Yaşam Korkuyu Siliyor

Korku öyle bir duygu ki; yaşarken çok yoğun, çok kesif, koyu.

İçimizi kemiriyor adeta bitiriyor bizi.

“Ya şöyle olursa”, “ya böyle olursa” ile başlayan sayısız senaryolar yazdırıyor sonra da o senaryolar olmuş gibi kendi kendini ona yüze bine katlıyor korku..

 

Uçak korkusunu alın ele. Bu “ya şöyle olursa” senaryoları değil mi dudağınızı uçuklatan ?

Şimdi burada hiçbirini dillendirmeyeceğim zira kelimelere dökmek ete kemiğe büründürmek oluyor, hiç kimseye bunu yaşatmak istemem.

 

Olabilecekleri kafamızda yazıp yazıp sonra o senaryoları hayalimizde oynamaya bayılıyoruz.

Oysa ki hayat biz bunların içinde boğulurken bambaşka şeyler hazırlayıp sunuyor önümüze.

Çok daha orijinal, çok daha yaratıcı..

 

Geçen gün 50’lerinde bir arkadaşa dedim ki; “19 yaşındayken şimdiki hayatını bir film gibi oynatsalardı ne hissederdin ?” Şaşırdı.

 

Tek kelimeyle cevap verdi. “Korkardım!”

Tabii bunu söylemesinin birkaç temel nedeni var.

Hangimizin yok ki ??

 

Hadi sorun kendinize 19’unuzda şimdiye kadar yaşamış olduğunuz her şeyi bir film olarak izletselerdi ve deselerdi ki “işte senin hayatın böyle olacak”, o 19 yaşındaki insan ne derdi ?

Yer yer hoşuna gidecek şeyler de görecek elbet ama üstesinden geldiğiniz bir çok zorluğu kanlı canlı gördüğünde korkuya kapılacak ve neredeyse “ben bu yaşımda kalayım mükünse gitmeyeyim oralara” diyecekti.

Kendime de uzunca süredir sorup duruyorum.

Önceden bilseydim bugüne kadarki hayatımı tüm detaylarıyla, ne hissederdim ?

Ne düşünürdüm ?

Karmaşık şeyler hisseder, ayağımı korkak alıştırırdım hayata..

O zaman tertemiz atlamazdım risklere, titreye titreye girerdim sonradan neler olacağını bildiğimden. Kenardan kenardan yaşardım hayatı, emaneten..

Sanki böyle davranınca kokulandan kaçacakmışım gibi üstelik..

Neye mal olurdu peki bana ?

Hızımı keserdi, hevesimi söndürürdü, yaşamaktan korkuturdu.

Geldiğim şu yaşımda gayet iyi biliyorum ki, önden izlesem de izlemesem de hayat karışık bir kokteyl. Farklı tatların karışımından oluşuyor.

Ne tümüyle tatlı, ne tümüyle acı, ne de tümüyle ekşi. Hepsinden biraz..

Artı en önemli kısım da ne biliyor musunuz ?

Şimdi acı gelen o zaman tatlı gelebiliyor, eskiden ekşi dediğimi şimdi baş tacı edebiliyorum. Yani bir de dışsal değişkenler, beklentiler, deneyimler, tercihler, öğretiler, vs vs giriyor işin içine.

Bu sefer ne tatlı bildiğiniz tatlı, ne acı bildiğiniz acı oluyor. Hadi buyrun buradan yakın..

Bir de üstüne şu “karantina” tecrübesi hayatımıza kazınınca “Hadi Ayşegül” dedim, “Dökül..Tam sırasıdır.”

İşte hayat kokteylimize bir tat daha geldi, eklendi.

Hem de bayağı baskın bir tat 🙂

Ekşi mi tatlı mı onu söylemeye daha vakit var kanaatimce..

Hem bırakın 19 yaşınızı, geçen yılbaşı kutlamaları sırasında ben size gelip de 2020 Mart ayından itibaren korkutucu bir virüs salgını olacağını, evde oturma mecburiyeti ile birlikte hayatın neredeyse durma noktasına geleceğini, tüm dünyanın buna eşlik edeceğini, bir markete gitmenin bile mesele olacağını, çocukların evde okul hayatlarına devam edeceğini, işinizi tamamen eve taşıyacağınızı, dışardan yiyecek hiçbir şey alamayacağınızı, ülkedeki herkesin maskeli eldivenli birer robot gibi dolaşacağını, anne-babanızı görmeye bile gidemeyeceğinizi, ve daha bir çok şeyi söyleseydim nasıl hissederdiniz ?

Hadi hayal edin.

Korkudan dudağınız uçuklardı!

Benim uçuklardı ne yalan söyleyeyim..

“Kabus gibi bir senaryo, yok olamaz böylesi” derdim herhalde.

 

Önden bilmenin sonraya hiçbir faydası olmadığı gibi, ayaklarım 2020 Mart’ından hep geri geri giderdi. Ama nafile..

 

İşte şimdi yaşıyoruz bunların hepsini. Fazlası vardır belki, azı yoktur. Yaşarkenki duygu durumunuzla, ön gösterimde hissedeceğiniz duygu durumu ne kadar da birbirinden farklı öyle değil mi ?

 

Yaşarken insana garip bir kabullenme, durumların içine yerleşme hali geliyor.

An geliyor sanki yıllardır böyle yaşıyormuş gibi kanıksıyorum durumu ben kendi adıma.

Ne garip öyle değil mi? Şaşıyorum kendime.

 

İnsanoğlunun en önemli özelliklerinden biri de durumlara adapte olabilme özelliği çünkü.

Hayatta kalabilmemiz için bu gerekli, donanımımız o şekilde. Başka türlüsü mümkün değil.

 

Birkaç ay önce bir bilimkurgu filminden alıntı sanabileceğiniz durumlara neredeyse alışmak üzereyiz hep birlikte..

 

Diyeceğim o ki; korku dışardan bakılınca keskin hissedilen bir duygu.

İnsan kendi zihnini olabileceklere hazırlamak yeteneğine gereğinden fazla güveniyor çünkü.

Evrenin bize sunacağı olasılıklar ise sonsuz.

Sadece önümüze gelen topları karşılamak düşüyor bize elden geldiğince.

Yaşamın kendisi korkuyu siliyor, bitiriyor.

 

Gördüğünüz ve yaşadığınız üzere.

 

“Korkuyorum” dediğimiz şeyler, (büyük oranda) onları hiç deneyimlemediğimizden kaynaklanıyor.

İçine girdiğimizde ise (yine büyük oranda) “korku” siliniyor gidiyor.

Ortada bir tek yapılması gerekenler kalıyor.

 

Kendimizi, zihnimizi, bedenimizi geleceğe ve olabilecek negatiflere odaklayarak kaygı düzeyimizi artırmamayı becerebilsek keşke.

 

Zira evren bizden çok daha yaratıcı..

 

Güvenmek gerek.

 

 

2 Yorum

  1. seyyahoz

    fırtınanın, (hortumun) en güvenli yeri, tam ortası… merkezi…
    korkunun merkezine dalmak en akıllıcası…
    peki tamam: iyi bir maske ve virüs geçirmez bir pelerinle… 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: