Kırıktan Sızan Işığa Selam Olsun

İlk kitapta “Esneyin Yoksa Kırılırsınız” dedim.

İkincide de “Getirin Çekicim! Kırılacak Kabuk Var” diyorum.

 

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım dedi ki “İkisinde de kırılma var. Ne ola ki bu ? Sen de düşündün mü?”.

 

Evet tabii ki düşündüm..

Daha doğrusu ismi koyarken bunu düşünmedim fakat sonradan fark ettim.

Çünkü kitap isimlerini içinde bulunan yazı başlıklarından seçiyoruz.

 

Demek ki bir kırıktır, kırılmadır gidiyor bende 🙂

Farkına vardım.

 

Gelin görün ki ikisi çok farklı kırılmalar..

 

Diyorum ki kendi kabuğunuzu kırın ve özünüzü dışarı çıkarın (çekiç gerekiyorsa vereyim:), sonra o öze öyle iyi bakın, onu öyle esnek öyle yaşam dolu yapın ki bir daha kırılmasın.

 

Bilmiyorum anlatabildim mi meramımı ? Umarım..

 

Fakat bu şekilde düşünüp de koymadım kenara konuyu. Biraz daha derinleştirdim kendi içimde. Hayatımda kırıklarla ilişkimi bir gözden geçirdim.

Birkaç şey buldum, sizinle paylaşayım dedim.

 

İçinde büyüdüğüm çekirdek ailenin yapısından ve pek tabii benim de kişiliğimden dolayı belki de, çok küçük yaşlardan itibaren hep içimde “güçlü ol”, “gülümse”, “koruyucu ol” sesleri duyuyordum. Kendi kendime geliştirdiğim savunma mekanizmalarıydı belki de bunlar. (Öyle olabileceklerini şimdi anlıyorum.) Bunların sonucu olarak da “Ben yaparım”, “Ben hallederim” geliyor tabii. Kimseye derdini söylemeden kendi kendine halletmeye çalışmak hayat düsturum oldu.

 

Bahsettiğim onlu yaşlara gelmeden öncesidir. Netleştireyim..

 

Zaman içinde bahsettiğim durum büyüyüp, gelişerek bana bir “karakter” olarak oturmaya başladı. İlkokuldan başlayarak arkadaşlık ilişkilerimde hep başrolde oldu. Güvenilir de bir halim vardı demek ki (Feci ketumumdur, bilenler bilir!), sırrını paylaşanlar gırlaydı.

O zamanlarki en yakın iki arkadaşımın birinin ailesinde fiziksel şiddet, diğerinde ise ağırlıklı duygusal şiddet vardı. Ben her ikisini de koruyup, kollar, eve gelir anneme “onları daha çok bize çağıralım”, vs vs gibi kendimce destek olmanın yollarını arardım.

Bu arada kimse benim hayatımdaki kırıklardan haberdar olmazdı.

Ben hep iyiydim ve güçlüydüm ne de olsa. Hallederdim..

Neredeyse hiçbir şey anlatmazdım.

Sokakta oynayan şanslı nesildenim şükür. Orada da benzer şeyler yaşanırdı. Bir sokaktaki birçok apartmandan çocuklar bir arada oynardık. Aramızda apartman görevlilerinin çocukları da vardı. Sanki ayrım yokmuş gibi görünse de, vardı. Oyunların içinde genelde o çocuklar hep itilip kakılırdı. Ben bu sefer yine cengaver olarak her şeye karışır “bunu yapamazsınız, onların da bizim kadar hakları var.” diyerek savunurdum o arkadaşları. Bana haksızlık gelirdi sırf ailelerinin durumu nedeniyle aşağılanmaları. Susamazdım. Onlar da bana pek düşkündü. Oyunda ben varsam oynarlardı. Şimdi yazarken gözümün önüne geldi de, güzelmiş o günler..

Ortaokul, lise, üniversitedede ve aile içinde daha sonrasında da bu yapı hep devam etti.

Tüm arkadaşlarım benimle en kırık hallerini, en yumuşak karınlarını rahatlıkla paylaştılar. Ben de onları şefkatle dinledim.

Yeri geldi birlikte üzüldük, çözümler bulduk.

 

Her şey çok güzel geliyor kulağa, değil mi?

 

Madalyonun bir de diğer yüzü vardı oysa ki.

Ben hep dinleyen, hiç anlatmayan birine dönüştüm zaman içinde. Ne vakit anlatmak için ağzımı açacak olsam içimdeki ses beni susturdu “Aman o da sıkıntı mı canım şimdi anlatsan komik olacak, boşver halledersin sen nasılsa..”

Bu sefer ne oldu ben hiç hayatında kırıkları olmayan harika mekanik birine dönüştüm.

Yaş ilerledikçe çeşitli olaylar, olgunlaşmak belki de bunu bana daha iyi göstermeye başladı.

Bir insan hep dinleyemez ki…Tıpkı hep konuşamayacağı gibi.

Hem şöyle bir illüzyona da kurban gidiyordum farkında olmadan “Benim kırıklarım yok. Çok iyiyim.”

İyi olmak güzel sorun yok ama herkesin ama herkesin hayatı kırıklarla, kırılmışlıklarla doludur.

Bunun da bir mahsuru yoktur.

Yakın çevreme gösterdiğim şefkatin %1’ini kendime gösteremediğimi anladığım birkaç çarpıcı an vardır. Ağladım, çok hem de..

Yılların birikimi öyle hemen çıkmazdı ki..

Kolay da çıkmazdı..

Çünkü zamanında çıkmamış olan bir sürü şey kemikleşmişti içerde. Önce şimdiki zamana gelmek lazımdı.

Önce kendimle yüzleşmeliydim.

Taa en başa döndüm ben de..

O hani “ben güçlüyüm”, “ben hallederim” yapılarını yerleştirdiğim aile ortamına. Bu rolü gönüllü olarak almıştım, kimse beni direk olarak yönlendirmedi. Fakat yaşanan olaylar o yöne itti diyelim.

Kendi bilincimle, farkındalığımla o günlere döndüğümde şunu açık seçik kabul ettim “Herkes yetişkin, herkes kendi sorumluluğunu alacak durumda. Almıyorlarsa da bu senin suçun değil. Fazladan hiçbir yükü taşımak zorunda değilsin. Sen bir çocuksun. Yaşından büyük ve olgun olman gerekmiyor. Çocukluğunu yaşa.”

Şu an bunu ifade etmek bile benim için oldukça zor. Ama yazdım gitti..

Artık çıktı kalemimden okuyana ışık olsun..

Demem o ki; ne zaman kendi kırıklarımı gördüm o zaman kabul etme çalışmalarına başladım.

Biraz daha anlatır oldum..

Daha çok suya sabuna dokunur oldum..

Bir miktar daha huysuz oldum.

Sevmediklerimi bir nebze daha rahat söyler oldum..

Sevdiklerimi de..

Canım dinlemek istemiyorsa uzaklaştım..

Kendime fırsat vermek istiyorsam yaratmaya başladım..

Kimse bana benden yakın değil ve söylemezsem nasıl bilsinler ? Öyle değil mi?

Gün be gün suya dönüşürüm, şeffaflaşırım ümidiyle gidiyorum..

 

Hala eksikler hala kemikleşmişlikler yok mu ? Gırla..

Olsun.

Biliyorum artık ama..

 

İşte dostlar, bundandır kırıklara sevdam.

Geç tanıştım kendiminkilerle, geç farkettim onları..

Tek tek ilgileniyorum şimdi..

 

O yüzden Leonard Cohen’in muhteşem şarkı sözüyle başlattım ikinci kitabımı.

Çok seviyorum:

“Kusursuzluğu unutun. Her şeyde bir çatlak vardır, ışık içeri böyle girer.”

(Forget your perfect offering, there is a crack in everything, That’s how the light gets in.)

 

 

 

 

 

 

2 Yorum

  1. seyyahoz

    Hepsini bilemiyor, bulamıyor insan. Bulduklarına. Bildiklerine. Kırdıklarına. Keşfettiklerine şükür elbet. Şifa ola. Gölgeleri pek çok katmanlı insanın. Görmek isteyene. Daha derine gitmeye cesaret edene. Hep daha bir ÖZ var. Yolculuk merkeze zaten. Yukarıya değil. ÖZ’ün merkezine seyahat. Kır kabuklarını ki rahatlayasın. Ta ki rahat batana bir sonraki kabuğu kırana kadar. Kırmadan dökmeden. Etliye sütlüye bulaşmadan. “Ne şiş yansın ne kebap”lan. Ne mümkün gölgelerinin uykusundan uyanman. Kır. Bak. Işık girsin içeri. Aydınlan.

    • 🙏 Amin.
      Hayat devam ettiği sürece kabuklardan sıyrılmaya devam..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: