce şunu söylemek isterim, kendi iç sesinin çıkmasına müsaade edecek kadar kendinle baş başa kal. Hayat çok hızlı ve yapacak çok şey var biliyorum.

Ve sen de aceleyle bir çok şeyi bir arada yapmayı seversin ama inan ki, vakit var. Her şeye vakit var. Sen yeter ki içinden geçen sesi duy, ona fırsat ver ki seni özüne götürsün. Kendi derinlerine inebil, ışık tut, gör, hisset ve daha büyük bir enerjiyle yüksel..

Tutkunu keşfet, tutkunun ateşini tutuştur, alevleri yayılsın etrafa, içini ısıtsın.

Unutma ki, şu hayatta her şey bir deneyim. Hiçbir şey boşuna değil, ondan alman gerekeni almayı becerebiliyorsan ne mutlu. Bunun için de kendini mümkün olduğunca iyi tanıyor olman gerek tabii ve kendine vakit ayırman.

Deneyim hayatın ta kendisi çünkü, kıymetini bil, içine gir, kendine göre damıt ve cebine muhakkak bir şey koyarak çık o deneyimden.

Seni takdir ettiğim, ve benim de hala yapmaya çalıştığım konu ise inandığın şey uğruna savaşman. Sana iyi geleceğini bildiğin şey için uğraşman, onu alana kadar peşini bırakmaman. O iyi gelen şey, başkaları tarafından onaylanmasa bile hatta! Cesursun, gözün kara, ben de hala öyleyim JŞükür..

Bazen sana söylenenlere kulak asmayıp “ben bilirim” tavrın, zaman kaybına yol açabiliyor. Biliyorum, ben de öyleyim hala biraz 🙂 ama köşelerimi törpüledim. Fikir almakla, fikrin değişecek değil ya, dinle bakalım ne diyor karşındaki. Korkma, panik olma, susturma hemen. Hiç aklının ucundan geçmeyen çok yaratıcı bir dokunuşla karşılaşabilirsin hatta, biliyor musun?

Yardım istemekten delice korkuyorsun..ah ne zor biliyorum..

Hala üstünde çalışıyorum, şu geçen yirmi üç yılda birkaç adım atabildim sanki. Nedir bu kadar ürküten ? Her şeye yetişemezsin, her şeyi sen yapamazsın. Baştan bunu kabul etmekle başla.

İnsanız, eksiğiz, mükemmel değiliz ve bu halimizle harikayız..

Her halinle sevilmeye layıksın..Tüm insanlar gibi. Bak bunları hep yeni öğrendim ben.

Mükemmellik peşinde koşarken mutluluğunu düşürmeyesin, kendini irili ufaklı detaylarla boğarken büyük resmi kaçırmayasın..

Karşındakinde bulduğun her türlü özellik senden geliyor. Olumlu olanlar da olumsuz olanlar da. O yüzden herhangi birini yargılamadan önce dön bir kendine bak önce. “Ama nasıl olur?” diyeceksin.

Şöyle oluyor. Bir insanı, bir durumu, vs tanımlarken kendin bilmediğin hiçbir kavramı bilemezsin ve eğer kendinde yoksa tanıyamazsın. Tanıyorsan o zaman da sende var demektir. Dikkat! Sen en iyisi önce aynada kendi gözlerinin içine bak, sonra bir nefes al, ondan sonra konuş..:) En sağlıklısı..

Hiç kimse için, hiçbir şeye katlanman gerekmiyor. Sorumluluğun en başta kendine. Sen mutlu değilsen, seni sevenler de mutlu olamaz çünkü. Başta onları kırıyormuş gibi görünsen de, içinden gelmeyen hiçbir şeyi yapma. Ama hiçbir şeyi! Kendini bile bile mutsuz etmenin bedeli büyük, ödeyecek olan da yine sensin üstelik.

Önce kendini düşünmek hiç kötü bir şey değil, sadece kendini düşünmek o kötü olan. Bu ayrımı zihnine ve kalbine kazı.

Kendini ait hissetmediğin hiçbir yerde fazladan bir saat dahi kalma. Eğer bu his içine düştüyse bir kere boşuna değildir. En yakın kapıdan dışarı çık, derin bir nefes al…Hayat senin ve hayat bir kere.

Bazen neyi yapmak istemediğimizi bilmek bizi ne istediğimize götürmek için çok güçlü bir yol göstericidir çünkü.

Mektubumun sonuna gelirken, sana söylemek istediğim bir şey daha var. Gördüğün gibi öğrenmek hiç bitmiyor, bitmesin de. Biz hep öğrenmeye devam edelim, yeter ki öğrenelim, alalım kullanalım. Hayatlarımızı parlatalım.

Yıllar geçerken bizi büyütmezse neye yarar ? Öyle değil mi..

Bundan birkaç yıl sonra elbette başka bir noktada olacağım. O zaman da, eğer kendimce öğrenebildiysem bir şeyler, paylaşacağım yine.

Hadi kalk gözyaşlarını sil, hazırlanmaya başla..

İşe geç kalacaksın ilk günden 🙂

Sıkıca sarılıyorum sana..”

 

 

 

Farrokh’tan “Kraliçe”ye

Nasıl anlatsam nerden başlasam..

Bir filmin bütün müzikleri, tam başında kavak yelleri esmeye başlamışken olan dönemden bu yaşına kadar olan yıllara (20 küsür yıldan bahsediyoruz!) damga vuran şarkılardan oluşuyorsa, hele bir de, şu anda henüz on bir yaşında olan çocuğunun mp3 çalarında da aynı grubun şarkılar varsa, tahminen 3-4 yıldır onları dinliyorsa bir kere orada bir durmak gerek..

Bilmem anlatabildim mi ? Bu ne demek biliyor musunuz ?

Müziğin nasıl yılları aşıp, on yıllara daha sonra da yüz yıllara doğru ulaşabilen büyülü bir yapıltırıcı olduğunun çok canlı bir fotoğrafı. 

Yapıştırıcı çünkü, insanları birbirine, insanları anılarına, şarkıcıları sevenlerine, kalpleri kalplere zaman mekan tanımadan bağlıyor.  

Zamansız müzikleri yapanlara, söyleyenlere hayranlığım her zaman çok büyük olmuştur.

Onlardaki yeteneğin ne kadar kalpten ve ruhtan gelen bir enerjiyle fışkırdığını müziklerini her dinlediğimde yeniden hissederim, iliklerime kadar.

Queen deyince, tabii olay o kadar başka ki, ilk yıllarda eşlik ettiği anılara şimdi kırklı yaşlarımda yeni yeni anıları eklemeye devam eden, yetmişli seksenli yaşlara da taşımayı düşündüğüm, katmerli şarkıların birkaç mimarından biri onlar. 

“Grubun lideri değilim sadece lider solistiyim (lead singer).” diyecek kadar alçakgönüllü olsa da Freddie Mercury grubun rengi, ruhu, lokomotifi, ikonik solisti..

Zanzibar’da doğan Farrokh Bulsara’dan, Queen’in simgesi bir büyük dünya starı olan Freddie Mercury’e doğru olan hayat yolculuğu. Bana sorarsanız onun ruhu hep Freddie Mercry imiş zaten. Bu dünyaya onu keşftemek için düşmüş adeta..

Naif ruhu ile dalgalanan egosu arasında kalarak çektiği zorluklar ona ve etrafına epeyce çektirmiş olsa da bize her seferinde bir müzik ziyafeti olarak dönmüş.

Beni ve kitleleri kalbinden yakalamış olan bu şarkıların, nasıl bir hayatın yansıması olarak ortaya çıktığını, ne duygulardan süzülerek bize kadar ulaşmış olduğunu, Queen’in şarkıları doğururken kendi içinde yaşadığı çelişkileri, ilişkileri, bir dünya starının “sadece insan” olmaktan doğan zaafları ile birlikte sunan harika bir film olmuş “Bohemian Rhapsody”.  

İnsanın içine işleyen bir hüzün usul usul hep eşlik ediyor tabii..

Film eleştirmenlerince gerçek zamanlamalarla film arasında bazı tutarsızlıklar olduğu söylense de, bir izleyici olarak bana yaşattığı duygu yönünden bakmayı tercih ediyorum ben.  Tüm sanat eserlerinde yaptığım gibi. Beni nereye götürdüğüne, sonra oradan buraya döndüğümde elimde kalbimde ne olduğuna, içimde nereye dokunduğuna bakıyorum.

Tıpkı adı Queen gibi, Kraliçelere özgü bir ihtişam gördüm ben filmde.

Zor bir hayat, zor seçimler, cesur olmanın ödettiği bedel ve sonrasında sunduğu ödül, ne pahasına olursa olsun kendi olmaktan vazgeçmemesi, o gösterişli sahne insanının içinde sakladığı yumuşak, korunmaya muhtaç, sadece sevgi arayan küçük çocuğunu bizlerin kalbine yerleştirmiş. Ne mutlu ki..

Bu dünyayı terk edeli yirmi yedi yıl olsa da, hala küçük büyük kalplere dokunmaya devam ediyor. Doğuştan bir lütuf olan dört oktav sesi, her daim iç pusulası olan duyguları, onunla aynı yüzyılda yaşayanlara verdiği en büyük hediye bence. 

Lise 2.’deyken sıralara vurarak aynı anda hep bir ağızdan söylediğimiz “We Will Rock You”nun tam da bizi hedef aldığını görmeye bayıldım, “Bohemian Rhapsody” nin ölümünden yıllar önce yazılmasına rağmen hayatının sonunu anlatan bir ağıt olduğunu canlı hissettim, “hayatının aşkı her zaman bizim anladığımız çizgilerde olmayabilir”i, “aşk kategorize edilemez”i “Love of My Life”ta öğrendim, ve daha bir sürü şey..inanın kelimelere dökmeyi bu kadar istediğim dökerken de bu derece zorlandığım hiç bir film olmamıştı.

O yüzden birazcık olsun neler hissettiğimi ifade edeyim, gerisini de size bırakayım istiyorum. Hatta sevdiğiniz bir Queen şarkısı açın içinize çekin istiyorum.

Filmin herkesin içinde yakacağı ayrı ateşler olduğunu biliyorum çünkü. 

Filme gidin.

Sadece Freddie için değil, müzik için, nasıl kendiniz olunur görmek için, içten dışa yansımanın nasıl dünyayı aydınlatabildiğini öğrenmek için, cesur olmanın bir bedeli ve bir ödülü olduğuna şahit olmak için, insan olmanın zaaf sahibi olmakla eşdeğer olduğunu kabullenmek için, şükretmek için gidin, her ne için olursa…gidin.

 

 

 

PS: Rami Malek’in performansına söylenecek söz yok. Tek kelimeyle harika bir iş çıkarmış. Ödüller yağsın dilerim 😊

Öfke de Senindir, Kabul Edersen

 

Öfke!

Ne çağrıştırıyor size ?

Eminim ilk anda çok da hoşunuza gitmeyen şeyler geliyor aklınıza. 

Belk tüyleriniz ürperiyor. 

Belki daha önce yaşadığınız nahoş bir olay aklınıza geliyor, öfkeden bir yanardağ misali patladığınız. 

Kendi öfkeli haliniz geliyor gözünüzün önüne. 

Ya da küçükken size öfkelenen annenizin ateş saçan gözleri..

Kısacası kend bilinçaltınızda “öfke”yi ne şekilde kodladıysanız onlar gelip geçiyor gözünüzden ruhunuzdan…

“Amann uzak olsun” diyorsunuz..”Huzur arıyorum ben.” 

Size “Huzurun yolu öfkeden geçiyor.” desem ne dersiniz peki?

Şimdi biraz Duygu Yönetimi konusuna girmek gerekiyor tam da burada. 

Genel kanı şu; duyguyu yönetmek ya o duyguyu yok saymak ya da bastırmaktır. 

Ne büyükk yanılgı!!!!!

Yönetmek, adı üstünde, ortaya getirip onu ehlileştirerek ifade etmek demektir. 

Yokmuş gibi davranmak değil…

Nasıl öfkeden etrafı yıkıp döken kişi duygu yönetiminde sıfırsa, öfkesini bastıran da koca bir sıfırdır. 

İnsana özgüdür tüm duygular.. 

Heyecan da, sevinç de, öfke de, hayalkırıklığı da…

Hatayı en başta duyguları “cici” ve “kaka” diye ikiye ayırarak yapıyoruz. Uyanalım..

Keyif mutluluk heyecan cicidir, öfke, hayal kırıklığı kakadır. Kaçın!!!

Hayır. 

Hepsi bizim, hepsi bize dair.

Ayrım yaptıkça yargı giriyor işin içine.

Şunu kaçıırıyoruz, herkes bazen öfkeli bazen sevgi dolu, bazen durgun, bazen heyecanlı olur. Kimsenin hayatı TEK bir duygu üzerine kurulmaz, öyle değil mi?

Kendi içimizdeki yargıç “kaka” duygulardan bizi esirgemeye çalıştıkça huzurumuzdan da oluyoruz haberimiz yok.

Huzur bütünlükte, tümü kabulde, kendiyle barış yapmakta yatıyor çünkü. 

Bu bütün olma yolculuğunda da en zor kısım iç ve dış yargıçların kötü diye nitelediği duyguları, “nötr” hale getirip kabul etmek.

Öfkeden yola çıktık, öfkeyi anlatalım.

Yanlış olan öfke değil, onu ortaya koyuş biçimi olabilir ancak.

Öfkelenmek değildir ayıp olan, kalp kırmaktır düşünmeden.

Sevgi ile öfke pek ala bir arada olabilir, insan sevdiğine de öfkelenir. Öyle değil mi?

Ancak doğrusunu bilmediğimiz şey şu, öfkeyi dile getiriş biçimimiz.

Yıkıcı olmadan da öfkelenilir, kırıp dökmeden de konuşulur. 

Hiç konuşmadan geçince kendi öfkemize yabancılaşıp içsel kaygıları tavana vurduruyoruz. 

Bu da başka bir gerçek.

Öfkesini yönetemeyen “yetişkin” olamıyor tam anlamıyla. 

Vurup kırıyorsa zorbalıktan yalnız kalıyor, hiç dile getirmiyorsa bu sefer de hasta oluyor içinde tutmaktan. 

Tek yol, doğru ifadede..

Ne zaman ayırt etmeden tüm duyguların bizim olduğunu kabul edebiliriz, işte o zaman içsel huzurun kapısını aralayabiliriz. 

Öfkene de sahip çık, sevincine de, hayal kırıklığını da kabul et coşkunu da.. 

Çünkü hepsi senin, hepsi senden, hepsi sana dair..

Çal bi 45’lik

 

Haha 🙂

Evet bildiniz bu sefer de 45 üzerinden bir metaforla karşınızdayım.

Her yıl doğum günümde yaratıcılığım coşuyor, önümüzdeki yıllarda ne yaparım şimdiden bilmem ama bir 70’lik büyük 🙂 olduğumda yapacağım metafor şimdiden belli 🙂

 

Şaka bir yana, geçtiğimiz yıl, şu dünyada 44 yılımı bitirdiğimde, kitabımın en çok yorum alan bölümlerinden biri olan “4/4’lük Manifesto”yu yazmıştım.

 

Bu yıl ise plak jargonundan gideyim dedim madem artık bir 45’lik oldum, kendi gözlerimden 33’lük uzunçalar:) olduğum zamanlarla şimdiyi karşılaştırayım istedim. Aradan geçen yıllar neler getirmiş neler götürmüş bakalım.  Ben de ne çıkacağını bilmeden bir yazı macerasına atılıyorum sizinle.

 

Hadi birlikte bakalım..

 

33’lük iken, hayatı ya hep ya hiçten ibaret sanıyordum.

45’lik iken, biliyorum ki hayat neredeyse hep ikisinin arasında bir yerde.

 

33’lük iken, hayatımın vazgeçilmezleri vardı.

45’lik iken, şimdi vazgeçilmez olan hayatım.

 

33’lük iken, “sağlık olsun” diyenleri dinlemezdim bile.

45’lik iken, öğrendim ki tek olması gereken şey sağlık.

 

33’lük iken, iyi ve kötü diye bir ayrım var zannediyordum.

45’lik iken, öğrendim ki sadece düşünce onu öyle yapıyor.

 

33’lük iken, hayatımda olan ama

45’lik iken, hayatımda olmayışlarıyla hafiflediğim insanlar var.

 

33’lük iken, “iş” demek tek yönlü bir meşgaleydi benim için.

45’lik iken, ise “iş” hem her şey hem de hayatın içindeki birçok detaydan biri olarak çok yönlü bir seviyeye ulaştı.

 

33’lük iken, birilerinin ya da bir şeylerin beni mutlu edeceğini sanıyordum.

45’lik iken, öğrendim ki mutluluk bir karar, ben istersem mutlu istersem mutsuz olabilirim.

 

33’lük iken, nicelik başroldeydi.

45’lik iken, nitelik at başı önde.

 

33’lük iken, sanıyordum ki düşüncelerim beni idare ediyor.

45’lik iken, biliyorum ki düşünceyi üreten benim, değiştirecek olan da!

 

33’lük iken, çabanın değil sonucun değerine daha fazla inanıyordum.

45’lik iken, çabanın değerini bizzat çalışarak görmek ne demek öğrendim.

 

33’lük iken, başıma gelen her şeyin kendimden farklı nedenlerini buluyordum.

45’lik iken, başıma gelen her şeyin nedenini biliyorum, ben!

 

33’lük iken, hayatın varılması gereken bir hedefle taçlanacağını sanıyordum.

45’lik iken, bildim ki yolculuğun kendisini taçlandırmak esas olan.

 

33’lük iken, görünene daha fazla kafa yoruyordum.

45’lik iken, buz dağının altını görebiliyorum.

 

33’lük iken, hemen tepki veriyordum.

45’lik iken, bir nefes alıp tepki yerine “cevap” vermeyi seçiyorum.

 

Evet neticede aradan geçen yıllar birçok şey öğretmiş, belki birçok şeyi de henüz öğretememiş. Zaten hayat bir yolculuk.

Güzel olan bu yıl geçen yıldan daha öğrenmiş, daha farkında olarak hayata devam edebilmek.

Yaş almanın güzelliğine vararak yolculuğun kendisini taçlandırmak.

 

Son olarak da plak jargonuna uygun olarak;

 

33’lük iken, karışık şarkılardan oluşuyordum.

45’lik iken ise bir yüzümde Nora Jones’tan “Sunrise”, bir yüzümde ise Nathalie Merchant’tan “Kind & Generous” çalıyor 🙂

 

Sevgiyle..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hüzünlü Kadın Güle Güle

Dolores’in böyle zamansız çekip gitmesi beni derinden etkiliyor… Günlük tempoma devam ederken içimde bir sızı var günlerdir. Anlamıyorum neden, sonra farkettim ki üzgünüm. Cidden üzgünüm.

Aklıma geldikçe bir Cranberries şarkısı açıyor, gazetelerdeki Dolores haberlerini karıştırıyorum. Ölüm nedenini bekliyorum 4 gözle. Ne olacaksa… ama öyle işte. Takipteyim. Ne zaman cenaze olacak vs herşey önemli benim için. Gideceğim sanırsınız..

Evet hayatta olsaydı da şu anda bende birşey değişmeyecekti elbet ama gelin görün ki şimdiye kadar aniden ölen müzisyenler içinde beni en çok etkileyeni bu oldu..Şarkılarındaki ve sözlerindeki hüzün vücuda geldi sanki.

Nedenleri var bu durumda olmamın..

Öncelikle tabii ki 16-17 yaşla başlayan gençlik dönemimin vazgeçilmezi olan müziklere sesiyle can vermiş biri o. Her müziğin eşlik ettiği bir anı var. Tıpkı ruhumla dinlediğim tüm parçalarda olduğu gibi. Her bir şarkısı zihninde bir olaya fon müziği olmuş adeta.

Yıllar sonra 2002 yılında Türkiye’ye geldiklerinde heyecandan kalbim yerinden çıkmış koşa koşa konserine gitmiştim. Berbat bir organizasyondu ne yazık ki fakat önemli olan orada olmaktı ve aynı havayı solumaktı. O içler acısı ses düzeninde bile müziğin muhteşemliğini duyabilmekti.

Sesimin fena olmadığını fark edip de amatörce kendi çapımda şarkı söylemeye başladığımda söylemekten en keyif aldığım, hem müzik hem söz olarak kendimi ait hissettiğim şarkılar hep Cranberries şarkıları oldu. Şarkıları arkadaş topluluklarında söyledikçe ses rengimin Dolores’e benzediğini ( tabii ki onun muhteşem sesinin yanında geçemesem de! ) söyleyenler olmaya başladı peş peşe, göğsüm kabarıyordu. Yavaştan özdeşleşmişim demek ki içten içe.

Şan dersi almaya başlayıp, ilk defa stüdyoda kayıt yapmak isteyince parça seç dediler. Fazla düşünmedim, tabii ki seçimim belliydi. Ode To My Family.. Hayatımdaki en ama en heyecan verici deneyimlerden biri olan stüdyo ortamında şarkı söylemek ve kayıtta olmak beni uçurmuştu. Elbette kendi aramızda defalarca ve rahatça söylediğim Ode To My Family’i sesim titreyerek ve “Aman neyse Dolores duymuyor ya 😄” kıvamında söyledim. Zormuş anladım gerçekten stüdyoda söylemek. Ama olsun, stüdyo deneyimiydi beni mutlu eden ve tabii en sevdiğim şarkılardan birini söylemiş olmak. O yetti.

Hayat hikayesini okuduğumda onun da Eylül’de doğan bir Başak kadını olduğunu görmek de -gülmeyin ama öyle- beni mutlu etti çok. Demek ki bağlar fazlalaşıyordu aramızda.

Oldukça zorlu bir hayatı olmuş evet. O konuda benzeşmiyoruz, hangi duyguları yaşadığını birebir bilmem mümkün değil. Ne kadar naif bir ruha sahip olduğuydu hep hissettiğim sadece. Yüzünde, sözünde, müziğinde hep bir hüzün vardı sanki, gülerken bile gözleri anlatıyordu içini. Bendeki hüznü de uyandırıyordu her defasında.

Diğer yandan olağanüstü bir yetenekle taçlandırılmış bir insandı Dolores. Baksanıza, taaa oralardan bana bu yazıyı yazma ilhamını verdi. Sesiyle ulaştığı yetmedi bir de gidişi ile titretti gönül telimi..

Bir röportajında şu hayattaki en mutlu anlarının çocukları ile olduğunu söylemiş. İşte bunu yürekten anlayabiliyorum. Keşke daha fazla burada kalsaydı da sevenlerini zenginleştirseydi.

Yapacak birşey yok. Artık şarkıları kaldı bize.
Güle güle Dolores.. Huzur bulursun umarım..

Yeni Yılda Bırakın Gitsin Bırakın Bitsin

Yeni bir yıla başladığımız bugün, sizlere Paulo Coelho’nun çok etkilendiğim yazısı “Closing Cycles”‘ın Türkçe çevirisi ile mutlu yıllar demek istedim.

Kelimeler bana ait değil belki fakat duygular tamamen bana ait.

Hepinize iyi yıllar 🙂

 

İnsan her zaman bir sona geldiğini fark etmeli. Eğer gereğinden fazla bir yerde kalmakta ısrar edersek, mutluluğu ve bir adım sonra hayatımızda geçeceğimiz aşamaların anlamını yitiririz.
Bir dönemin bitişi, kapıların kapanışı, bölüm sonları – ne derseniz deyin, önemli olan geçmişi geçmişte bırakabilmektir.

 

İşinizi mi kaybettiniz ? Sevgilinizden mi ayrıldınız ? Anne ve babanızın evinden mi ayrıldınız ? Yurtdışında yaşamaya mı başladınız ? Uzun süreli bir arkadaşlığınız aniden mi bitti ?

 

Oturup “neden oldu?” diye düşünerek uzuuun bir zaman geçirebilirsiniz. Hayatınızdaki bu kadar önemli bir olayın neden olduğunu bulmadan, bir adım daha atmayacağınız konusunda kendi kendinize konuşabilirsiniz.

 

Fakat bu tavır, etrafınızdaki herkes için (ve sizin için) korkunç bir stres yaratmaktan başka işe yaramayacaktır; ebeveynleriniz, eşiniz, arkadaşlarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, vb
Herkes belli şeyleri bitirir, hayatında yeni sayfalar açar, hayatın akışına kaptırır gider, bu arada sizi böyle durağan görmek onları üzer.

Çünkü hayatta olaylar olur, geçer, tek yapacağımız onların gitmesine izin vermektir.

 

Bu yüzden, her ne kadar acı verici olsa da, tüm hatırası olan eşyaları yok etmek, ileri doğru hareket etmek, mümkün olduğu kadar ihtiyacı olan insanlara ve kurumlara fazla eşyalarınızı bağışlamak çok çok önemlidir.

 

Maddesel dünyadaki herşey, içimizde olan biteni, yaşananları temsil eder. Bazı anılardan uzaklaşmak, yeni anılar için yer açmamızı sağlar.

 

Bırakın, herşeyi serbest bırakın, kendinizi özgürleştirin..
Kimsenin bu hayat oyununda kartları önceden belli değildir, bazen kazanırız bazen kaybederiz.

 

Hiçbir şeyin karşılığında birşey beklemeyin, çabalarınız için takdir beklemeyin, dehanızın keşfini beklemeyin ya da sevginizin anlaşılmasını beklemeyin.

 

Duygusal televizyonunuzun devamlı olarak aynı programı yayınlamasına izin vermeyin. Bu programda hayatta ne kadar acı çektiğinizin ve kaybettiklerinizin gösterilmesine DUR deyin! Çünkü bu yalnızca ve yalnızca sizi zehirler, o kadar!!!

Biten ilişkileri, iş ile ilgili verilen sözlerin gerçek olmadığını, “ideal zamanı”nı bekleyeyim derken devamlı ertelenen kararları kabullenmemek kadar tehlikeli birşey yoktur.

 

Yeni bir bölümün başlaması için eskinin bitmesi gerekir. Kendinize şunu telkin edin, giden gitti ve bir daha geri gelmeyecek.

 

Hatırlayın, bir zamanlar o vazgeçemediğiniz şey/kimse olmadan da yaşıyordunuz. Hiçbir şey vazgeçilmez değildir, ve asıl önemlisi alışkanlık denen şey ihtiyaç değildir.

 

Zor görünebilir belki bunlar, ama inanın ki çok önemli.

 

Hayatınıza uymadığını farkettiğiniz olayları kapatın, gurur, yetersizlik veya saldırganlıkla değil. Kabulle..

 

Kapıyı kapatın, kaydı değiştirin, evi temizleyin, üzerinizdeki tozu silkeleyin.

 

Bir zamanlar kim olduğunuzu bırakın, şimdi kim olduğunuza bakın.”

 

PS: Yazının orjinali için http://paulocoelhoblog.com/2015/12/27/closing-cycles/

 

Bir Hastaya Nasıl Davranılmaz

Aslında bu yazıyı oldukça uzun zamandır yazmayı düşünüyordum. Bugün bir arkadaşımdan ilham aldım, inşallah en kısa zamanda o da şifalanıyor 🙏🏼Ve tüm şifaya ihtiyacı olanlar 🙏🏼🙏🏼

Bundan iki yıl önce annemin ciddi bir rahatsızlık geçirdiği dönemde arayan soran ziyaret edenleri gözlemleme fırsatı buldum. Aslında bu kişilerin hastaya ve biz hasta yakınlarına etkilerini izledim daha çok.

Ve sonucunda bir hastaya (ve hasta yakınına) nasıl davranılmayacağını kanlı canlı yaşadım, maalesef.

Ben 3’e ayırdım bu kitleyi.

– Arazi Olanlar
– Meraklılar
– Felaket Tellalları

İlk grup Arazi Olanlar. Bunlar hiç bilmiyormuş gibi davranıp, bir anda ortadan kaybolan grup. Kendileri en ufak olumsuzluğa dayanamadıkları için arayıp sorma zahmetine bile katlanmayan insanlar. Bilseler ki, o dönemde aranmak ne kıymetli. Eminim böyle yapmazlar. Haa bir de en tahmin etmediğimiz yakın bildikleriniz bu gruba girdiğinde o zaman şaşkınlık ve hayal kırıklığı kol kola..

İkinci grup Meraklılar. Geldiğinde ya da aradığında sadece bilgi almaya gelmiş gibi soru yağmuruna tutanlar. Adını hepimizin bildiği hastalığa izninizle burada “grip” demek istiyorum.
Sorular çok çeşitli, yok efendim saçları dökülmüş mü, gribin kaçıncı evresiymiş, tedavi sonrası bitkin miymiş, vs vs .. türü hastayı ve hasta yakınını BERBAT hissettiren üstüne üstlük karşı tarafa da hiçbir şey kazandırmayan sorular bunlar. Lütfen sorularla taciz etmeyin. Süreç zaten yeterince zorlu, bir de cevap vererek olayları yeniden yaşatmak niye? Gelip aramanız yetiyor. “Nasılsın?” sorusu yeter de artar.. Detaya hiç gerek yok.

Üçüncü ve en rahatsız edici grup Felaket Tellalları. Bunlar da etraflarında grip geçirmiş ne kadar tanıdık eş dost akraba varsa onların olumsuz süreçlerini paylaşanlar. Yok efendim komşusu da gripmiş de tedavi sırasında şöyle zorlanmış böyle zorlanmış, arkadaşı geçirmiş mahvolmuş bitmiş. İnanın o dönemde bunları duymaya hiç kimsenin ihtiyacı olmuyor. Tam tersine grip geçirip şimdi bomba gibi olanlardan bahsetseniz, neler değişiyor bilemezsiniz. Bir insanın içinde ışık yakmak gibisi var mı? Sanki o anda tüm kara bulutlar dağılıyor. Hep sözü edilen yüksek moral böyle böyle elde ediliyor. Neden o ışığı söndürmeyi seçiyorsunuz ki? Ben hakikaten anlayamadım.
Ama bu davranış şekli herşey bitip de sağlıklı günler geldiğinde, ilişkilerin şeklini değiştiriyor. Emin olabilirsiniz.

Bu gruplardan sonra bir grup daha var ki o da Canlar grubu. Her daim sorgusuz sualsiz yanımızda olan, aman moraller sallanmasın diye bir soru bile sormadan hassasiyetle davranan, hep gelen, hep arayan,, güzel şeyler paylaşan, şakalaşan, sanki hayat bizim için hiç farklı değilmiş gibi davranarak kısa süre için de olsa yaşanan zorlukları unutturanlar. Onlar iyi ki varlar💜 Tüm kalbimle teşekkürü bir borç bilirim.

Bu zorlu süreci atlatmakta çok fazla destekleri oldu. İnsan insanın ilacı da olabiliyor ne mutlu ki.

Şifa her daim sizinle olsun.

Limitsizlik Limitlerde Saklı

philhansen5 By Phil Hansen

Çok mu anlamsız ? Aslında hiç değil..

Şöyle ki, Amerikalı sanatçı Phil Hansen*’in hayatı bana ilham oldu. “İnsan ÖNCELİKLE kendi limitlerini kabul etmeden o limitlerin ötesine geçemez” anafikrine vardırttı. Nasıl mı?

Hayat hikayesi şöyle..

Hansen sanatçı olmayı kafasına koymuş idealist bir genç. Sanat Okulu’nda parlak bir öğrenci. Özellikle resimde noktacılık (pointillism) konusu çok ilgisini çekiyor.

(Noktacılık: 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında Fransız izlenimci ressamlar tarafından yaygın olarak kullanılmış bir resim tekniğidir. Bu teknikle yapılan resimlerde, çok sayıda ufak temel renk noktası, birbiriyle karıştırılmadan bir araya getirilerek izleyicinin gözünde çeşitli ara renklerin illüzyonu oluşturulur.)

Fakat bu konuda o kadar takıntılı hale geliyor ki, ufacık noktaları çok düzgün koymak gereken stilde ilerlerken ellerinde bir titreme oluşmaya başlıyor.

Hayal kırıklığı diz boyu..Kendini kontrol etmesi ne mümkün, elleri düz çizgi bile çizemez hale geliyor.

Israr ettikçe daha da artıyor, devam ettikçe işin içinden çıkamıyor ve sonunda kalıcı sinir hasarına neden oluyor beyninde. Sonuç olarak da değil kalem, hiçbirşey tutamayacak hale geliyor.

Eyvah depresyon kapıda!!! Çünkü tüm hayalleri sanat üzerine kurulu…Şimdi ise hiçbirşey yapamıyor!

Kendini sanattan uzaklaştırıp okulu bırakıyor…Evet, aynen böyle. Tüm o hayallerini süsleyen geleceği elinin tersiyle itiyor. Eve kapanıyor, hiçbirşey yaratamıyor, kendini yiyor..”Ben bittim” noktasındaL

Bu süreçte bir nörologa gidiyor ve kalıcı hasar için yapılabilecek birşey olmadığı iyice tescilleniyor.

Fakat o nörolog, Hansen’e hayatını değiştirecek cümleyi kuruyor, “Neden bu titremeyi kabul etmiyorsun (kucaklamıyorsun)?”. !!!!!!!!!!!!!

Belki hemen etkisini göstermiyor bu cümle ama Hansen zaman içinde düşündükçe, durumu kabullenmenin önünde yepyeni fırsatlar yaratabileceği bir şimşek gibi çakıyor..

Mesela aşırı düzgün noktalar yerine zikzak çizgilerden oluşan eserler yaratabileceğini farkediyor..

Mesela eli yerine vücudunu kullanarak bambaşka eserler yarabileceğini deneyimliyor..

Mesela 3 boyutlu tahtalardan inanılmaz sanat eserleri oluşturulabileceğini görüyor..

Mesela büyük malzemeler kullandığında elini zorlamadığını keşfediyor..

Mesele Starbucks’tan aldığı 50 tane karton bardaktan harika şeyler yapabildiğini ispatlıyor..

Mesela bir muzun üzerine dövme yapabiliyor..

Mesela vücudunu bir tuval gibi kullanabileceğini farkediyor..

Mesela kendi kendini imha eden (kibritlerden Jimmy Hendrix portresi gibi) sanat eserleri yapıyor..

Bunlar sadece bahsettiği birkaç alternatif yöntem.

Ama eminim ki daha seçenekler sınırsız.

Evet okulu bırakmış oluyor çoktan, geri de dönmüyor, ama ne oluyor ? Kendinde hiç keşfetmediği ve ona hayat boyu sınırsız bir kaynak olacak yeni bir düşünme şekline geçiş yapıyor.

NE MUHTEŞEMM!!!

Belki başına o korkunç olay gelmeseydi, gene sanatçı olacaktı evet ama bugün geldiği bilinç düzeyinden çok çok uzak olacaktı.

Şimdi ise alaylı bir sanatçı olmanın yanında, hayatında hep var olan bir pırlantayı keşfetmiş gibi sınırsız..Hem de sınırlar içinde kalarak!

Hala yer yer yaratıcılıkta tıkanabildiğini, fakat şunu hiçibir zaman aklından çıkarmadığını söylüyor. “Ne olursa olsun, mevcut limitleri kabul et ve işte o zaman limitsiz ol. “

Ne yaşarsanız yaşayın, ideallerinizden vaz geçmeyin ❤

Belki gideceğiniz yolları hayat bazen değiştirebilir ama siz vazgeçmezseniz, tüm limitler limitsizliklere dönüşür.

 

*=http://www.ted.com/talks/phil_hansen_embrace_the_shake

*= http://artfucksme.com/phil-hansen/

Hastalıktan Gelen Şifa

c41dc906-7ca4-40fb-bbec-cf4134f12cc6 (1)

Regina Brett, göğüs kanserini yenen bir yazar. Kitabı “God Never Blinks” 24’ten fazla dile çevrilmiş ve bestseller olmuş. 41 yaşında hastalanan Brett, kanserin ona tek bir hayatı olduğunu hatırlattığını söylüyor.

Kitabında, 45.doğumgünü gecesinde hayatın ona öğrettiği 45 dersi kaleme alıyor, beş yıl sonra ise (50 olduğunda), 5 tane daha ekliyor.

İşte bugün sizlerle bu değerli 50 hayat dersini paylaşmak istiyorum. Umarım bir yerlere dokunur:

  1. Hayat adil değil ama yine de güzel.
  2. Tereddütünüz olduğunda, sadece bir sonraki adımı düşünün ve atın.
  3. Hayat birilerinden nefret etmek için çook kısa.
  4. Kendinizi fazla ciddiye almayın. Kimse almıyor.
  5. Kredi kartlarınızı her ay mutlaka ödeyin.
  6. Her tartışmayı kazanmanız gerekmiyor. Bazen anlaşamadığınızı kabul edin.
  7. Birisiyle birlikte ağlayın. Tek başına ağlamaktan daha iyileştiricidir.
  8. Bazen Allah’a isyan edebilirsiniz, bu normaldir.
  9. Emeklililğiniz için tasarruf edin, hemen ilk maaşınızla başlayın.
  10. Konu çikolata olunca, direnmek nafiledir.
  11. Geçmişinizle barış imzalayın, böylece bugününüz mahvolmamış olur.
  12. Çocuklarınızın sizi ağlarken görmesinde hiçbir sıkıntı yok.
  13. Kendi hayatınızı diğerleriyle karşılaştırmayın. Onların ne yaşadığından haberiniz bile yok.
  14. Eğer bir ilişki gizli kalmak durumundaysa, o ilişkiye sakın girmeyin.
  15. Göz kırpmak kadar kısa bir sürede herşey değişebilir. Ama merak etmeyin; Allah hiçbir zaman göz kırpmaz.
  16. Hayat acımakla geçirmek için çok kısa. Ya yaşamakla uğraşın ya da ölmekle meşgul olun.
  17. Eğer bugünde kalırsanız, herşeyin üstesinden gelebilirsiniz.
  18. Bir yazar yazar, eğer bir yazar olmak istiyorsanız yazın.
  19. Mutlu bir çocukluk için hiçbir zaman geç değildir. İkincisi tamamen sizin elinizdedir.
  20. İstediğiniz birşeyin peşinden giderken, “hayır”ı bir cevap olarak asla kabul etmeyin.
  21. Mumları yakın, güzel çarşaflarınızı serin, şık iç çamaşırlarınızı giyin. Özel bir güne saklamayın. Bugün özeldir.
  22. Çok iyi hazırlanın, sonra tamamen akışa bırakın.
  23. Hemen şimdi egzantrik olun. Mor giyinmek için yaşlanmayı beklemeyin.
  24. En önemli seks organı beyindir.
  25. Mutluluğunuz konusunda sizden başka sorumlu yok.
  26. Başınıza gelen her nahoş olayda şunu sorun kendinize “5 yıl sonra bunun önemi olacak mı?”
  27. Her zaman yaşamayı seçin.
  28. Herşeyi ve herkesi affedin.
  29. Başkalarının sizin hakkında düşündükleri sizi ilgilendirmez.
  30. Zaman hemen hemen herşeyin ilacıdır. Zaman verin.
  31. Durum ne kadar iyi ya da kötü olursa olsun, değişecektir.
  32. Hastaladığınızda işiniz size bakmayacak, arkadaşlarınız bakacak. Her zaman onlarla temasta olun.
  33. Mucizelere inanın.
  34. Allah sizi, Allah olduğu için seviyor, sizin yaptığınız veya yapmadığınız şeyler yüzünden değil.
  35. Sizi öldürmeyen şey güçlendirir.
  36. Yaşlanmak, genç ölmenin alternatifidir.
  37. Çocuklarınızın sadece bir çocukluğu olacak, o zamanı hatırlanabilir kılın.
  38. Ruhani şarkılar söyleyin, onlar her türlü insan duygusunu barındırır.
  39. Hergün dışarı çıkın. Mucizeler orada sizi bekliyor.
  40. Eğer herkes problemlerini bir araya koyup çöpe atsaydı ve siz diğerlerininkileri görseydiniz, hemen kendinizinkileri geri alırdınız.
  41. Hayatı denetlemeyi bırakın. Çıkın ortaya ve dibine kadar yaşayın.
  42. İşe yaramayan, güzel ve eğlenceli olmayan herşeyi hayatınızdan çıkarın.
  43. Hayatın sonunda tek önemli şey ne kadar sevdiğiniz olacak.
  44. Kıskançlık zaman kaybıdır. İhtiyacınız olan herşeye zaten sahipsiniz.
  45. En güzel günler henüz yaşanmamış olanlardır.
  46. Kendinizi nasıl hissederseniz hissedin, kalkın, giyinin ve ortaya çıkın.
  47. Derin bir nefes alın. Zihni dinginleştirir.
  48. Hiç sormazsanız, hiç alamazsınız.
  49. Verin.
  50. Hayat güzel bir fiyonkla süslenmiş değildir, ama gene de bir hediyedir.